YÖKDİL Kelime Listesi (Sayfa 9)
YÖKDİL Kelime Listesi: 2.131 kelime, YÖKDİL’in fen, sağlık ve sosyal bilimler metinlerinde sık geçen türden akademik kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 394, B2 937, C1 800.
2.001–2.131. kelimeler · Sayfa 9/9 · Güncelleme:
Kelimeler 2.001–2.131
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 2.001. validity · isim · C1 | geçerlilik | Critics have questioned the validity of a test that favours students from wealthy backgrounds.Eleştirmenler, varlıklı ailelerden gelen öğrencileri kayıran bir testin geçerliliğini sorguladı. |
| 2.002. consensus · isim · C1 | uzlaşı; genel görüş birliği | There is now a scientific consensus that human activity is the main cause of recent warming.Artık son dönemdeki ısınmanın ana nedeninin insan faaliyetleri olduğu konusunda bilimsel bir uzlaşı var. |
| 2.003. paradigm · isim · C1 | paradigma; model | The discovery forced scientists to abandon the old paradigm and develop a new way of explaining the data.Bu keşif, bilim insanlarını eski paradigmayı bırakıp verileri açıklamak için yeni bir yol geliştirmeye zorladı. |
| 2.004. discrepancy · isim · C1 | tutarsızlık; uyumsuzluk | The team noticed a discrepancy between the figures in the report and the original records.Ekip, rapordaki rakamlar ile orijinal kayıtlar arasında bir tutarsızlık fark etti. |
| 2.005. rationale · isim · C1 | gerekçe; mantıksal dayanak | The authors explain the rationale behind choosing such a small group of participants.Yazarlar, bu kadar küçük bir katılımcı grubunu seçmelerinin gerekçesini açıklıyor. |
| 2.006. constraint · isim · C1 | kısıt; engel | Limited funding was the biggest constraint on the size of the research project.Sınırlı finansman, araştırma projesinin boyutu üzerindeki en büyük kısıttı. |
| 2.007. magnitude · isim · C1 | büyüklük; boyut; önem derecesi | Few people understood the magnitude of the problem until the full report was published.Tam rapor yayımlanana kadar çok az kişi sorunun büyüklüğünü kavrayabildi. |
| 2.008. premise · isim · C1 | öncül; temel varsayım | The whole argument is built on the premise that people always act in their own interest.Tüm argüman, insanların her zaman kendi çıkarına göre davrandığı öncülü üzerine kurulmuştur. |
| 2.009. scope · isim · C1 | kapsam; erim | The scope of this review is limited to studies published in the last ten years.Bu derlemenin kapsamı, son on yılda yayımlanan çalışmalarla sınırlıdır. |
| 2.010. inference · isim · C1 | çıkarım; sonuç çıkarma | It is a reasonable inference that the drop in attendance was caused by the new transport costs.Devamsızlıktaki düşüşün yeni ulaşım maliyetlerinden kaynaklandığı makul bir çıkarımdır. |
| 2.011. insight · isim · C1 | derin kavrayış; içgörü | Interviews with refugees gave the researchers valuable insight into the challenges of resettlement.Mültecilerle yapılan görüşmeler, araştırmacılara yeniden yerleşimin zorlukları hakkında değerli bir kavrayış sağladı. |
| 2.012. expertise · isim · C1 | uzmanlık; ihtisas bilgisi | The project requires expertise in both molecular biology and statistical modelling.Proje hem moleküler biyoloji hem de istatistiksel modelleme alanında uzmanlık gerektirmektedir. |
| 2.013. dilemma · isim · C1 | ikilem | Doctors often face an ethical dilemma when a patient refuses life-saving care.Hasta hayat kurtarıcı bakımı reddettiğinde doktorlar sıklıkla etik bir ikilemle karşı karşıya kalır. |
| 2.014. precedent · isim · C1 | emsal; örnek teşkil eden olay | The court's ruling set a precedent for how patient data should be protected.Mahkemenin kararı, hasta verilerinin nasıl korunması gerektiği konusunda bir emsal oluşturdu. |
| 2.015. stakeholder · isim · C1 | paydaş; ilgili taraf | Teachers, parents and local authorities are all key stakeholders in education reform.Öğretmenler, veliler ve yerel yönetimler eğitim reformunun temel paydaşlarıdır. |
| 2.016. allocation · isim · C1 | tahsis; dağıtım | The fair allocation of scarce organs remains one of the hardest questions in medical ethics.Kıt organların adil dağıtımı, tıp etiğindeki en zor sorulardan biri olmaya devam etmektedir. |
| 2.017. surplus · isim · C1 | fazlalık; artık ürün | Farmers sold their grain surplus abroad, which helped stabilise the local economy.Çiftçiler tahıl fazlalıklarını yurt dışına sattı ve bu durum yerel ekonominin istikrar kazanmasına yardımcı oldu. |
| 2.018. dissertation · isim · C1 | tez; bitirme tezi | She spent two years collecting interview data for her doctoral dissertation on rural education.Kırsal eğitim üzerine yazdığı doktora tezi için iki yıl boyunca görüşme verisi topladı. |
| 2.019. misconception · isim · C1 | yanlış anlayış; yanlış kanı | A common misconception is that antibiotics are effective against all kinds of illness.Yaygın bir yanlış kanı, antibiyotiklerin her tür hastalığa karşı etkili olduğudur. |
| 2.020. modification · isim · C1 | değişiklik; uyarlama | A minor modification to the experimental design produced far more consistent results.Deney tasarımında yapılan küçük bir değişiklik çok daha tutarlı sonuçlar verdi. |
| 2.021. domain · isim · C1 | alan; faaliyet sahası | Questions about human memory fall within the domain of cognitive science.İnsan belleğiyle ilgili sorular bilişsel bilim alanına girer. |
| 2.022. trade-off · isim · C1 | ödünleşim; bir şeyden vazgeçerek başka bir şey kazanma dengesi | Researchers often face a trade-off between the size of a study and the depth of data collected from each person.Araştırmacılar çoğu zaman bir çalışmanın büyüklüğü ile her kişiden toplanan verinin derinliği arasında bir ödünleşimle karşılaşır. |
| 2.023. deficit · isim · C1 | açık; eksiklik; yetersizlik | The clinic reported a budget deficit after the cost of medical equipment rose sharply.Klinik, tıbbi ekipman maliyetlerinin keskin biçimde artmasının ardından bütçe açığı bildirdi. |
| 2.024. notion · isim · C1 | fikir; kanı; kavrayış | The notion that intelligence is fixed at birth has been challenged by recent educational research.Zekânın doğuştan sabit olduğu fikri, son dönem eğitim araştırmalarıyla sorgulanmıştır. |
| 2.025. credibility · isim · C1 | güvenilirlik; inandırıcılık | Undisclosed funding from industry can damage the credibility of a scientific report.Sanayiden gelen ve açıklanmayan fon, bilimsel bir raporun güvenilirliğine zarar verebilir. |
| 2.026. manuscript · isim · C1 | makale veya kitabın yayımlanmadan önceki metni; el yazması | The editor asked the authors to revise the manuscript before sending it to reviewers.Editör, yazarlardan metni hakemlere göndermeden önce gözden geçirmelerini istedi. |
| 2.027. excerpt · isim · C1 | alıntı parça; bir metinden seçilmiş bölüm | The lecturer handed out an excerpt from a classic study on child language development.Öğretim görevlisi, çocuklarda dil gelişimi üzerine klasik bir çalışmadan bir parça dağıttı. |
| 2.028. inquiry · isim · C1 | soruşturma; araştırma; sistemli sorgulama | A public inquiry was opened to establish why the bridge had failed so suddenly.Köprünün neden bu kadar ani çöktüğünü belirlemek için kamuya açık bir soruşturma başlatıldı. |
| 2.029. synthesis · isim · C1 | sentez; farklı fikir veya unsurların birleştirilmesi | The final chapter offers a synthesis of findings from psychology, sociology and economics.Son bölüm, psikoloji, sosyoloji ve ekonomiden gelen bulguların bir sentezini sunuyor. |
| 2.030. discourse · isim · C1 | söylem; bir konudaki yazılı veya sözlü ifade biçimi | Public discourse on mental health has become more open over the past two decades.Ruh sağlığına ilişkin kamusal söylem, son yirmi yılda daha açık hâle geldi. |
| 2.031. doctrine · isim · C1 | doktrin; öğreti; benimsenmiş ilkeler bütünü | The economic doctrine of free trade shaped government decisions throughout the century.Serbest ticaret yönündeki iktisadi doktrin, yüzyıl boyunca hükûmet kararlarını şekillendirdi. |
| 2.032. proponent · isim · C1 | savunucu; bir görüşü destekleyen kişi | Proponents of the reform argue that it will give rural schools a fairer share of funding.Reformun savunucuları, bunun kırsal okullara fonlardan daha adil bir pay vereceğini ileri sürüyor. |
| 2.033. paradox · isim · C1 | paradoks; çelişkili görünen ama doğru olabilen durum | It is a paradox that wealthier societies often report higher levels of loneliness.Daha zengin toplumların çoğu zaman daha yüksek yalnızlık düzeyleri bildirmesi bir paradokstur. |
| 2.034. analogy · isim · C1 | benzetme; analoji | The teacher used an analogy between the heart and a pump to explain blood circulation.Öğretmen, kan dolaşımını açıklamak için kalple pompa arasında bir benzetme kullandı. |
| 2.035. deduction · isim · C1 | çıkarım; akıl yürüterek varılan sonuç; tümdengelim | Her deduction that the sudden drop was caused by faulty equipment turned out to be correct.Ani düşüşün arızalı ekipmandan kaynaklandığına dair çıkarımı doğru çıktı. |
| 2.036. verdict · isim · C1 | karar; hüküm; varılan yargı | The panel's verdict on the new teaching method was cautiously positive.Kurulun yeni öğretim yöntemi hakkındaki kararı temkinli biçimde olumluydu. |
| 2.037. shortcoming · isim · C1 | eksiklik; yetersiz yön | One shortcoming of the report is that it ignores differences between regions.Raporun bir eksikliği, bölgeler arasındaki farklılıkları göz ardı etmesidir. |
| 2.038. merit · isim · C1 | değer; olumlu yön; üstünlük | Each proposal will be judged on its scientific merit rather than on the author's fame.Her öneri, yazarın ünüyle değil, bilimsel değeriyle değerlendirilecektir. |
| 2.039. setback · isim · C1 | aksilik; gerileme; ilerlemeyi geciktiren engel | The loss of key data was a serious setback for the research team.Önemli verilerin kaybı, araştırma ekibi için ciddi bir aksilikti. |
| 2.040. prospect · isim · C1 | ihtimal; olasılık; gelecekte olabilecek durum | The prospect of a shortage of skilled engineers worries many manufacturers.Nitelikli mühendis kıtlığı ihtimali birçok üreticiyi endişelendiriyor. |
| 2.041. realm · isim · C1 | alan; dünya; ilgi veya bilgi sahası | Questions of consciousness once belonged to the realm of philosophy but are now studied in laboratories.Bilinç soruları bir zamanlar felsefe alanına aitti, ama artık laboratuvarlarda inceleniyor. |
| 2.042. overlap · isim · C1 | örtüşme; kesişme | There is considerable overlap between the symptoms of the two conditions, which complicates early detection.İki durumun belirtileri arasında büyük bir örtüşme var ve bu, erken tespiti zorlaştırıyor. |
| 2.043. advancement · isim · C1 | ilerleme, gelişme; terfi | Advancements in imaging technology have transformed the way scientists study the brain.Görüntüleme teknolojisindeki ilerlemeler, bilim insanlarının beyni inceleme biçimini değiştirdi. |
| 2.044. margin · isim · C1 | fark, pay; kenar | The new method improved accuracy by a narrow margin, which may not justify the extra cost.Yeni yöntem doğruluğu küçük bir farkla artırdı; bu fark ek maliyeti haklı çıkarmayabilir. |
| 2.045. composition · isim · C1 | bileşim, kompozisyon; oluşum | Changes in the chemical composition of the soil gradually affected the crops.Toprağın kimyasal bileşimindeki değişiklikler ekinleri zamanla etkiledi. |
| 2.046. terminology · isim · C1 | terminoloji, terimler bilgisi | Medical terminology can be confusing for patients who have no scientific background.Tıbbi terminoloji, bilimsel geçmişi olmayan hastalar için kafa karıştırıcı olabilir. |
| 2.047. misconduct · isim · C1 | usulsüzlük, suistimal; etik ihlal | The journal withdrew the article after an inquiry found evidence of scientific misconduct.Dergi, bir soruşturma bilimsel etik ihlaline dair bulgu ortaya koyunca makaleyi geri çekti. |
| 2.048. integrity · isim · C1 | dürüstlük, bütünlük; tutarlılık | Academic integrity requires researchers to report their results honestly, even when they are disappointing.Akademik dürüstlük, araştırmacıların sonuçları hayal kırıcı olsa bile dürüstçe bildirmesini gerektirir. |
| 2.049. transparency · isim · C1 | şeffaflık, açıklık | Greater transparency in funding would help readers judge whether a study is free from bias.Finansmanda daha fazla şeffaflık, okurların bir çalışmanın yanlılıktan uzak olup olmadığına karar vermesine yardımcı olur. |
| 2.050. accountability · isim · C1 | hesap verebilirlik, sorumluluk | Public accountability is a basic requirement for any institution that receives government funding.Kamuya karşı hesap verebilirlik, devlet fonu alan her kurum için temel bir gerekliliktir. |
| 2.051. attribute · isim · C1 | nitelik, özellik | Curiosity is often listed as an important attribute of successful scientists.Merak, başarılı bilim insanlarının önemli bir niteliği olarak sıkça sayılır. |
| 2.052. entity · isim · C1 | varlık; tüzel kişilik, bağımsız birim | In law, a company is treated as a separate entity from the people who own it.Hukukta bir şirket, sahiplerinden ayrı bir tüzel kişilik olarak kabul edilir. |
| 2.053. hindsight · isim · C1 | geriye dönüp bakınca anlama; sonradan kavrama | With hindsight, it is clear that the early warning signs of the outbreak were ignored.Geriye dönüp bakıldığında, salgının erken uyarı işaretlerinin göz ardı edildiği açıktır. |
| 2.054. hindrance · isim · C1 | engel, köstek | Limited funding proved a serious hindrance to the progress of the research team.Sınırlı finansman, araştırma ekibinin ilerlemesi önünde ciddi bir engel oldu. |
| 2.055. sphere · isim · C1 | alan, çevre, etki alanı; küre | Digital technology has changed almost every sphere of modern life, from education to medicine.Dijital teknoloji, eğitimden tıbba kadar modern yaşamın neredeyse her alanını değiştirdi. |
| 2.056. subsequently · zarf · C1 | daha sonra; ardından | The compound was first isolated in 1950 and subsequently used in many industrial processes.Bileşik ilk olarak 1950'de izole edildi ve daha sonra birçok endüstriyel süreçte kullanıldı. |
| 2.057. notably · zarf · C1 | özellikle; dikkat çekici biçimde | Several countries, notably those in northern Europe, have reduced their reliance on coal.Başta kuzey Avrupa'dakiler olmak üzere birçok ülke kömüre bağımlılığını azalttı. |
| 2.058. predominantly · zarf · C1 | ağırlıklı olarak; çoğunlukla | The survey sample was predominantly female, which may limit how far the results can be generalised.Anket örneklemi ağırlıklı olarak kadınlardan oluşuyordu; bu, sonuçların ne kadar genellenebileceğini sınırlayabilir. |
| 2.059. ambiguous · sıfat · C1 | belirsiz; birden çok anlama gelebilen | The wording of the question was ambiguous, so participants interpreted it in different ways.Sorunun ifadesi belirsizdi, bu yüzden katılımcılar onu farklı biçimlerde yorumladı. |
| 2.060. coherent · sıfat · C1 | tutarlı; mantıklı biçimde bağlantılı | A good abstract presents a coherent account of the aims, methods and main findings.İyi bir özet, amaçları, yöntemleri ve temel bulguları tutarlı bir biçimde aktarır. |
| 2.061. explicit · sıfat · C1 | açık; net; açıkça belirtilmiş | The guidelines give explicit instructions on how the data must be stored and shared.Yönergeler, verilerin nasıl saklanıp paylaşılması gerektiği konusunda açık talimatlar veriyor. |
| 2.062. implicit · sıfat · C1 | zımni; üstü kapalı; dolaylı | There is an implicit assumption in the model that all households behave in the same way.Modelde, tüm hanelerin aynı biçimde davrandığına dair zımni bir varsayım vardır. |
| 2.063. profound · sıfat · C1 | derin; köklü; çok büyük | The invention of the printing press had a profound influence on the spread of knowledge.Matbaanın icadı, bilginin yayılması üzerinde derin bir etki yarattı. |
| 2.064. arbitrary · sıfat · C1 | keyfi; rastgele; gelişigüzel | Critics argue that the age limit is arbitrary and has no real scientific basis.Eleştirmenler yaş sınırının keyfi olduğunu ve gerçek bir bilimsel dayanağı bulunmadığını savunuyor. |
| 2.065. concurrently · zarf · C1 | eş zamanlı olarak; aynı anda | Two separate teams worked concurrently on the problem, using entirely different approaches.İki ayrı ekip, tamamen farklı yaklaşımlar kullanarak soruna eş zamanlı olarak çalıştı. |
| 2.066. markedly · zarf · C1 | belirgin biçimde; gözle görülür şekilde | Average test scores rose markedly after the school introduced smaller classes.Okul daha küçük sınıflar oluşturduktan sonra ortalama sınav puanları belirgin biçimde yükseldi. |
| 2.067. thereby · zarf · C1 | böylece; bu yolla | The city expanded its bus network, thereby reducing the number of cars in the centre.Şehir otobüs ağını genişletti ve böylece merkezdeki araç sayısını azalttı. |
| 2.068. rigorous · sıfat · C1 | titiz; sıkı; kesin | The journal only publishes work that has passed a rigorous process of peer review.Dergi yalnızca titiz bir hakem değerlendirmesi sürecinden geçen çalışmaları yayımlıyor. |
| 2.069. plausible · sıfat · C1 | makul; akla yatkın; inandırıcı | The authors offer a plausible explanation for why the numbers fell so sharply.Yazarlar, rakamların neden bu kadar keskin düştüğüne dair akla yatkın bir açıklama sunuyor. |
| 2.070. subtle · sıfat · C1 | ince; belli belirsiz; fark edilmesi zor | The scan revealed subtle changes in the brain that earlier tests had missed.Tarama, önceki testlerin gözden kaçırdığı beyindeki ince değişiklikleri ortaya çıkardı. |
| 2.071. tangible · sıfat · C1 | somut; elle tutulur; gözle görülür | The programme has already produced tangible benefits for families living in remote villages.Program, uzak köylerde yaşayan aileler için şimdiden somut yararlar sağladı. |
| 2.072. detrimental · sıfat · C1 | zararlı; olumsuz etkisi olan | Long periods of noise exposure can be detrimental to children's hearing and concentration.Uzun süreli gürültüye maruz kalmak çocukların işitmesine ve dikkatine zarar verebilir. |
| 2.073. unprecedented · sıfat · C1 | eşi görülmemiş; emsalsiz | The speed at which the glaciers are melting is unprecedented in recorded history.Buzulların erime hızı, kayıtlı tarihte eşi görülmemiş düzeydedir. |
| 2.074. accordingly · zarf · C1 | buna göre; bu doğrultuda | Funding needs vary between regions, and the budget should be distributed accordingly.Fon ihtiyaçları bölgeler arasında farklılık gösterir ve bütçe buna göre dağıtılmalıdır. |
| 2.075. inherent · sıfat · C1 | doğasında var olan; ayrılmaz | Some uncertainty is inherent in any attempt to predict how a society will change.Bir toplumun nasıl değişeceğini öngörmeye çalışan her girişimin doğasında bir ölçüde belirsizlik vardır. |
| 2.076. preliminary · sıfat · C1 | ön; başlangıç niteliğinde | The preliminary results look promising, but larger trials are needed before any conclusions can be drawn.Ön sonuçlar umut verici görünüyor, ancak herhangi bir sonuca varmadan önce daha geniş çaplı denemeler gerekiyor. |
| 2.077. inconclusive · sıfat · C1 | kesin sonuç vermeyen; yetersiz | Earlier tests were inconclusive, so doctors ordered a second scan to be sure.Önceki testler kesin sonuç vermedi, bu yüzden doktorlar emin olmak için ikinci bir tarama istedi. |
| 2.078. prone · sıfat · C1 | yatkın; eğilimli | Coastal areas are prone to flooding when heavy rain coincides with high tides.Kıyı bölgeleri, şiddetli yağış yüksek gelgitle çakıştığında sele açıktır. |
| 2.079. eligible · sıfat · C1 | uygun; hak sahibi olabilecek | Only adults over sixty were eligible to take part in the screening programme.Tarama programına yalnızca altmış yaşın üzerindeki yetişkinler katılabiliyordu. |
| 2.080. prominent · sıfat · C1 | önde gelen; dikkat çeken | A prominent sociologist argued that social media has changed how young people form friendships.Önde gelen bir sosyolog, sosyal medyanın gençlerin arkadaşlık kurma biçimini değiştirdiğini savundu. |
| 2.081. viable · sıfat · C1 | uygulanabilir; yaşayabilir | Solar power is now a viable alternative to coal even in less sunny countries.Güneş enerjisi artık güneşin az olduğu ülkelerde bile kömüre uygulanabilir bir alternatiftir. |
| 2.082. stringent · sıfat · C1 | katı; sıkı (kural, denetim) | Stringent safety rules apply to any laboratory that handles dangerous microorganisms.Tehlikeli mikroorganizmalarla çalışan her laboratuvar için sıkı güvenlik kuralları geçerlidir. |
| 2.083. mandatory · sıfat · C1 | zorunlu; mecburi | Helmets became mandatory for all cyclists on the university campus last year.Kask kullanımı geçen yıl üniversite yerleşkesindeki tüm bisikletliler için zorunlu hale geldi. |
| 2.084. prolonged · sıfat · C1 | uzun süren; uzamış | Prolonged use of screens before bedtime can disturb the body's natural sleep cycle.Yatmadan önce ekranların uzun süre kullanılması vücudun doğal uyku döngüsünü bozabilir. |
| 2.085. conventional · sıfat · C1 | geleneksel; alışılagelmiş; konvansiyonel | Some people combine conventional medicine with traditional remedies, though doctors usually advise caution.Bazı insanlar konvansiyonel tıbbı geleneksel şifa yöntemleriyle birleştirir, ancak doktorlar genellikle dikkatli olunmasını önerir. |
| 2.086. radical · sıfat · C1 | köklü; radikal; aşırı | The government introduced radical changes to the way public schools are funded.Hükümet, devlet okullarının finanse edilme biçiminde köklü değişiklikler getirdi. |
| 2.087. spontaneous · sıfat · C1 | kendiliğinden olan; plansız, içten | The children's spontaneous reactions gave the researchers more honest information than the planned interviews.Çocukların kendiliğinden verdiği tepkiler, araştırmacılara planlı görüşmelerden daha dürüst bilgi sağladı. |
| 2.088. superficial · sıfat · C1 | yüzeysel; derinliği olmayan | The report gave only a superficial account of the causes behind the housing crisis.Rapor, konut krizinin ardındaki nedenleri yalnızca yüzeysel biçimde anlattı. |
| 2.089. selective · sıfat · C1 | seçici; titiz seçim yapan | The university is highly selective, accepting fewer than one in ten applicants each year.Üniversite çok seçicidir ve her yıl adayların ancak onda birinden azını kabul eder. |
| 2.090. ample · sıfat · C1 | bol; fazlasıyla yeterli | The island receives ample rainfall, so farmers rarely need to water their fields.Ada bol yağış aldığından çiftçilerin tarlalarını sulaması nadiren gerekir. |
| 2.091. sheer · sıfat · C1 | sırf; tamamen; (miktar) çok büyük | The sheer number of applications made it impossible for the committee to read each one carefully.Başvuru sayısının çokluğu, komitenin her birini dikkatlice okumasını imkânsız kıldı. |
| 2.092. innate · sıfat · C1 | doğuştan gelen; içgüdüsel | Linguists still debate whether the ability to learn grammar is innate or shaped by experience.Dilbilimciler, dil bilgisini öğrenme yeteneğinin doğuştan mı yoksa deneyimle mi biçimlendiği konusunda hâlâ tartışıyor. |
| 2.093. irreversible · sıfat · C1 | geri döndürülemez; eski haline getirilemez | Scientists warn that the damage to the coral reef may soon become irreversible.Bilim insanları, mercan resifindeki hasarın yakında geri döndürülemez hale gelebileceği konusunda uyarıyor. |
| 2.094. hostile · sıfat · C1 | düşmanca; (ortam) elverişsiz | Few plants can survive in the hostile conditions of the desert.Çölün elverişsiz koşullarında çok az bitki hayatta kalabilir. |
| 2.095. ubiquitous · sıfat · C1 | her yerde bulunan; yaygın | Smartphones have become ubiquitous, even in some of the poorest regions of the world.Akıllı telefonlar, dünyanın en yoksul bölgelerinin bazılarında bile her yerde bulunur hale geldi. |
| 2.096. solely · zarf · C1 | yalnızca; sadece | The success of a school should not be judged solely by its students' exam results.Bir okulun başarısı yalnızca öğrencilerinin sınav sonuçlarına bakılarak değerlendirilmemelidir. |
| 2.097. exclusively · zarf · C1 | yalnızca; münhasıran | The journal publishes exclusively original research written by experts in the field.Dergi, yalnızca alanında uzman kişilerce yazılmış özgün araştırmaları yayımlar. |
| 2.098. chiefly · zarf · C1 | başlıca; esas olarak | The river is polluted chiefly by waste from the factories built along its banks.Nehir, esas olarak kıyılarına kurulan fabrikaların atıkları yüzünden kirlenmiştir. |
| 2.099. comparatively · zarf · C1 | nispeten; karşılaştırmalı olarak | The test is comparatively cheap, so even small hospitals in poor areas can use it.Test nispeten ucuzdur, bu yüzden yoksul bölgelerdeki küçük hastaneler bile onu kullanabilir. |
| 2.100. barely · zarf · C1 | güçlükle, ancak; neredeyse hiç | The lecture hall was so noisy that students could barely hear what the teacher was saying.Konferans salonu o kadar gürültülüydü ki öğrenciler öğretmenin ne dediğini güçlükle duyabiliyordu. |
| 2.101. scarcely · zarf · C1 | neredeyse hiç; zorlukla | Scarcely any of the villagers had access to clean water before the project began.Proje başlamadan önce köylülerin neredeyse hiçbirinin temiz suya erişimi yoktu. |
| 2.102. allegedly · zarf · C1 | iddiaya göre; iddia edildiğine göre | The company allegedly ignored several safety warnings before the accident happened.İddiaya göre şirket, kaza olmadan önce birkaç güvenlik uyarısını görmezden geldi. |
| 2.103. drastically · zarf · C1 | köklü biçimde; ciddi ölçüde | Traffic in the city centre dropped drastically after the new congestion tax was introduced.Yeni trafik yoğunluğu vergisi getirildikten sonra şehir merkezindeki trafik ciddi ölçüde azaldı. |
| 2.104. seemingly · zarf · C1 | görünüşte; görünüşe bakılırsa | The seemingly minor change in diet produced surprisingly large differences in the test results.Beslenmedeki görünüşte küçük değişiklik, test sonuçlarında şaşırtıcı derecede büyük farklar yarattı. |
| 2.105. arguably · zarf · C1 | belki de; savunulabilir biçimde; denebilir ki | Penicillin is arguably the most important medical discovery of the twentieth century.Penisilin, yirminci yüzyılın belki de en önemli tıbbi keşfidir. |
| 2.106. undeniably · zarf · C1 | yadsınamaz biçimde; su götürmez şekilde | Social media has undeniably changed the way young people communicate with one another.Sosyal medya, gençlerin birbirleriyle iletişim kurma biçimini su götürmez şekilde değiştirmiştir. |
| 2.107. invariably · zarf · C1 | değişmez biçimde; her seferinde | Large-scale reforms invariably meet resistance from groups that benefit from the existing system.Büyük çaplı reformlar, mevcut sistemden yararlanan gruplardan her zaman direnç görür. |
| 2.108. reportedly · zarf · C1 | bildirildiğine göre; iddiaya göre | The factory has reportedly released harmful waste into the river for several years.Bildirildiğine göre fabrika, birkaç yıldır nehre zararlı atık bırakıyor. |
| 2.109. inadvertently · zarf · C1 | istemeden; dikkatsizlik sonucu | The nurse inadvertently recorded the wrong date, which delayed the analysis of the files.Hemşire istemeden yanlış tarihi kaydetti ve bu, dosyaların incelenmesini geciktirdi. |
| 2.110. routinely · zarf · C1 | düzenli olarak; rutin biçimde | Blood tests are routinely performed on all patients before they are admitted to the ward.Kan tahlilleri, hastalar servise alınmadan önce rutin olarak yapılır. |
| 2.111. narrowly · zarf · C1 | zar zor; dar anlamda | The proposal was narrowly approved by the committee after a long and heated discussion.Teklif, uzun ve hararetli bir tartışmanın ardından komitede az farkla kabul edildi. |
| 2.112. utterly · zarf · C1 | büsbütün; tamamen | Without enough funding, the project became utterly impossible to continue.Yeterli finansman olmadan projenin sürdürülmesi tamamen imkânsız hale geldi. |
| 2.113. pivotal · sıfat · C1 | belirleyici; kilit öneme sahip | The discovery of DNA's structure played a pivotal role in the development of modern biology.DNA yapısının keşfi, modern biyolojinin gelişiminde kilit bir rol oynadı. |
| 2.114. paramount · sıfat · C1 | en önemli; birincil | The safety of participants is paramount in any study involving human subjects.İnsanların katıldığı her çalışmada katılımcıların güvenliği her şeyden önemlidir. |
| 2.115. indispensable · sıfat · C1 | vazgeçilmez; şart olan | Computers have become indispensable tools for scientists who analyse very large amounts of information.Bilgisayarlar, çok büyük miktarda bilgiyi inceleyen bilim insanları için vazgeçilmez araçlar haline geldi. |
| 2.116. invaluable · sıfat · C1 | paha biçilmez; çok değerli | Interviews with older residents provided invaluable insight into how the neighbourhood had changed.Yaşlı sakinlerle yapılan görüşmeler, mahallenin nasıl değiştiğine dair paha biçilmez bir bakış sağladı. |
| 2.117. imminent · sıfat · C1 | yakın; çok yakında olacak | Scientists warned that the collapse of the fishing industry was imminent unless catches were limited.Bilim insanları, avlanma sınırlanmazsa balıkçılık sektörünün çökmesinin yakın olduğu konusunda uyardı. |
| 2.118. intact · sıfat · C1 | bozulmamış; sağlam | Remarkably, the ancient skeleton was found almost intact beneath several layers of sediment.Dikkat çekici biçimde, antik iskelet birkaç tortu tabakasının altında neredeyse eksiksiz bulundu. |
| 2.119. intricate · sıfat · C1 | karmaşık; ince ayrıntılı | The immune system is an intricate network of cells that work together to defend the body.Bağışıklık sistemi, vücudu savunmak için birlikte çalışan hücrelerden oluşan karmaşık bir ağdır. |
| 2.120. pervasive · sıfat · C1 | yaygın; her yere işlemiş | The pervasive influence of advertising shapes the choices of consumers from a very early age.Reklamcılığın her yere nüfuz eden etkisi, tüketicilerin tercihlerini çok erken yaşlardan itibaren şekillendirir. |
| 2.121. elusive · sıfat · C1 | yakalanması zor; belirsiz | Despite decades of research, a complete explanation for the disorder remains elusive.Onlarca yıllık araştırmaya rağmen, bu rahatsızlığın tam bir açıklamasına hâlâ ulaşılamadı. |
| 2.122. volatile · sıfat · C1 | değişken; dengesiz; uçucu | Oil prices are highly volatile, which makes long-term planning difficult for many governments.Petrol fiyatları çok dalgalıdır ve bu, birçok hükümet için uzun vadeli planlamayı zorlaştırır. |
| 2.123. stagnant · sıfat · C1 | durgun; gelişmeyen | Wages remained stagnant for a decade, while the cost of housing rose steadily.Konut maliyetleri sürekli artarken ücretler on yıl boyunca yerinde saydı. |
| 2.124. redundant · sıfat · C1 | gereksiz; fazlalık olan | Several questions in the first draft were redundant, so the authors removed them from the final form.İlk taslaktaki birkaç soru gereksizdi, bu nedenle yazarlar onları son formdan çıkardı. |
| 2.125. optimal · sıfat · C1 | en uygun; optimum | Plants need an optimal temperature range to grow quickly and produce a healthy harvest.Bitkilerin hızlı büyümesi ve sağlıklı ürün vermesi için en uygun sıcaklık aralığına ihtiyaçları vardır. |
| 2.126. peripheral · sıfat · C1 | ikincil; çevresel | The study treated cost as a peripheral issue and concentrated on the quality of care.Çalışma maliyeti ikincil bir konu saydı ve bakımın kalitesine odaklandı. |
| 2.127. imperative · sıfat · C1 | zorunlu; çok acil | It is imperative that governments act now to protect the remaining areas of natural forest.Hükümetlerin, kalan doğal orman alanlarını korumak için şimdi harekete geçmesi zorunludur. |
| 2.128. lenient · sıfat · C1 | hoşgörülü; yumuşak davranan | Critics argued that the courts were too lenient with companies that damaged the environment.Eleştirmenler, mahkemelerin çevreye zarar veren şirketlere karşı fazla yumuşak davrandığını savundu. |
| 2.129. impartial · sıfat · C1 | tarafsız; yansız | A review of this kind must be conducted by an impartial panel with no financial interests.Bu türden bir inceleme, hiçbir mali çıkarı olmayan tarafsız bir kurul tarafından yürütülmelidir. |
| 2.130. unanimous · sıfat · C1 | oybirliğiyle alınan; hemfikir | The board reached a unanimous decision to stop the trial after the first safety report.Kurul, ilk güvenlik raporunun ardından denemeyi durdurma konusunda oybirliğiyle karar verdi. |
| 2.131. meticulous · sıfat · C1 | titiz; çok dikkatli | The findings were the result of meticulous record-keeping over a period of fifteen years.Bulgular, on beş yıl boyunca tutulan titiz kayıtların sonucuydu. |