C2 İngilizce Kelime Listesi
C2 İngilizce Kelime Listesi: 351 kelime, ana dil düzeyine yakın, ince anlam farkları taşıyan kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
1–250. kelimeler · Sayfa 1/2 · Güncelleme:
Kelimeler 1–250
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 1. conurbation · isim | birleşik kent bölgesi; iç içe geçmiş kentler topluluğu | The Ruhr is a vast conurbation where several large towns have grown into one another.Ruhr, birkaç büyük kentin birbirine karıştığı geniş bir birleşik kent bölgesidir. |
| 2. hinterland · isim | bir kent veya limanın arka bölgesi; iç kesimler | The port depends on its hinterland, which supplies grain and timber for export.Liman, ihracat için tahıl ve kereste sağlayan arka bölgesine bağımlıdır. |
| 3. gaunt · sıfat | çökmüş yüzlü; çok zayıf ve bitkin görünen | He looked gaunt and hollow-eyed after months of caring for his sick wife.Hasta eşine aylarca baktıktan sonra çökmüş yüzlü ve gözleri çukura kaçmış görünüyordu. |
| 4. ubiquitous · sıfat | her yerde bulunan; yaygın, her yerde karşımıza çıkan | Smartphones have become ubiquitous; you see them in every café, on every train and even at weddings.Akıllı telefonlar her yerde karşımıza çıkıyor; her kafede, her trende, hatta düğünlerde bile görüyorsunuz. |
| 5. quaint · sıfat | şirin ve eski tarzıyla çekici; sevimli | We stayed in a quaint cottage with a thatched roof and a tiny garden full of roses.Samanla örtülü çatısı ve gül dolu minicik bir bahçesi olan şirin bir kulübede kaldık. |
| 6. gregarious · sıfat | girişken, sosyal; insan içinde olmaktan hoşlanan | My uncle is so gregarious that he can strike up a conversation with anyone in a waiting room.Amcam o kadar girişken ki bir bekleme salonunda herkesle sohbet başlatabilir. |
| 7. reticent · sıfat | ketum; fazla konuşmayan, duygu ve düşüncelerini açmayan | She is reticent about her past and rarely mentions where she grew up.Geçmişi konusunda ketum biri; nerede büyüdüğünden nadiren söz eder. |
| 8. unassuming · sıfat | gösterişsiz, alçakgönüllü | Despite his fame, the author was an unassuming man who insisted on carrying his own bags.Şöhretine rağmen yazar, kendi çantalarını kendisi taşımakta ısrar eden alçakgönüllü bir adamdı. |
| 9. cantankerous · sıfat | huysuz, ters, kavgacı | The cantankerous caretaker complained about the noise, the parking and even the colour of our curtains.Huysuz kapıcı gürültüden, park yerinden, hatta perdelerimizin renginden bile şikâyet etti. |
| 10. frugal · sıfat | tutumlu; idareli harcayan, sade yaşayan | Growing up in hard times made her frugal; she still reuses every jar and plastic bag.Zor zamanlarda büyümek onu tutumlu yaptı; hâlâ her kavanozu ve plastik poşeti yeniden kullanıyor. |
| 11. lavish · sıfat | gösterişli ve cömertçe hazırlanmış; savurgan, debdebeli | They threw a lavish wedding with three bands and fireworks over the lake.Üç grubun çaldığı ve göl üzerinde havai fişeklerin patladığı gösterişli bir düğün yaptılar. |
| 12. nostalgia · isim | geçmişe duyulan özlem, nostalji | The smell of fresh bread filled him with nostalgia for the summers he spent at his grandmother's.Taze ekmek kokusu onu, büyükannesinde geçirdiği yazlara duyduğu nostaljiyle doldurdu. |
| 13. camaraderie · isim | yoldaşlık, dostça birliktelik | There was a warm camaraderie among the fans waiting in the rain for hours outside the stadium.Stadyumun önünde saatlerce yağmurda bekleyen taraftarlar arasında sıcak bir yoldaşlık vardı. |
| 14. eccentric · sıfat | garip, tuhaf; sıra dışı davranışlı | Their eccentric uncle wears a bow tie to the beach and keeps a parrot that recites poetry.Tuhaf amcaları plaja papyonla gider ve şiir okuyan bir papağan besler. |
| 15. rapport · isim | anlayış ve uyum; karşılıklı güvene dayalı yakın ilişki | The nurse quickly built a rapport with the frightened patients, which put them at ease.Hemşire korkmuş hastalarla hızla bir uyum yakaladı ve bu onları rahatlattı. |
| 16. grumble · fiil | söylenmek, homurdanmak | He grumbled all the way to the station about the delay and the price of a coffee.İstasyona kadar gecikmeye ve kahvenin fiyatına söylenip durdu. |
| 17. squabble · fiil | ufak şeyler yüzünden atışmak, çekişmek | The twins squabbled over the remote control until their mum switched the television off.İkizler kumanda yüzünden, anneleri televizyonu kapatana kadar atıştı. |
| 18. rummage · fiil | karıştırmak, eşelemek (bir şey ararken) | She rummaged through her bag for ten minutes before finding the keys at the very bottom.Anahtarları en dipte bulmadan önce on dakika boyunca çantasını karıştırdı. |
| 19. loiter · fiil | amaçsızca oyalanmak, aylak aylak dolaşmak | Groups of teenagers loiter outside the cinema every Friday evening, blocking the entrance.Gençler her cuma akşamı sinemanın önünde oyalanıp girişi tıkıyor. |
| 20. meander · fiil | kıvrıla kıvrıla akmak/uzanmak; amaçsızca gezinmek | The path meanders through olive groves before it finally reaches the sea.Patika, sonunda denize ulaşmadan önce zeytinlikler arasında kıvrıla kıvrıla ilerliyor. |
| 21. haphazard · sıfat | rastgele, düzensiz, plansız | Cars were parked in a haphazard way along the lane, some on the pavement and some blocking driveways.Arabalar sokak boyunca gelişigüzel park edilmişti; bazıları kaldırımda, bazıları garaj girişlerinin önündeydi. |
| 22. clutter · isim | dağınıklık; ortalığı dolduran eşyalar | The clutter on his desk, from stacked magazines to tangled cables, made it impossible to find anything.Masasındaki yığılmış dergilerden dolaşmış kablolara kadar her türlü dağınıklık, bir şey bulmayı imkânsız kılıyordu. |
| 23. sprawling · sıfat | plansızca yayılmış, geniş alana dağılmış | The sprawling capital keeps swallowing farmland, and its edges now stretch for miles in every direction.Başkent plansızca büyüyüp tarım arazilerini yutuyor ve sınırları artık her yöne kilometrelerce uzanıyor. |
| 24. dingy · sıfat | kasvetli ve kirli; loş ve bakımsız | We stayed in a dingy basement with damp walls and a single flickering bulb.Nemli duvarlı ve tek bir titreyen ampulü olan kasvetli bir bodrumda kaldık. |
| 25. pristine · sıfat | dokunulmamış, tertemiz, bozulmamış | The snow lay pristine across the fields, untouched by a single footprint.Kar tarlaların üzerinde tertemiz uzanıyordu; tek bir ayak izi bile yoktu. |
| 26. aloof · sıfat | mesafeli, soğuk, ilgisiz | He seemed aloof at first, but he was simply uncomfortable in large groups.İlk başta mesafeli görünüyordu ama aslında sadece kalabalıklar içinde rahat edemiyordu. |
| 27. amiable · sıfat | cana yakın, sevimli, hoş huylu | The amiable waiter greeted us by name and always recommended the best dishes.Cana yakın garson bizi ismimizle karşılar ve her zaman en iyi yemekleri önerirdi. |
| 28. candid · sıfat | açık sözlü, dürüst, samimi | I appreciate your candid opinion, even though it stung a little.Biraz acıtmış olsa da açık sözlü görüşün için sana minnettarım. |
| 29. wary · sıfat | ihtiyatlı, temkinli, çekingen | Having been cheated once, she is wary of anyone who offers a deal that sounds too good to be true.Bir kez dolandırıldığı için, kulağa fazla iyi gelen bir teklif sunan herkese karşı temkinli. |
| 30. dishevelled · sıfat | derbeder, saçı başı dağınık, üstü başı karışık | He turned up at the party dishevelled, with his shirt untucked and his hair sticking out.Partiye saçı başı dağınık, gömleği pantolonunun dışında ve saçları havada geldi. |
| 31. idiosyncrasy · isim | kendine özgü huy veya tuhaflık | One of her little idiosyncrasies is that she insists on drinking tea from the same chipped cup.Küçük tuhaflıklarından biri, çayı hep aynı kenarı çatlak fincandan içmekte ısrar etmesi. |
| 32. mundane · sıfat | sıradan, bayağı, sıkıcı derecede gündelik | Most of my day consists of mundane tasks like ironing shirts and paying bills.Günümün çoğu gömlek ütülemek ve fatura ödemek gibi sıradan işlerle geçiyor. |
| 33. humdrum · sıfat | monoton, sıkıcı, tekdüze | After years of a humdrum existence, she longed for a bit of adventure.Yıllarca süren tekdüze bir hayattan sonra biraz macera özlemişti. |
| 34. snug · sıfat | sıcak ve rahat; dar ama konforlu | We curled up in the snug little attic with blankets and hot chocolate while the storm raged outside.Dışarıda fırtına koparken battaniyeler ve sıcak çikolatayla sıcacık küçük çatı katına kıvrıldık. |
| 35. enclave · isim | çevresinden farklı, ayrı kalmış bölge; yerleşim adası | Kuzguncuk is a peaceful enclave of wooden mansions and cafés, surrounded by a huge, restless metropolis.Kuzguncuk, devasa ve telaşlı bir metropolün ortasında ahşap konaklar ve kafelerle dolu huzurlu bir ada gibi. |
| 36. snub · fiil | kaale almamak, soğuk davranmak, trip atmak | I felt hurt when she snubbed me at the reception and walked straight past without a word.Resepsiyonda beni görmezden gelip tek kelime etmeden yanımdan geçtiğinde çok kırıldım. |
| 37. pester · fiil | başının etini yemek, sürekli rahatsız etmek | Stop pestering me about the holiday; I will tell you the dates as soon as I know them.Tatil konusunda başımın etini yemeyi bırak; tarihleri öğrenir öğrenmez sana söylerim. |
| 38. knack · isim | el yatkınlığı; kıvrak beceri, işin püf noktası | She has a knack for making anyone feel at ease within minutes of meeting them.Tanıştıktan birkaç dakika sonra herkesi rahatlatma konusunda doğal bir becerisi var. |
| 39. ramshackle · sıfat | yıkık dökük, derme çatma | A ramshackle wooden hut stood by the river, its roof held together with plastic sheets.Nehrin kıyısında, çatısı plastik örtülerle tutturulmuş derme çatma bir ahşap kulübe duruyordu. |
| 40. bicker · fiil | ufak şeyler için sürekli atışmak, çekişmek | My parents bicker constantly about trivial things like the thermostat or which route to take.Annemle babam termostat ya da hangi yoldan gidileceği gibi ufak şeyler yüzünden sürekli atışıyor. |
| 41. dote on · öbek fiil | üstüne titremek, aşırı sevgi göstermek | Grandparents often dote on their grandchildren, spoiling them with sweets and endless attention.Büyükanne ve büyükbabalar çoğu zaman torunlarının üstüne titrer, onları tatlılar ve sınırsız ilgiyle şımartır. |
| 42. a stone's throw · kalıp | çok yakın bir mesafe, taş atımı uzaklık | Our hotel was just a stone's throw from the harbour, so we woke up to the sound of ferries.Otelimiz limana bir taş atımı mesafedeydi; bu yüzden vapur seslerine uyanıyorduk. |
| 43. off the beaten track · kalıp | turistik güzergâhın dışında; ücra, bilinmeyen | We love holidays off the beaten track, in places that no guidebook ever mentions.Hiçbir rehber kitabın anmadığı, kalabalık güzergâhların dışındaki yerlerde tatil yapmayı çok severiz. |
| 44. creature of habit · kalıp | alışkanlıklarına bağlı kişi, değişiklikten hoşlanmayan | I am a creature of habit: same bench, same newspaper, same black coffee every morning.Ben alışkanlıklarına bağlı biriyim: her sabah aynı bank, aynı gazete, aynı sade kahve. |
| 45. meticulous · sıfat | titiz; en küçük ayrıntıya özen gösteren | Her meticulous notes saved the whole project when the original files were lost during the server crash.Titiz notları, sunucu çöktüğünde orijinal dosyalar kaybolunca tüm projeyi kurtardı. |
| 46. pragmatic · sıfat | pratik düşünen; gerçekçi ve sonuç odaklı | Instead of arguing about the perfect plan, she took a pragmatic approach and chose the option we could afford.Mükemmel plan üzerine tartışmak yerine pragmatik davrandı ve karşılayabileceğimiz seçeneği seçti. |
| 47. scrutinize · fiil | çok dikkatle incelemek; didik didik etmek | Auditors will scrutinize every invoice before the annual accounts are approved by the board.Denetçiler, yıllık hesaplar yönetim kurulunca onaylanmadan önce her faturayı didik didik inceleyecek. |
| 48. disparity · isim | eşitsizlik; büyük fark, uçurum | The disparity between urban and rural school funding has widened sharply over the past decade.Kentsel ve kırsal okul finansmanı arasındaki uçurum son on yılda keskin biçimde genişledi. |
| 49. exacerbate · fiil | kötüleştirmek; daha da ağırlaştırmak | Constant criticism from management only exacerbated the team's sense of insecurity.Yönetimin sürekli eleştirisi ekibin güvensizlik duygusunu yalnızca daha da ağırlaştırdı. |
| 50. mitigate · fiil | hafifletmek; etkisini azaltmak | Flexible hours were introduced to mitigate the effects of long journeys on staff wellbeing.Uzun yolculukların çalışanların iyi oluşuna etkisini hafifletmek için esnek saatler getirildi. |
| 51. obsolete · sıfat | miadını doldurmuş; modası geçmiş, artık kullanılmayan | Many clerical skills became obsolete almost overnight once the firm adopted automated filing.Firma otomatik dosyalamaya geçince birçok büro becerisi neredeyse bir gecede miadını doldurdu. |
| 52. tenacious · sıfat | azimli; pes etmeyen, inatçı | Her tenacious pursuit of funding finally convinced the committee to back the research.Finansman arayışındaki azmi, sonunda komiteyi araştırmayı desteklemeye ikna etti. |
| 53. complacent · sıfat | rehavete kapılmış; elindekiyle yetinip çaba göstermeyen | The firm grew complacent about its market lead, and a younger rival soon overtook it.Firma pazar liderliği konusunda rehavete kapıldı ve kısa süre sonra genç bir rakip onu geçti. |
| 54. cogent · sıfat | ikna edici; sağlam ve mantıklı | The student presented a cogent argument that persuaded even the most sceptical examiner.Öğrenci, en şüpheci sınav jürisi üyesini bile ikna eden sağlam bir argüman sundu. |
| 55. magnanimous · sıfat | yüce gönüllü; büyüklük gösteren | She was magnanimous in victory and publicly thanked the opponent who had challenged her so fiercely.Zaferinde yüce gönüllü davrandı ve ona sert meydan okuyan rakibine herkesin önünde teşekkür etti. |
| 56. perfunctory · sıfat | baştan savma; gelişigüzel, özensiz | The manager gave the report a perfunctory glance and handed it back without a single comment.Müdür rapora baştan savma bir göz attı ve tek yorum yapmadan geri verdi. |
| 57. sycophant · isim | dalkavuk; yağcı | Nobody trusted the sycophant who agreed with every idea the director put forward.Müdürün öne sürdüğü her fikre katılan dalkavuğa kimse güvenmiyordu. |
| 58. nepotism · isim | akraba kayırmacılığı | Rumours of nepotism spread when the director's nephew was promoted over far more qualified applicants.Müdürün yeğeni çok daha nitelikli adayların önüne geçirilip terfi ettirilince akraba kayırma söylentileri yayıldı. |
| 59. marginalize · fiil | toplumun kenarına itmek; ikinci plana atmak | Policies that ignore language barriers risk marginalizing newcomers who are already struggling to find stable work.Dil engellerini göz ardı eden politikalar, istikrarlı iş bulmakta zaten zorlanan yeni gelenleri kenara itme riski taşır. |
| 60. disenfranchised · sıfat | hakları ellerinden alınmış; sözü geçmeyen, dışlanmış | Many disenfranchised voters felt that no party spoke for them in the last election.Hakları elinden alınmış birçok seçmen, son seçimde hiçbir partinin kendilerini temsil etmediğini hissetti. |
| 61. cynical · sıfat | kuşkucu; insanların yalnızca çıkarı için hareket ettiğine inanan | Years of broken promises had made the staff cynical about every new wellbeing initiative.Yıllarca tutulmayan sözler, çalışanları her yeni iyi oluş girişimine karşı kuşkucu hale getirmişti. |
| 62. despondent · sıfat | umutsuz; morali bozuk, çökmüş | After the fifth rejection letter, he became despondent and stopped checking his email altogether.Beşinci ret mektubundan sonra umutsuzluğa kapıldı ve e-postasına bakmayı tamamen bıraktı. |
| 63. apathy · isim | ilgisizlik; umursamazlık | Voter apathy was blamed for the record low turnout in the local elections.Yerel seçimlerdeki rekor düşük katılım seçmen ilgisizliğine bağlandı. |
| 64. indefatigable · sıfat | yorulmak bilmez; bitmez tükenmez enerjili | The indefatigable organiser answered messages until midnight for the entire length of the conference.Yorulmak bilmez organizatör, konferans boyunca gece yarısına kadar mesajları yanıtladı. |
| 65. tenure · isim | kadro güvencesi; görev süresi | Securing tenure allowed the professor to pursue risky research without worrying about being dismissed.Kadro güvencesi elde etmek, profesörün işten çıkarılma kaygısı olmadan riskli araştırmalar yürütmesine olanak verdi. |
| 66. rigorous · sıfat | titiz ve sıkı; katı denetimli | Candidates must pass a rigorous selection process lasting several months before joining the programme.Adaylar programa katılmadan önce aylar süren sıkı bir seçme sürecini geçmek zorunda. |
| 67. erudite · sıfat | engin bilgili; derin kültürlü | The erudite lecturer moved effortlessly from medieval poetry to modern economics in a single talk.Engin bilgili öğretim görevlisi tek bir konuşmada ortaçağ şiirinden modern ekonomiye zahmetsizce geçti. |
| 68. pedantic · sıfat | ayrıntıcı; gereksiz yere kuralcı | It felt pedantic to correct his comma in front of everyone, but she could not help it.Herkesin önünde onun virgülünü düzeltmek ayrıntıcılık gibi geldi ama kendini tutamadı. |
| 69. conscientious · sıfat | vicdanlı ve özenli; sorumluluk sahibi | As a conscientious editor, she checked every statistic twice before the article went to print.Özenli bir editör olarak, makale baskıya girmeden önce her istatistiği iki kez kontrol etti. |
| 70. insubordination · isim | amire itaatsizlik | He was dismissed for insubordination after openly refusing to carry out the revised instructions.Revize edilen talimatları açıkça yerine getirmeyi reddedince amire itaatsizlikten işten çıkarıldı. |
| 71. burn the midnight oil · kalıp | gece geç saatlere kadar çalışmak | The whole team burned the midnight oil to finish the proposal before the morning presentation.Tüm ekip, sabahki sunumdan önce teklifi bitirmek için gece geç saatlere kadar çalıştı. |
| 72. austerity · isim | kemer sıkma; sıkı tasarruf politikası | Years of austerity left the public libraries underfunded and the hospital waiting lists far longer.Yıllarca süren kemer sıkma politikası halk kütüphanelerini yetersiz bütçeyle, hastane bekleme listelerini çok daha uzun bıraktı. |
| 73. philanthropy · isim | hayırseverlik; insanlık sevgisiyle bağış yapma | The scholarship fund exists thanks to the philanthropy of a retired engineer who grew up poor.Burs fonu, yoksul büyümüş emekli bir mühendisin hayırseverliği sayesinde var. |
| 74. xenophobia · isim | yabancı düşmanlığı | The campaign aims to challenge xenophobia by sharing the stories of local immigrant entrepreneurs.Kampanya, yerel göçmen girişimcilerin hikâyelerini paylaşarak yabancı düşmanlığına karşı çıkmayı amaçlıyor. |
| 75. egalitarian · sıfat | eşitlikçi | The start-up prides itself on an egalitarian culture where interns and directors share the same canteen.Girişim, stajyerlerle müdürlerin aynı kantini paylaştığı eşitlikçi bir kültürle övünüyor. |
| 76. disparage · fiil | küçümsemek; aşağılayıcı sözler söylemek | It is unprofessional to disparage former employers in an interview, however badly you were treated.Ne kadar kötü davranılmış olursa olsun, mülakatta eski işverenleri küçümsemek profesyonelce değildir. |
| 77. ostracize · fiil | toplumdan dışlamak; aralarına almamak | After he reported the fraud, his coworkers ostracized him and stopped inviting him to lunch.Dolandırıcılığı bildirdikten sonra iş arkadaşları onu dışladı ve öğle yemeğine çağırmayı bıraktı. |
| 78. wistful · sıfat | hüzünlü bir özlem duyan; buruk | He gave a wistful smile as he walked past the lecture hall where he had once studied.Bir zamanlar okuduğu amfinin önünden geçerken buruk bir gülümseme takındı. |
| 79. indignation · isim | öfke karışık haksızlık duygusu; kızgınlık | There was widespread indignation when the company announced record bonuses alongside pay cuts for staff.Şirket çalışanlara maaş kesintisiyle birlikte rekor ikramiyeler duyurunca yaygın bir öfke doğdu. |
| 80. trepidation · isim | çekinme; tedirginlik dolu endişe | She opened the envelope with trepidation, knowing it held the result of three years' effort.Zarfı tedirginlikle açtı; içinde üç yıllık emeğinin sonucu olduğunu biliyordu. |
| 81. contentious · sıfat | tartışmalı; anlaşmazlığa yol açan | Pay equity remained a contentious issue in the negotiations and delayed the final agreement.Ücret eşitliği müzakerelerde tartışmalı bir konu olarak kaldı ve nihai anlaşmayı geciktirdi. |
| 82. precarious · sıfat | güvencesiz; riskli ve istikrarsız | Many gig workers live a precarious existence, never sure whether next month's income will cover their bills.Birçok esnek çalışan, gelecek ayki gelirin faturalarını karşılayıp karşılamayacağını bilmeden güvencesiz bir hayat sürüyor. |
| 83. lukewarm · sıfat | hevessiz; soğuk, ilgisiz | The board gave the restructuring plan a lukewarm response, so the director revised it substantially.Yönetim kurulu yeniden yapılandırma planına soğuk bir karşılık verdi, bu yüzden müdür planı büyük ölçüde değiştirdi. |
| 84. glass ceiling · kalıp | cam tavan; görünmez terfi engeli | Despite her talent, she hit the glass ceiling and was never considered for a seat on the board.Yeteneğine rağmen cam tavana takıldı ve yönetim kurulu üyeliği için hiç düşünülmedi. |
| 85. pecking order · isim | hiyerarşi; kimin kime üstün olduğu düzeni | As the newest recruit, he quickly learned his place in the office pecking order.En yeni eleman olarak, ofisteki hiyerarşide yerini çabucak öğrendi. |
| 86. ameliorate · fiil | iyileştirmek; durumu düzeltmek | New housing grants were designed to ameliorate the hardship faced by low-income families in the region.Yeni konut yardımları, bölgedeki düşük gelirli ailelerin yaşadığı zorluğu hafifletmek için tasarlandı. |
| 87. scrupulous · sıfat | dürüst ve titiz; vicdani açıdan çok dikkatli | The accountant was scrupulous about declaring every expense, even the smallest taxi fare.Muhasebeci, en küçük taksi ücreti dahil her gideri beyan etme konusunda çok titizdi. |
| 88. rift · isim | araya giren soğukluk; kopukluk, ayrılık | A quarrel over the inheritance opened a rift between the two heirs that never fully closed.Miras yüzünden çıkan kavga, iki varis arasında hiçbir zaman tam kapanmayan bir uçurum açtı. |
| 89. feud · isim | uzun süren husumet; kan davası | The two rival clans had been locked in a bitter feud for three generations over a boundary dispute.İki rakip aşiret, bir sınır anlaşmazlığı yüzünden üç kuşaktır amansız bir husumet içindeydi. |
| 90. animosity · isim | düşmanlık; hınç | Despite years of animosity, the two former rivals shook hands when they met again.Yıllarca süren düşmanlığa rağmen iki eski rakip yeniden karşılaştıklarında el sıkıştı. |
| 91. amicable · sıfat | dostane; barışçıl | They reached an amicable settlement and still spend the holidays together with their children.Dostane bir anlaşmaya vardılar ve hâlâ tatilleri çocuklarıyla birlikte geçiriyorlar. |
| 92. cordial · sıfat | içten ve nazik; sıcakkanlı | His welcome was cordial, though I sensed he was hiding something behind the smile.Karşılaması içtendi ama gülümsemesinin ardında bir şey sakladığını hissettim. |
| 93. fickle · sıfat | dönek; değişken, güvenilmez | Her fickle admirers vanished the moment her luck ran out.Şansı tükendiği anda dönek hayranlarının hepsi ortadan kayboldu. |
| 94. belittle · fiil | küçümsemek; değerini düşürmek | He had a habit of belittling his colleagues' ideas in front of everyone.Meslektaşlarının fikirlerini herkesin önünde küçümseme alışkanlığı vardı. |
| 95. patronising · sıfat | tepeden bakan; küçümseyici bir nezaketle konuşan | I resented her patronising tone, as if I could not fill in a simple form myself.Basit bir formu bile kendi başıma dolduramayacakmışım gibi konuşan tepeden bakan tavrına içerledim. |
| 96. overbearing · sıfat | buyurgan; baskıcı | His overbearing manner left little room for anyone else to express an opinion at the table.Buyurgan tavrı, masadaki kimseye fikrini söyleyecek pek yer bırakmıyordu. |
| 97. placate · fiil | yatıştırmak; gönlünü almak | He sent flowers in a clumsy attempt to placate the guests he had offended.Gücendirdiği konukları yatıştırmak için beceriksizce çiçek gönderdi. |
| 98. appease · fiil | taviz vererek yatıştırmak | Giving way to every demand may appease him today, but he will only ask for more tomorrow.Her isteğine boyun eğmek onu bugün yatıştırabilir ama yarın daha fazlasını isteyecektir. |
| 99. cajole · fiil | tatlı sözlerle ikna etmek | She cajoled her shy guest into singing a song for everyone.Utangaç konuğunu tatlı sözlerle ikna edip herkesin önünde şarkı söylettirdi. |
| 100. coax · fiil | nazikçe ikna etmek; yavaş yavaş razı etmek | He gently coaxed the nervous witness into telling her story.Gergin tanığı nazikçe ikna ederek hikâyesini anlatmasını sağladı. |
| 101. rebuke · fiil | azarlamak; sert biçimde eleştirmek | The headmaster rebuked him sharply for mocking the new pupil.Müdür, yeni öğrenciyle alay ettiği için onu sert bir dille azarladı. |
| 102. console · fiil | teselli etmek | Nothing I said could console her after the dreadful news.O korkunç haberden sonra söylediğim hiçbir şey onu teselli edemedi. |
| 103. solace · isim | teselli; avuntu | She found a little solace in the thought that his suffering was finally over.Acılarının sonunda bitmiş olduğunu düşünmek ona biraz olsun avuntu verdi. |
| 104. smitten · sıfat | vurulmuş; ilk görüşte tutulmuş | He was completely smitten with her from the moment they were introduced.Tanıştırıldıkları andan itibaren ona tamamen vurulmuştu. |
| 105. infatuation · isim | kör hayranlık; geçici tutku | What he took for lasting passion proved to be a brief infatuation that faded within months.Kalıcı bir tutku sandığı şey, aylar içinde sönen kısa süreli bir tutkudan ibaretti. |
| 106. unrequited · sıfat | karşılık görmeyen | His unrequited feelings for a colleague made every team lunch painfully awkward.Bir iş arkadaşına duyduğu karşılıksız aşk, her ekip yemeğini acı verici derecede garip hâle getiriyordu. |
| 107. fidelity · isim | sadakat; vefa | Their marriage survived because of mutual respect and unquestioned fidelity.Evlilikleri, karşılıklı saygı ve şüphe götürmez sadakat sayesinde ayakta kaldı. |
| 108. courtship · isim | flört dönemi; kur yapma süreci | Their courtship lasted six years and was conducted mostly through long letters.Flört dönemleri altı yıl sürdü ve çoğunlukla uzun mektuplarla yürüdü. |
| 109. lineage · isim | soy; nesil silsilesi | She can trace her lineage back to a family of Ottoman scribes.Soyunu Osmanlı kâtiplerinden oluşan bir aileye kadar takip edebiliyor. |
| 110. forebear · isim | ata, cet | His forebears had farmed the same land for nearly four centuries.Ataları yaklaşık dört yüzyıl boyunca aynı toprağı işlemişti. |
| 111. dynasty · isim | hanedan; nesiller boyu güç elinde tutan aile | The shipping dynasty passed control down through three generations before selling out.Gemicilik hanedanı, şirketi satmadan önce yönetimi üç kuşak boyunca devretti. |
| 112. clan · isim | klan; geniş akraba topluluğu | The whole clan gathers in the village every August to celebrate together.Bütün klan her ağustosta köyde bir araya gelip birlikte kutlama yapar. |
| 113. namesake · isim | adaş | He visited his namesake, a retired judge who happened to share his full name.Tam adını taşıyan emekli bir yargıç olan adaşını ziyaret etti. |
| 114. protégé · isim | himaye edilen, yetiştirilen kişi | The conductor introduced his talented protégé to the orchestra with obvious pride.Şef, himaye ettiği yetenekli genci orkestraya belli bir gururla tanıttı. |
| 115. benefactor · isim | hayırsever; destekçi | An anonymous benefactor paid for her studies, and she never learned his name.Adı bilinmeyen bir hayırsever eğitim masraflarını karşıladı ve o, adını hiç öğrenemedi. |
| 116. headstrong · sıfat | dik başlı; inatçı | He was a headstrong youth who ignored every warning his elders gave him.Büyüklerinin her uyarısını görmezden gelen dik başlı bir gençti. |
| 117. unruly · sıfat | ele avuca sığmaz; yaramaz | The unruly pupils ignored the supply teacher's instructions and kept throwing paper at each other.Ele avuca sığmayan öğrenciler vekil öğretmenin talimatlarını yok sayıp birbirlerine kâğıt atmaya devam etti. |
| 118. wayward · sıfat | söz dinlemez; yoldan çıkmış | Despite his wayward youth, he grew into a respected judge.Söz dinlemez gençliğine rağmen saygın bir yargıç oldu. |
| 119. precocious · sıfat | yaşına göre fazla gelişmiş | She was a precocious pupil who was reading adult novels at the age of nine.Dokuz yaşında yetişkin romanları okuyan, yaşına göre fazla gelişmiş bir öğrenciydi. |
| 120. gracious · sıfat | zarif ve nazik; kibar | He was gracious in defeat and warmly congratulated the winner.Yenilgide bile zarif davrandı ve kazananı içtenlikle tebrik etti. |
| 121. churlish · sıfat | kaba; nezaketsiz | It would be churlish to refuse after everything they have done for us.Bizim için yaptıkları onca şeyden sonra reddetmek nezaketsizlik olur. |
| 122. surly · sıfat | somurtkan; ters | A surly porter grunted at us and dropped our bags at the door of the hall.Somurtkan bir hamal bize homurdandı ve çantalarımızı salonun girişine bıraktı. |
| 123. curmudgeon · isim | huysuz, hırçın kişi | Beneath the curmudgeon's gruff exterior was a man who secretly paid for his pupils' trips.Huysuz adamın sert görünüşünün ardında, öğrencilerinin gezi masraflarını gizlice ödeyen biri vardı. |
| 124. misanthrope · isim | insanlardan hoşlanmayan kişi; insan düşmanı | Everyone assumed he was a misanthrope, but he was simply extremely shy.Herkes onun insanlardan hoşlanmadığını sanıyordu, oysa o sadece aşırı utangaçtı. |
| 125. ingratiate · fiil | yaranmaya çalışmak; gözüne girmek | He tried to ingratiate himself with the committee by praising every single decision.Komitenin her kararını överek onların gözüne girmeye çalıştı. |
| 126. alienate · fiil | soğutmak; yabancılaştırmak | His constant criticism gradually alienated everyone who cared about him.Sürekli eleştirmesi, onu önemseyen herkesi yavaş yavaş kendisinden soğuttu. |
| 127. wrangle · fiil | uzun uzun çekişmek, tartışıp durmak | They wrangled for weeks over who should pay for the reception.Resepsiyonun parasını kimin ödeyeceği konusunda haftalarca çekiştiler. |
| 128. pariah · isim | toplumdan dışlanmış kişi | After the scandal he became a pariah in the village, and nobody would greet him.Skandalın ardından köyde dışlanmış biri oldu ve kimse onu selamlamıyordu. |
| 129. next of kin · kalıp | en yakın akraba | The police informed the next of kin before releasing the name to the press.Polis, ismi basına açıklamadan önce en yakın akrabaya haber verdi. |
| 130. revere · fiil | derin saygı duymak; yüceltmek | Her colleagues revere her as a pioneer who opened doors for every woman in the profession.Meslektaşları, onu bu meslekte kadınlara yol açan bir öncü olarak derin saygıyla anıyor. |
| 131. filial · sıfat | evlada ait; anne babaya karşı evlatlık görevine ilişkin | In many cultures, filial duty means caring for your elders when they can no longer manage alone.Birçok kültürde evlatlık görevi, büyüklerin artık tek başına baş edemediği dönemde onlara bakmak demektir. |
| 132. kindred spirit · kalıp | gönüldaş; benzer düşünen kişi | When I met Ayşe, I knew at once I had found a kindred spirit.Ayşe ile tanıştığımda hemen bir gönüldaş bulduğumu anladım. |
| 133. black sheep · kalıp | ailenin kara koyunu; topluluğa uymayan kişi | He was the black sheep of the banking dynasty, preferring poetry to profit.Kâra değil şiire düşkün olduğu için bankacılar hanedanının kara koyunuydu. |
| 134. bury the hatchet · kalıp | küslüğe son vermek; barışmak | After twenty years of silence, the two rivals finally agreed to bury the hatchet.Yirmi yıllık sessizliğin ardından iki rakip sonunda barışmaya razı oldu. |
| 135. abode · isim | mesken; ikamet edilen yer (resmî veya edebî dil) | After years of travelling, she finally found a modest abode by the sea where she could write in peace.Yıllarca seyahat ettikten sonra, sessizce yazı yazabileceği, deniz kıyısında mütevazı bir mesken buldu. |
| 136. dwell · fiil | ikamet etmek; (bir yerde) yaşamak (resmî/edebî) | Generations of shepherds have dwelt in this remote valley, relying on the same stone shelters.Nesiller boyu çobanlar bu ücra vadide yaşadı ve hep aynı taş barınaklara güvendi. |
| 137. habitable · sıfat | oturulabilir; yaşanmaya elverişli | After the storm, the inspector ruled that the cottage was not habitable until the roof was repaired.Fırtınadan sonra müfettiş, çatı onarılana kadar kulübenin oturulabilir olmadığına karar verdi. |
| 138. freehold · isim | süresiz tam mülkiyet (taşınmazın ve arsanın sahibi olma) | Buying the freehold meant they no longer had to pay ground rent to an absentee landlord.Tam mülkiyeti satın almak, artık başka yerde yaşayan bir ev sahibine arsa kirası ödemek zorunda olmadıkları anlamına geliyordu. |
| 139. leasehold · isim | süreli kullanım hakkı (belirli yıl için sahip olunan mülkiyet) | The flat is cheaper because it is leasehold, with only sixty years left on the agreement.Daire, süreli kullanım hakkına dayalı (leasehold) olduğu ve sözleşmede yalnızca altmış yıl kaldığı için daha ucuz. |
| 140. bedsit · isim | tek odalı kiralık daire (yatma, oturma ve yemek yapma aynı yerde) | As a young journalist, he spent three cold winters in a damp bedsit above a dry cleaner's.Genç bir gazeteci olarak, bir kuru temizlemecinin üstündeki rutubetli tek odalı dairede üç soğuk kış geçirdi. |
| 141. maisonette · isim | dubleks daire; iki katlı daire | They traded their cramped flat for a maisonette with a separate front door and a small study upstairs.Dar dairelerini, ayrı bir giriş kapısı ve üst katta küçük bir çalışma odası olan dubleks bir daireyle değiştirdiler. |
| 142. townhouse · isim | bitişik nizam, çok katlı şehir evi | The family restored a Georgian townhouse near the square, keeping the original fireplaces and tall sash windows.Aile, meydanın yakınındaki Georgian tarzı şehir evini, özgün şömineleri ve uzun sürgülü pencereleri koruyarak restore etti. |
| 143. tenement · isim | eski, kalabalık ve genellikle yoksul kiracıların yaşadığı apartman | Her grandparents grew up in a Glasgow tenement where four families shared one cold stairwell and a single outdoor toilet.Büyükanne ve büyükbabası Glasgow'da, dört ailenin tek bir soğuk merdiven boşluğunu ve tek bir dış tuvaleti paylaştığı eski bir apartmanda büyüdü. |
| 144. hovel · isim | harap, sefil kulübe; pis ve bakımsız konut | The reporter described the hovel where the family had lived for years without heating or running water.Muhabir, ailenin yıllarca ısıtmasız ve akar suyu olmadan yaşadığı harap kulübeyi anlattı. |
| 145. shack · isim | derme çatma kulübe; baraka | The fisherman mended his nets outside the tin-roofed shack that had stood on the beach for decades.Balıkçı, onlarca yıldır sahilde duran teneke çatılı kulübenin önünde ağlarını onardı. |
| 146. squatter · isim | izinsiz yerleşen kişi; boş binayı işgal eden kimse | The owner discovered that squatters had moved into the empty building and changed the locks within a week.Sahibi, boş binaya izinsiz yerleşenlerin bir hafta içinde kilitleri değiştirdiğini fark etti. |
| 147. housewarming · isim | yeni eve taşınma kutlaması; yeni ev partisi | At the housewarming, every guest arrived with a small gift, from potted herbs to a hand-painted doormat.Yeni ev partisinde her konuk, saksıdaki baharat bitkilerinden elle boyanmış bir paspasa kadar küçük bir hediyeyle geldi. |
| 148. homely · sıfat | sıcak ve rahat; ev gibi samimi (ABD'de: gösterişsiz, çirkin) | The guesthouse was nothing luxurious, but its homely kitchen and worn armchairs made us feel instantly at ease.Misafirhane lüks değildi ama sıcak mutfağı ve eskimiş koltukları bizi hemen rahat hissettirdi. |
| 149. fixer-upper · isim | onarıma muhtaç ev (ucuza alınıp elden geçirilecek) | They bought a fixer-upper at a bargain price, then spent two years rebuilding it room by room.Onarıma muhtaç bir evi uygun fiyata aldılar, sonra iki yıl boyunca oda oda yeniden inşa ettiler. |
| 150. planning permission · isim | imar izni; yapı ruhsatı | We cannot start the extension until the council grants planning permission, which may take several months.Belediye imar izni verene kadar ek bina inşaatına başlayamayız; bu birkaç ay sürebilir. |
| 151. veranda · isim | veranda; evin dışına uzanan, üstü örtülü teras | On warm evenings the old couple sat on the veranda, watching the light fade over the orchard.Sıcak akşamlarda yaşlı çift verandada oturup meyve bahçesinin üzerinde ışığın sönüşünü izlerdi. |
| 152. gazebo · isim | çardak; bahçede yan tarafları açık küçük köşk | The wedding photos were taken beneath a white gazebo covered in climbing roses at the end of the lawn.Düğün fotoğrafları, çimenliğin ucundaki tırmanan güllerle kaplı beyaz bir çardağın altında çekildi. |
| 153. outhouse · isim | ana binanın dışındaki yapı; dış tuvalet veya depo | Grandfather kept his tools in a stone outhouse behind the farmhouse, where the air always smelled of oil.Büyükbabam aletlerini çiftlik evinin arkasındaki taş bir müştemilatta saklardı; orada hava hep yağ kokardı. |
| 154. annexe · isim | ek bina; ana yapıya bağlı ya da yakın ek bölüm | They built an annexe at the back of the house so that her mother could live nearby but independently.Annesi yakınlarında ama bağımsız yaşayabilsin diye evin arkasına bir ek bina yaptılar. |
| 155. foyer · isim | giriş holü; fuaye | We waited in the marble foyer until the usher announced that the doors to the auditorium were open.Görevli salon kapılarının açıldığını duyurana kadar mermer giriş holünde bekledik. |
| 156. stairwell · isim | merdiven boşluğu | The smell of fried onions drifted up the stairwell, so we knew the neighbours were cooking again.Kızarmış soğan kokusu merdiven boşluğundan yukarı yayıldı, yani komşular yine yemek yapıyordu. |
| 157. atrium · isim | atriyum; üstü cam kaplı geniş iç avlu veya hol | Sunlight poured through the glass roof into the atrium, where employees ate lunch among tall potted palms.Güneş ışığı cam çatıdan atriyuma doldu; çalışanlar orada uzun saksı palmiyelerinin arasında öğle yemeği yedi. |
| 158. hearth · isim | ocak başı; şöminenin önündeki zemin; (mecazen) ev ocağı | The cat lay stretched out on the stone hearth, warmed by the last glowing embers of the evening fire.Kedi, akşam ateşinin son kızaran közleriyle ısınarak taş ocak başına uzanmıştı. |
| 159. eaves · isim | saçak; çatının duvarın dışına taşan kenarı | Swallows built their mud nests under the eaves every spring, to the delight of the children below.Kırlangıçlar her bahar saçağın altına çamurdan yuvalarını yapar, bu da aşağıdaki çocukları çok sevindirirdi. |
| 160. rafters · isim | çatı kirişleri; çatıyı taşıyan eğimli ahşaplar | Bunches of dried lavender hung from the rafters, scenting the whole attic room with a soft, sweet fragrance.Çatı kirişlerinden kurutulmuş lavanta demetleri sarkıyor, tüm çatı katını hafif, tatlı bir kokuyla dolduruyordu. |
| 161. thatched · sıfat | saman veya sazla örtülü çatılı | Tourists photograph the thatched cottages of the village, although the owners complain that insurance is very expensive.Turistler köyün saz çatılı evlerinin fotoğrafını çekiyor, ama sahipleri sigortanın çok pahalı olduğundan yakınıyor. |
| 162. brickwork · isim | tuğla işçiliği; tuğla duvar örgüsü | The surveyor noticed cracks in the brickwork near the chimney and recommended a full structural inspection.Eksper, bacanın yakınındaki tuğla örgüsünde çatlaklar fark etti ve kapsamlı bir yapısal inceleme önerdi. |
| 163. masonry · isim | taş veya tuğla işçiliği; yığma yapı | Years of frost had loosened the masonry around the front steps, so the whole entrance needed to be rebuilt.Yılların donu ön basamakların çevresindeki taş işçiliğini gevşetmişti, bu yüzden tüm girişin yeniden yapılması gerekti. |
| 164. parquet · isim | parke; küçük ahşap parçalardan desenli döşeme | After sanding the old parquet, the restorers brought back its rich golden colour and intricate herringbone pattern.Eski parkeyi zımparaladıktan sonra restoratörler, zengin altın rengini ve ince balık sırtı desenini ortaya çıkardı. |
| 165. skirting board · isim | süpürgelik; duvarın alt kısmındaki pervaz | The painter carefully taped the skirting boards so that no white paint would splash onto the dark wood.Boyacı, koyu ahşaba beyaz boya sıçramasın diye süpürgelikleri özenle bantladı. |
| 166. latch · isim | mandal; kapıyı kapalı tutan basit sürgü | She lifted the iron latch and pushed the creaking gate open, stepping into the overgrown yard.Demir mandalı kaldırıp gıcırdayan kapıyı itti ve ot bürümüş avluya adım attı. |
| 167. hinge · isim | menteşe | A drop of oil on each rusty hinge was enough to stop the cupboard door from squealing.Paslı menteşelerin her birine damlatılan bir damla yağ, dolap kapısının gıcırdamasını durdurmaya yetti. |
| 168. grout · isim | derz dolgusu; karo aralarını dolduran harç | Mould had darkened the grout between the bathroom tiles, so we scraped it out and applied fresh white filler.Banyo karolarının arasındaki derz dolgusunu küf karartmıştı, biz de kazıyıp yeni beyaz dolgu uyguladık. |
| 169. sealant · isim | sızdırmazlık macunu; silikon; yalıtım dolgusu | A line of clear sealant around the frame was all it took to stop the rain seeping in.Çerçevenin etrafına çekilen şeffaf bir silikon şeridi, yağmurun içeri sızmasını durdurmaya yetti. |
| 170. heirloom · isim | nesilden nesile geçen değerli eşya; aile yadigârı | The carved oak chest was a family heirloom, passed from mother to daughter for more than two centuries.Oymalı meşe sandık, iki yüzyıldan uzun süredir anneden kıza geçen bir aile yadigârıydı. |
| 171. bric-a-brac · isim | ufak tefek süs eşyaları; değeri az biblo ve hatıra eşyaları | Every shelf in her sitting room was crammed with bric-a-brac collected on trips and from flea markets.Oturma odasındaki her raf, gezilerden ve bit pazarlarından toplanan ufak tefek süs eşyalarıyla tıka basa doluydu. |
| 172. spick and span · kalıp | tertemiz ve derli toplu; pırıl pırıl | By the time the inspector arrived, the whole flat was spick and span, with not a speck of dust anywhere.Müfettiş geldiğinde tüm daire pırıl pırıldı; hiçbir yerde tek bir toz zerresi yoktu. |
| 173. furnishings · isim | döşeme eşyaları; mobilya, perde, halı gibi ev donanımı | The hotel's elegant furnishings, from the velvet drapes to the antique writing desks, impressed every visitor.Otelin kadife perdelerinden antika yazı masalarına kadar şık döşemesi tüm ziyaretçileri etkiledi. |
| 174. culinary · sıfat | mutfakla, yemek pişirmeyle ilgili; mutfak sanatına ait | The annual festival showcases the region's rich culinary heritage through tastings, demonstrations and talks by well-known chefs.Yıllık festival, tadımlar, gösteriler ve ünlü şeflerin konuşmalarıyla bölgenin zengin mutfak mirasını tanıtıyor. |
| 175. perishable · sıfat | çabuk bozulan, dayanıksız (yiyecek) | Perishable goods have to travel in refrigerated lorries, otherwise most of the shipment would be spoiled before arrival.Çabuk bozulan ürünler soğutmalı kamyonlarla taşınmak zorunda; aksi halde sevkiyatın çoğu varmadan bozulurdu. |
| 176. provisions · isim | erzak, yiyecek stoku | We packed enough provisions for a three-day hike across the highlands, since there would be no villages on the way.Yolda köy olmayacağı için yayla boyunca üç günlük yürüyüşe yetecek kadar erzak aldık. |
| 177. famine · isim | kıtlık, kıtlıktan kaynaklanan açlık | A long drought destroyed the harvest, and the resulting famine forced thousands of families to leave their villages.Uzun süren kuraklık hasadı yok etti ve ortaya çıkan kıtlık binlerce aileyi köylerini terk etmeye zorladı. |
| 178. malnourished · sıfat | yetersiz ve dengesiz beslenen | Many of the children arriving at the clinic were malnourished and needed months of careful feeding to recover.Kliniğe gelen çocukların çoğu yetersiz besleniyordu ve iyileşmek için aylarca dikkatli beslenmeye ihtiyaç duyuyordu. |
| 179. vintage · isim | belirli bir yılın şarabı; bağ bozumu yılı | The 1998 vintage is widely considered the finest the estate has ever produced, and bottles now sell for a fortune.1998 yılı mahsulü, bağın şimdiye kadar ürettiği en iyi şarap sayılıyor ve şişeleri artık servet değerinde satılıyor. |
| 180. zest · isim | turunçgil kabuğu rendesi (aroma için) | Stir the zest of one lemon into the batter just before baking to give the dessert a sharper, fresher taste.Tatlıya daha keskin ve ferah bir tat vermek için pişirmeden hemen önce bir limonun kabuğu rendesini hamura karıştırın. |
| 181. binge · fiil | kontrolsüzce aşırı yemek veya içmek | After weeks of strict restraint, he binged on pastries all weekend and felt terrible about it on Monday.Haftalarca sıkı bir özdenetimden sonra hafta sonu boyunca hamur işlerine daldı ve pazartesi günü kendini çok kötü hissetti. |
| 182. infuse · fiil | demlemek; bir sıvıya bekleterek bitki, baharat vb. aroma vermek | Infuse the cream with vanilla over low heat for ten minutes, then strain it before adding the eggs.Kremayı kısık ateşte on dakika vanilyayla demleyin, sonra yumurtaları eklemeden önce süzün. |
| 183. rancid · sıfat | acımış, kokmuş (yağ, tereyağı vb.) | The nuts had been left in the sun for weeks, and when I tasted one it was thoroughly rancid.Kuruyemişler haftalarca güneşte kalmıştı ve birini tattığımda tamamen acımıştı. |
| 184. mellow · sıfat | yumuşak içimli, olgun ve dengeli (tat) | The whisky has a mellow finish after ten years in oak barrels, with none of the harshness of younger bottles.Viski, meşe fıçılarda on yıl bekledikten sonra genç şişelerdeki sertliğin hiçbirini taşımayan yumuşak bir bitişe sahip. |
| 185. cloying · sıfat | aşırı tatlı, insanı bayan | The syrup on the dessert was so cloying that I could manage only a few spoonfuls before giving up.Tatlının üzerindeki şurup o kadar bayıcıydı ki pes etmeden önce ancak birkaç kaşık yiyebildim. |
| 186. moreish · sıfat | insanın bir türlü doyamadığı, yedikçe yedirten | These spiced almonds are dangerously moreish; I opened the jar to try one and finished half of it.Bu baharatlı bademler tehlikeli derecede bağımlılık yapıyor; tadına bakmak için kavanozu açtım ve yarısını bitirdim. |
| 187. scrumptious · sıfat | nefis, ağız sulandıran (günlük dil) | Our host had prepared a scrumptious three-course dinner, and we praised every dish until she blushed.Ev sahibimiz nefis, üç çeşitli bir akşam yemeği hazırlamıştı ve her yemeği yüzü kızarana kadar övdük. |
| 188. sumptuous · sıfat | görkemli, gösterişli ve lüks (sofra, ziyafet) | The hotel laid on a sumptuous banquet with ice sculptures, roast lamb and a dozen elaborate desserts.Otel, buz heykelleri, kuzu kızartması ve bir düzine özenli tatlıyla görkemli bir ziyafet verdi. |
| 189. unctuous · sıfat | yağlı ve kaygan kıvamlı, kremsi | The chef's sauce was unctuous and glossy, coating each piece of meat in a thick layer of flavour.Şefin sosu kremsi ve parlaktı; her et parçasını yoğun bir tat tabakasıyla kaplıyordu. |
| 190. piquant · sıfat | keskin ve iştah açıcı baharatlı, ekşimsi-acı | A piquant dressing of capers, mustard and lemon lifted the otherwise plain grilled fish.Kapari, hardal ve limondan yapılmış iştah açıcı keskin bir sos, başka türlü sade olan ızgara balığı canlandırdı. |
| 191. acquired taste · kalıp | sonradan sevilen tat; ilk başta herkesin hoşlanmadığı şey | Strong blue cheese is an acquired taste; I hated it as a student but now I can't do without it.Sert mavi peynir sonradan sevilen bir tattır; öğrenciyken nefret ederdim ama şimdi onsuz yapamıyorum. |
| 192. al dente · kalıp | dişe gelen, hafif diri pişmiş (makarna) | Drain the spaghetti while it is still al dente, because it will keep softening in the hot sauce.Spagettiyi hâlâ dişe gelirken süzün, çünkü sıcak sosun içinde yumuşamaya devam edecek. |
| 193. à la carte · kalıp | listeden tek tek seçilen (sabit menü olmayan) | The set meal was good value, but we preferred to order à la carte and choose exactly what we wanted.Sabit menü uygun fiyatlıydı ama biz tam istediğimizi seçebilmek için listeden tek tek sipariş etmeyi tercih ettik. |
| 194. braise · fiil | önce kızartıp sonra az sıvıyla kısık ateşte ve kapalı kapta pişirmek | Braise the beef shanks for three hours until the meat falls away from the bone at the touch of a fork.Dana incik etlerini üç saat boyunca ağır ağır pişirin; et, çatalın dokunuşuyla kemikten ayrılana kadar. |
| 195. blanch · fiil | kaynar suda kısaca haşlayıp hemen soğuk suya almak | Blanch the green beans for two minutes, then plunge them into iced water to keep their bright colour.Taze fasulyeleri iki dakika haşlayın, parlak renklerini korumak için hemen buzlu suya atın. |
| 196. sear · fiil | çok sıcak yüzeyde dışını hızlıca kızartıp mühürlemek | Sear the tuna for thirty seconds on each side so the outside is crisp and the centre stays rare.Ton balığını her yüzünde otuz saniye mühürleyin; böylece dışı çıtır, içi az pişmiş kalır. |
| 197. baste · fiil | pişerken üzerine yağ veya et suyu gezdirmek | Baste the turkey every thirty minutes with its own juices, or the breast will end up dry.Hindiyi her otuz dakikada bir kendi suyuyla ıslatın, yoksa göğüs kısmı kuru kalır. |
| 198. curdle · fiil | (süt, sos) kesilmek, pıhtılaşıp ayrışmak | If you add the lemon juice too early, the cream will curdle and the sauce will be ruined.Limon suyunu çok erken eklerseniz krema kesilir ve sos berbat olur. |
| 199. brine · isim | salamura suyu, tuzlu su | Soaking the chicken in brine overnight keeps the meat remarkably juicy even after a long roast.Tavuğu bir gece tuzlu suda bekletmek, uzun kızartmadan sonra bile eti şaşırtıcı derecede sulu tutar. |
| 200. yeast · isim | maya | Dissolve the yeast in warm water and leave it for ten minutes until it begins to foam.Mayayı ılık suda eritin ve köpürmeye başlayana kadar on dakika bekletin. |
| 201. sourdough · isim | ekşi maya; ekşi mayalı ekmek | She keeps her sourdough starter alive for years, feeding it every morning like a small, demanding pet.Ekşi maya kültürünü yıllardır canlı tutuyor ve her sabah onu küçük, titiz bir evcil hayvan gibi besliyor. |
| 202. rind · isim | (peynir, turunçgil, jambon) kabuk | Don't throw away the Parmesan rind; drop it into the pot and it will enrich the whole stock.Parmesan kabuğunu atmayın; tencereye atarsanız tüm et suyunu zenginleştirir. |
| 203. kernel · isim | çekirdeğin yenen içi; mısır tanesi | Crack the shell carefully so the kernel stays whole, then toast it lightly before adding it to the salad.Kabuğu iç kısım bütün kalsın diye dikkatlice kırın, sonra salataya katmadan önce hafifçe kavurun. |
| 204. morsel · isim | küçük lokma, kırıntı kadar parça | The puppy sat under the chair, waiting for any morsel that might fall from the plates.Yavru köpek sandalyenin altında oturmuş, tabaklardan düşebilecek en ufak bir lokmayı bekliyordu. |
| 205. crumb · isim | kırıntı (ekmek, kek vb.) | Roll the cutlets in egg and fine crumbs before frying so they come out golden and crisp.Pirzolaları kızartmadan önce yumurtaya ve ince galeta ununa bulayın ki altın rengi ve çıtır olsunlar. |
| 206. offal · isim | sakatat, işkembe ve ciğer gibi iç organlar | Many people dislike offal, but in this town the grilled liver is the dish everyone queues for.Birçok insan sakatattan hoşlanmaz ama bu kasabada ızgara ciğer herkesin sıraya girdiği yemektir. |
| 207. glutton · isim | obur, doymak bilmez kimse | My uncle is a real glutton at weddings; he always comes back to the buffet for a fourth plate.Amcam düğünlerde tam bir oburdur; dördüncü tabak için büfeye hep geri döner. |
| 208. voracious · sıfat | obur, doymak bilmeyen; (okuma vb.) hırslı | After a day of mountain climbing, the whole group arrived at the lodge with voracious appetites.Bir günlük dağ tırmanışının ardından bütün grup dev iştahlarla dağ evine vardı. |
| 209. wolf down · öbek fiil | (yemeği) çiğnemeden hızla mideye indirmek | He was so late for the train that he wolfed down his lunch standing up in the corridor.Trene o kadar geç kalmıştı ki öğle yemeğini koridorda ayakta yuttu. |
| 210. imbibe · fiil | (içki) içmek; yudumlamak (resmî/esprili) | Guests were encouraged to imbibe freely at the reception, though most stopped after a glass or two.Konuklar davette serbestçe içmeye teşvik edildi, ancak çoğu bir iki kadehten sonra bıraktı. |
| 211. tipple · isim | sevilen alkollü içki (günlük dil) | A small glass of sherry is my grandfather's favourite tipple, always poured at exactly six o'clock.Küçük bir kadeh şeri dedemin en sevdiği içkidir ve her gün tam altıda doldurulur. |
| 212. nightcap · isim | yatmadan önce içilen son içki | We sat by the fire and had a nightcap of brandy before finally heading upstairs.Şöminenin yanında oturup yukarı çıkmadan önce bir kadeh konyak içtik. |
| 213. aperitif · isim | yemek öncesi iştah açmak için içilen içki | The waiter brought us each an aperitif while we studied the long list of main courses.Garson uzun ana yemek listesini incelerken her birimize bir aperitif getirdi. |
| 214. decanter · isim | karaf (şarap veya viski aktarmak için kristal şişe) | He poured the red into a crystal decanter and let it breathe for an hour before dinner.Kırmızı şarabı kristal bir karafa boşalttı ve akşam yemeğinden önce bir saat nefes almasını bekledi. |
| 215. sommelier · isim | şarap uzmanı garson, sommelier | The sommelier suggested a dry white from the coast to go with the grilled sea bass.Sommelier, ızgara levrekle gitmesi için kıyıdan gelen sek bir beyaz şarap önerdi. |
| 216. brewery · isim | bira fabrikası, bira imalathanesi | The old brewery on the river has been turned into an arts centre with a small taproom.Nehir kıyısındaki eski bira fabrikası, küçük bir bira salonu olan bir sanat merkezine dönüştürüldü. |
| 217. distillery · isim | içki damıtım tesisi (viski, rakı vb.) | We toured the island's only distillery and learned why the barrels must age for at least twelve years.Adadaki tek damıtım tesisini gezdik ve fıçıların neden en az on iki yıl bekletilmesi gerektiğini öğrendik. |
| 218. larder · isim | kiler, yiyecek odası | The old farmhouse had a stone larder where hams, cheeses and jars of preserves were kept all winter.Eski çiftlik evinde jambonların, peynirlerin ve konserve kavanozlarının bütün kış saklandığı taş bir kiler vardı. |
| 219. colander · isim | süzgeç (makarna, sebze için delikli kap) | Pour the pasta into a colander in the sink and shake it gently to remove the excess water.Makarnayı lavabodaki süzgece boşaltın ve fazla suyu gidermek için hafifçe sallayın. |
| 220. sieve · isim | elek, ince süzgeç | Press the soup through a sieve to remove the seeds and leave a perfectly smooth texture.Çekirdekleri ayırmak ve tamamen pürüzsüz bir doku elde etmek için çorbayı elekten geçirin. |
| 221. ladle · isim | kepçe, çorba kepçesi | She filled each bowl with a generous ladle of stew and passed it down the long table.Her kâseyi bol bir kepçe yahniyle doldurdu ve uzun masada elden ele geçirdi. |
| 222. spatula · isim | spatula; yemek çevirmeye veya yaymaya yarayan yassı mutfak aleti | Slide a thin spatula under the omelette and fold it over carefully so it doesn't break.İnce bir spatulayı omletin altına kaydırın ve kırılmaması için dikkatlice ikiye katlayın. |
| 223. prudent · sıfat | ihtiyatlı; tedbirli ve sağduyulu | It would be prudent to compare several offers before signing anything that commits you for years.Seni yıllarca bağlayacak bir şey imzalamadan önce birkaç teklifi karşılaştırmak ihtiyatlı olur. |
| 224. steep · sıfat | (fiyat) fazla yüksek, aşırı pahalı | Honestly, a hundred euros for a plain cotton shirt seems a bit steep to me.Dürüst olmak gerekirse, sade bir pamuklu gömlek için yüz euro bana biraz fazla yüksek geliyor. |
| 225. exorbitant · sıfat | fahiş, aşırı yüksek | The hotel charges exorbitant rates for even the simplest services during festival week.Otel, festival haftasında en basit hizmetler için bile fahiş ücretler istiyor. |
| 226. stockpile · fiil | stok yapmak, ileride kullanmak için çok miktarda biriktirmek | Panicking customers began to stockpile tinned goods and toilet paper as soon as the rumour spread.Söylenti yayılır yayılmaz paniğe kapılan müşteriler konserve ve tuvalet kâğıdı stoklamaya başladı. |
| 227. hard up · sıfat | eli darda, parasız | We were so hard up that year that we celebrated with a homemade meal and a borrowed film.O yıl o kadar eli darda kalmıştık ki ev yapımı bir yemek ve ödünç alınmış bir filmle kutladık. |
| 228. fork out · öbek fiil | istemeye istemeye çok para ödemek | I had to fork out nearly a thousand euros to get the car through its inspection.Arabayı muayeneden geçirmek için neredeyse bin euro vermek zorunda kaldım. |
| 229. cough up · öbek fiil | (isteksizce) parayı çıkarmak, ödemek | After weeks of reminders, he finally coughed up the money he owed for the shared taxi.Haftalarca hatırlatmanın ardından paylaştığımız taksi için borçlu olduğu parayı sonunda çıkardı. |
| 230. skint · sıfat | meteliksiz, züğürt (günlük dil, İngiliz İngilizcesi) | I'd love to join you on Friday, but I'm completely skint until the end of the month.Cuma günü seninle gelmeyi çok isterdim ama ay sonuna kadar tamamen meteliksizim. |
| 231. barter · fiil | takas yapmak, parasız mal veya hizmet değiş tokuşu yapmak | In the village, she bartered homemade jam for fresh eggs and help with her fence.Köyde ev yapımı reçeli taze yumurta ve çit işinde yardımla takas ediyordu. |
| 232. fiscal · sıfat | mali; devletin gelir ve giderleriyle ilgili | The government promised stricter fiscal discipline after years of careless handling of public accounts.Hükümet, yıllarca kamu hesaplarının özensiz yönetilmesinin ardından daha sıkı bir mali disiplin vaat etti. |
| 233. monetary · sıfat | parasal; para politikasıyla ilgili | Analysts expect the governor to tighten monetary policy at next month's session.Analistler, merkez bankası başkanının gelecek ayki toplantıda para politikasını sıkılaştırmasını bekliyor. |
| 234. payroll · isim | maaş bordrosu; bordrodaki çalışanlar | The charity has twelve people on its payroll, plus dozens of unpaid helpers.Hayır kurumunun bordrosunda on iki kişi var, ayrıca ücret almayan düzinelerce gönüllü çalışıyor. |
| 235. overheads · isim | genel giderler (kira, fatura, sigorta vb.) | Rent and insurance keep the overheads of a small design studio surprisingly high.Kira ve sigorta, küçük bir tasarım stüdyosunun genel giderlerini şaşırtıcı derecede yüksek tutuyor. |
| 236. liquidity · isim | likidite; varlıkları hızla nakde çevirebilme durumu | The business was profitable on paper but collapsed because it lacked the liquidity to meet short-term obligations.İşletme kâğıt üzerinde kârlıydı ama kısa vadeli yükümlülüklerini karşılayacak likiditeden yoksun olduğu için çöktü. |
| 237. solvent · sıfat | ödeme gücü olan, borçlarını ödeyebilecek durumda | Despite three weak quarters, the shipping group remains solvent and is able to meet every obligation.Üç zayıf çeyreğe rağmen nakliye grubu ödeme gücünü koruyor ve tüm yükümlülüklerini karşılayabiliyor. |
| 238. collateral · isim | teminat; kredi için güvence olarak gösterilen mal | She offered her late father's land as collateral to secure the finance she needed.İhtiyacı olan finansmanı sağlamak için rahmetli babasının arazisini teminat olarak gösterdi. |
| 239. bespoke · sıfat | ısmarlama, kişiye özel yapılmış | He wears a bespoke suit to every important event, tailored precisely to his measurements.Her önemli etkinliğe, ölçülerine tam uyacak şekilde dikilmiş ısmarlama bir takım elbiseyle gidiyor. |
| 240. flaunt · fiil | gösteriş yapmak, (zenginliğini) sergilemek | Some of the guests seemed to arrive only to flaunt their new jewellery.Bazı konuklar sanki yalnızca yeni mücevherlerini sergilemek için gelmişti. |
| 241. ostentatious · sıfat | gösterişçi, şatafatlı | The ostentatious gold taps in the lobby embarrassed even the owner's most loyal clients.Girişteki gösterişçi altın musluklar, sahibinin en sadık müşterilerini bile utandırdı. |
| 242. opulent · sıfat | görkemli, gösterişli ve lüks | The ballroom was so opulent, with its marble columns and crystal chandeliers, that guests whispered as they entered.Balo salonu mermer sütunları ve kristal avizeleriyle o kadar görkemliydi ki konuklar girerken fısıldaşıyordu. |
| 243. miserly · sıfat | cimri, eli sıkı | His miserly habit of reusing tea bags three times became a running joke at the office.Çay poşetini üç kez kullanma gibi cimri alışkanlığı işyerinde süregelen bir şakaya dönüştü. |
| 244. extortionate · sıfat | haksız yere çok yüksek, kazık gibi | They charged us an extortionate amount just to move the sofa down one flight of stairs.Kanepeyi sadece bir kat aşağı indirmek için bizden kazık gibi bir ücret aldılar. |
| 245. pittance · isim | çok küçük bir miktar para, sudan ucuz ücret | Many interns are expected to put in long hours for a pittance.Birçok stajyerden, çok düşük bir ücret karşılığında uzun saatler çalışması bekleniyor. |
| 246. profligate · sıfat | müsrif, savurgan | His profligate lifestyle left him with nothing when the family fortune finally ran dry.Savurgan yaşam tarzı, aile serveti tükenince onu eli boş bıraktı. |
| 247. parsimonious · sıfat | aşırı tutumlu, harcama yapmaktan kaçınan | The committee was so parsimonious that it refused to fund even a modest staff lunch.Komite o kadar aşırı tutumluydu ki mütevazı bir personel öğle yemeğine bile destek vermeyi reddetti. |
| 248. covet · fiil | gözü olmak, (başkasının malına) imrenmek | Collectors from three continents coveted the rare manuscript, but the family refused every offer.Üç kıtadan koleksiyoncular nadir el yazmasına göz dikti ama aile her teklifi reddetti. |
| 249. acquisitive · sıfat | mal mülk edinmeye düşkün, hırslı | The novel portrays an acquisitive society where success is measured only by what people own.Roman, başarının yalnızca sahip olunanlarla ölçüldüğü, mal mülk hırsıyla dolu bir toplumu anlatıyor. |
| 250. trinket · isim | değersiz küçük süs eşyası, biblo | The stall was crammed with cheap trinkets that tourists buy and forget about within a week.Tezgâh, turistlerin alıp bir hafta içinde unuttuğu ucuz biblolarla doluydu. |