B1 İngilizce Kelime Listesi
B1 İngilizce Kelime Listesi: 962 kelime, orta seviyede kendini rahatça anlatmak isteyenler için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
1–250. kelimeler · Sayfa 1/4 · Güncelleme:
Kelimeler 1–250
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 1. certificate · isim | sertifika, belge | After the English programme, you get a certificate.İngilizce programından sonra bir sertifika alırsınız. |
| 2. bargain · isim | kelepir; uygun fiyatlı ürün | These boots were only ten pounds. What a bargain!Bu botlar sadece on sterlindi. Tam bir kelepir! |
| 3. refund · isim | para iadesi | The shirt was too small, so I asked for a refund.Gömlek çok küçüktü, bu yüzden para iadesi istedim. |
| 4. mood · isim | ruh hâli; keyif | He is in a bad mood because he lost his phone.Telefonunu kaybettiği için keyfi kötü. |
| 5. emotion · isim | duygu; his | Joy is a strong emotion that we can see in a person's face.Sevinç, bir insanın yüzünde görebildiğimiz güçlü bir duygudur. |
| 6. gentle · sıfat | nazik; yumuşak huylu | Be gentle with the cat because it is very young.Kediye karşı nazik ol çünkü çok küçük. |
| 7. trust · fiil | güvenmek | I trust my cousin because he never tells lies.Kuzenime güveniyorum çünkü asla yalan söylemez. |
| 8. silly · sıfat | saçma; aptalca | Don't be silly, it's only a little spider.Saçmalama, bu sadece küçücük bir örümcek. |
| 9. talkative · sıfat | konuşkan | My aunt is very talkative and speaks on the phone for hours.Teyzem çok konuşkan ve saatlerce telefonda konuşur. |
| 10. forgive · fiil | affetmek | She forgave her brother for losing her phone, because he said sorry many times.Kardeşi defalarca özür dilediği için telefonunu kaybetmesini affetti. |
| 11. have in common · kalıp | ortak noktası olmak | My sister and I have a lot in common, including our taste in music.Ablam ve benim birçok ortak noktamız var, müzik zevkimiz de bunlardan biri. |
| 12. role model · isim | örnek alınan kişi; rol model | My older sister is my role model because she studies hard and helps everyone.Ablam benim rol modelim çünkü çok çalışıyor ve herkese yardım ediyor. |
| 13. furnished · sıfat | eşyalı | We found a furnished studio, so we only need to bring our personal things.Eşyalı bir stüdyo bulduk, bu yüzden sadece kişisel eşyalarımızı getirmemiz yeterli. |
| 14. leak · isim | sızıntı; kaçak | There is a leak in the ceiling, so the plumber is coming today.Tavanda bir sızıntı var, bu yüzden tesisatçı bugün gelecek. |
| 15. take up · öbek fiil | (yeni bir uğraşa) başlamak; edinmek | After the holidays, my sister decided to take up painting and bought a small set of brushes.Tatilden sonra kız kardeşim resim yapmaya başlamaya karar verdi ve küçük bir fırça seti aldı. |
| 16. keen on · kalıp | çok istekli; meraklı | Our neighbours are keen on cycling, so they ride along the river every Saturday morning.Komşularımız bisiklete meraklı, bu yüzden her cumartesi sabahı nehir kenarında pedal çeviriyorlar. |
| 17. podcast · isim | podcast; internetten dinlenen radyo tarzı yayın | I listen to a funny podcast about history on the way to work every morning.Her sabah işe giderken tarih hakkında eğlenceli bir podcast dinliyorum. |
| 18. entertainment · isim | eğlence; gösteri | There is plenty of entertainment on the island, from live bands to street theatre.Adada canlı müzik gruplarından sokak tiyatrosuna kadar bol eğlence var. |
| 19. talent · isim | yetenek; doğal kabiliyet | Her little brother has a real talent for drawing funny cartoon animals.Onun küçük erkek kardeşinin komik çizgi film hayvanları çizmede gerçek bir yeteneği var. |
| 20. pottery · isim | çömlekçilik; seramik işi | On Thursday evenings I go to a pottery class and make small bowls by hand.Perşembe akşamları çömlekçilik kursuna gidiyorum ve elimle küçük kaseler yapıyorum. |
| 21. sketch · fiil | eskiz çizmek; kabaca çizmek | He likes to sketch the old buildings while he drinks tea in the square.Meydanda çay içerken eski binaların eskizini çizmeyi seviyor. |
| 22. choir · isim | koro | She joined a choir last year and now sings with them every Tuesday evening.Geçen yıl bir koroya katıldı ve şimdi her salı akşamı onlarla şarkı söylüyor. |
| 23. lyrics · isim | şarkı sözleri | I looked up the lyrics online because I couldn't understand what he was singing.Ne söylediğini anlayamadığım için şarkı sözlerini internetten aradım. |
| 24. bestseller · isim | çok satan kitap | Her first book became a bestseller, and now it is on every shelf in the bookshop.İlk kitabı çok satan oldu ve şimdi kitapçıdaki her rafta bulunuyor. |
| 25. stream · fiil | internetten indirmeden izlemek veya dinlemek; akış yoluyla oynatmak | We stream most of our films now, because the cinema is too far away.Sinema çok uzak olduğu için filmlerimizin çoğunu artık internetten izliyoruz. |
| 26. playlist · isim | çalma listesi | I made a cheerful playlist for our road trip, with songs everybody knows.Yolculuğumuz için, herkesin bildiği şarkılardan oluşan neşeli bir çalma listesi hazırladım. |
| 27. fancy · fiil | canı istemek; hoşlanmak (British) | Do you fancy going to the cinema tonight, or would you rather stay at home?Bu akşam sinemaya gitmek ister misin, yoksa evde kalmayı mı tercih edersin? |
| 28. chill out · öbek fiil | rahatlamak; kafa dinlemek (günlük konuşma) | After a long week, I just want to chill out on the sofa with a good series.Uzun bir haftadan sonra tek istediğim kanepede güzel bir dizi eşliğinde kafa dinlemek. |
| 29. broadcast · fiil | (TV veya radyoda) yayınlamak | The final will be broadcast live at nine o'clock tonight.Final bu akşam saat dokuzda canlı olarak yayınlanacak. |
| 30. subscribe · fiil | abone olmak | If you subscribe to the podcast, you get every new episode automatically.Podcast'e abone olursan her yeni bölümü otomatik olarak alırsın. |
| 31. attachment · isim | (e-postada) ek, ek dosya | I forgot the attachment, so I had to send the email again.Eki eklemeyi unuttum, bu yüzden e-postayı yeniden göndermek zorunda kaldım. |
| 32. spam · isim | istenmeyen e-posta, gereksiz posta | Most of the emails I get from strangers are spam.Yabancılardan aldığım e-postaların çoğu istenmeyen posta. |
| 33. hacker · isim | bilgisayar korsanı, hacker | A hacker stole thousands of passwords from the company's website.Bir bilgisayar korsanı şirketin web sitesinden binlerce şifre çaldı. |
| 34. interrupt · fiil | sözünü kesmek; yarıda kesmek | Please don't interrupt me while I'm finishing my story.Lütfen hikâyemi bitirirken sözümü kesme. |
| 35. communicate · fiil | iletişim kurmak; anlaşmak | She finds it hard to communicate when she is nervous.Gergin olduğunda iletişim kurmayı zor buluyor. |
| 36. express · fiil | ifade etmek; dile getirmek | It is hard to express my feelings in a second language.Duygularımı ikinci bir dilde ifade etmek zor. |
| 37. fluent · sıfat | akıcı konuşan; çok iyi bilen (dil) | Maria is fluent in French and Spanish.Maria akıcı bir şekilde Fransızca ve İspanyolca konuşuyor. |
| 38. mumble · fiil | mırıldanmak; anlaşılmaz konuşmak | He mumbled something and left, so nobody heard it clearly.Bir şeyler mırıldanıp gitti, bu yüzden kimse onu net duymadı. |
| 39. gesture · isim | el kol hareketi; jest | He made a gesture to tell me to come closer.Daha yakına gelmemi söylemek için bir işaret yaptı. |
| 40. voicemail · isim | sesli mesaj; telesekreter | I left you a voicemail this morning; please check it.Bu sabah sana sesli mesaj bıraktım; lütfen bir bak. |
| 41. hint · isim | ipucu; ima | She gave me a hint, so I guessed where we were going.Bana bir ipucu verdi, ben de nereye gittiğimizi tahmin ettim. |
| 42. admit · fiil | itiraf etmek; kabul etmek | He admitted that he was late again.Yine geç kaldığını kabul etti. |
| 43. deny · fiil | inkâr etmek; reddetmek | She denied that she had taken my notes.Notlarımı aldığını reddetti. |
| 44. warn · fiil | uyarmak | They warned us that it might get dark early.Bizi havanın erken kararabileceği konusunda uyardılar. |
| 45. persuade · fiil | ikna etmek | I tried to persuade him to come, but he had other plans.Onu gelmesi için ikna etmeye çalıştım ama başka planları vardı. |
| 46. congratulate · fiil | tebrik etmek | Everyone came to congratulate her on her success.Herkes başarısından dolayı onu tebrik etmeye geldi. |
| 47. compliment · isim | iltifat; güzel söz | She gave me a compliment about my presentation.Sunumum hakkında bana bir iltifat etti. |
| 48. insult · fiil | hakaret etmek; aşağılamak | He insulted her openly, and everybody was shocked.Ona açıkça hakaret etti ve herkes şok oldu. |
| 49. rumour · isim | söylenti; dedikodu | There is a rumour that Ali is moving to Canada, but he hasn't confirmed it.Ali'nin Kanada'ya taşınacağına dair bir söylenti var ama o henüz doğrulamadı. |
| 50. inform · fiil | bilgilendirmek; haber vermek | Please inform us if you cannot attend the event.Etkinliğe katılamayacaksanız lütfen bizi bilgilendirin. |
| 51. respond · fiil | yanıt vermek; karşılık vermek | He didn't respond to my invitation, so I contacted him again.Davetime yanıt vermedi, bu yüzden onunla tekrar iletişime geçtim. |
| 52. occasionally · zarf | ara sıra; ba zen | I usually take the metro, but occasionally I go to the office by bike.Genellikle metroyla giderim ama ara sıra ofise bisikletle giderim. |
| 53. purchase · isim | satın alınan şey; satın alma | Please keep the receipt for your purchase in case you want to bring the jacket back.Ceketi geri getirmek isterseniz diye lütfen alışverişinizin fişini saklayın. |
| 54. afford · fiil | (parasal olarak) gücü yetmek, karşılayabilmek | I would like a new laptop, but I can't afford one this month.Yeni bir dizüstü bilgisayar istiyorum ama bu ay almaya param yetmiyor. |
| 55. wage · isim | ücret, yevmiye (saat ya da haftalık kazanç) | His weekly wage is enough for rent and food, but not much more.Haftalık ücreti kira ve yemeğe yetiyor ama fazlasına yetmiyor. |
| 56. income · isim | gelir | Their monthly income is low, so they must plan every purchase carefully.Aylık gelirleri düşük, bu yüzden her alışverişi dikkatle planlamak zorundalar. |
| 57. value · isim | değer; karşılığını verme | The big box of pens is good value because it is so cheap per pen.Büyük kalem kutusu fiyat-performans açısından iyi, çünkü kalem başına çok ucuza geliyor. |
| 58. loan · isim | kredi; borç (banka) | They took a loan from the bank to open a small clothes business.Küçük bir giyim işi açmak için bankadan kredi çektiler. |
| 59. debt · isim | borç | After the holiday, he was in debt and had to stop going out.Tatilden sonra borca girdi ve dışarı çıkmayı bırakmak zorunda kaldı. |
| 60. deposit · fiil | (hesaba) para yatırmak | I deposited my weekly wage at the machine on my way home.Eve giderken haftalık ücretimi makineden hesabıma yatırdım. |
| 61. withdraw · fiil | (hesaptan) para çekmek | I need to withdraw some money before we go to the street market.Sokak pazarına gitmeden önce hesabımdan biraz para çekmem gerek. |
| 62. voucher · isim | hediye çeki; harcama çeki | My aunt gave me a book voucher, so I can choose any novel I like.Teyzem bana kitap çeki verdi, yani istediğim romanı seçebilirim. |
| 63. in stock · kalıp | stokta var | Do you have these trainers in stock in a size forty-two?Bu spor ayakkabılar stokta kırk iki numara var mı? |
| 64. out of stock · kalıp | stokta yok, tükenmiş | I'm sorry, the blue ones are out of stock until next week.Üzgünüm, mavi olanlar gelecek haftaya kadar stokta yok. |
| 65. warranty · isim | garanti (belgesi) | The washing machine has a two-year warranty, so they will fix it for free.Çamaşır makinesinin iki yıl garantisi var, yani ücretsiz tamir edecekler. |
| 66. invoice · isim | fatura (satıcının gönderdiği) | The shop sent us an invoice for the new chairs and the delivery.Mağaza bize yeni sandalyeler ve teslimat için bir fatura gönderdi. |
| 67. reasonable · sıfat | makul, uygun (fiyat) | The hotel was clean and the rates were quite reasonable for the centre.Otel temizdi ve fiyatlar merkez için oldukça makuldü. |
| 68. browse · fiil | göz gezdirmek, bakınmak | I'm only browsing today; I'll come back when I have more time.Bugün sadece göz gezdiriyorum; daha çok vaktim olunca tekrar geleceğim. |
| 69. destination · isim | varış noktası; gidilecek yer | Our final destination is Izmir, but we will spend a night in Bursa on the way.Son durağımız İzmir ama yolda Bursa'da bir gece geçireceğiz. |
| 70. resort · isim | tatil yöresi; tatil beldesi | Bodrum is a famous resort with many hotels and a lively atmosphere.Bodrum, birçok oteli ve canlı bir havası olan ünlü bir tatil beldesidir. |
| 71. cruise · isim | gemi turu; deniz yolculuğu | We went on a week-long cruise around Greece and saw a different port every day.Bir haftalık bir gemi turuna çıktık ve Yunanistan çevresinde her gün farklı bir liman gördük. |
| 72. reserve · fiil | yer ayırtmak; rezervasyon yapmak | It is better to reserve early in the summer, because everything fills up quickly.Yazın erken yer ayırtmak daha iyi, çünkü her yer çabuk doluyor. |
| 73. currency · isim | para birimi | Do you know which currency they use in Switzerland?İsviçre'de hangi para biriminin kullanıldığını biliyor musun? |
| 74. connection · isim | aktarma; bağlantılı sefer | I missed my connection in Frankfurt, so I had to wait six hours for the next one.Frankfurt'ta aktarmamı kaçırdım, bu yüzden bir sonrakini altı saat beklemek zorunda kaldım. |
| 75. ruins · isim | harabeler; kalıntılar | We spent a whole afternoon exploring the Roman ruins outside the town.Bütün öğleden sonrayı kasabanın dışındaki Roma kalıntılarını gezerek geçirdik. |
| 76. embassy · isim | büyükelçilik | You can ask the embassy for help if you lose your passport abroad.Yurtdışında pasaportunu kaybedersen büyükelçilikten yardım isteyebilirsin. |
| 77. urban · sıfat | kentsel; şehirle ilgili | Urban life can be exciting, but it is often noisy and expensive.Kent hayatı heyecan verici olabilir ama genellikle gürültülü ve pahalıdır. |
| 78. rural · sıfat | kırsal; kırla ilgili | My grandparents live in a rural area with few shops and no cinema.Büyükanne ve büyükbabam az dükkânı olan ve sineması bulunmayan kırsal bir bölgede yaşıyor. |
| 79. pollution · isim | kirlilik | Air pollution is a serious problem in many large cities.Hava kirliliği birçok büyük şehirde ciddi bir sorundur. |
| 80. pride · isim | gurur; övünç | My grandfather looked at the medal with pride and told us the whole story.Dedem madalyaya gururla baktı ve bize bütün hikâyeyi anlattı. |
| 81. hopeful · sıfat | umutlu | The doctors are hopeful that he will leave hospital before the weekend.Doktorlar onun hafta sonundan önce hastaneden çıkacağı konusunda umutlu. |
| 82. enthusiastic · sıfat | hevesli; istekli; coşkulu | The new staff were enthusiastic and stayed late to finish the project.Yeni çalışanlar hevesliydi ve projeyi bitirmek için geç saate kadar kaldı. |
| 83. emotional · sıfat | duygusal; duygulanmış | My father became emotional when he saw his old school photographs.Babam eski okul fotoğraflarını görünce duygulandı. |
| 84. embarrassing · sıfat | utandırıcı; mahcup edici | It was so embarrassing when my phone rang loudly during the speech.Konuşma sırasında telefonum yüksek sesle çaldığında çok utanç vericiydi. |
| 85. unpleasant · sıfat | hoş olmayan; nahoş; tatsız | There was an unpleasant smell in the hallway after the pipe broke.Boru patladıktan sonra koridorda nahoş bir koku vardı. |
| 86. disappointment · isim | hayal kırıklığı | He could not hide his disappointment when he heard the concert was cancelled.Konserin iptal edildiğini duyunca hayal kırıklığını gizleyemedi. |
| 87. disappointing · sıfat | hayal kırıklığı yaratan; beklentiyi karşılamayan | The film was disappointing, because the ending was very weak.Film hayal kırıklığı yarattı çünkü sonu çok zayıftı. |
| 88. fortunately · zarf | neyse ki; şansımıza | Fortunately, nobody was hurt when the two cars hit each other.Neyse ki iki araba çarpıştığında kimse yaralanmadı. |
| 89. honesty · isim | dürüstlük | I like his honesty; he always tells me what he really thinks.Dürüstlüğünü seviyorum; bana her zaman gerçekten ne düşündüğünü söyler. |
| 90. bravery · isim | cesaret; yiğitlik | The firefighter received a prize for his bravery during the factory fire.İtfaiyeci, fabrika yangını sırasındaki cesareti nedeniyle bir ödül aldı. |
| 91. chatty · sıfat | konuşkan; sohbeti seven | The taxi driver was very chatty and told us about every building we passed.Taksi şoförü çok konuşkandı ve geçtiğimiz her bina hakkında bize bilgi verdi. |
| 92. humorous · sıfat | esprili; mizahi; komik | His speech was humorous but also touching, and the guests loved it.Konuşması esprili ama aynı zamanda dokunaklıydı ve misafirler çok beğendi. |
| 93. foolish · sıfat | ahmakça; akılsızca; budalaca | It would be foolish to leave your bag open in such a crowded place.Bu kadar kalabalık bir yerde çantanı açık bırakmak akılsızca olurdu. |
| 94. hopeless · sıfat | umutsuz; çok kötü; beceriksiz | I am hopeless at remembering names, so I always write them down.İsimleri hatırlamakta çok kötüyüm, bu yüzden her zaman not alırım. |
| 95. vacancy · isim | boş kadro; açık pozisyon | There is a vacancy for a driver at the delivery company near my flat.Evimin yakınındaki kargo firmasında şoför için açık bir pozisyon var. |
| 96. overtime · isim | fazla mesai | We did two hours of overtime yesterday because the order had to be ready today.Sipariş bugün hazır olmak zorunda olduğu için dün iki saat fazla mesai yaptık. |
| 97. bonus · isim | ikramiye; prim | Everyone in the team got a small bonus at the end of the year.Takımdaki herkes yıl sonunda küçük bir ikramiye aldı. |
| 98. raise · isim | zam (maaş artışı) | After two years in the shop, she asked her employer for a raise.Dükkânda iki yıl çalıştıktan sonra işverenden zam istedi. |
| 99. sack · fiil | işten çıkarmak; kovmak | They sacked him because he was late almost every day.Neredeyse her gün geç kaldığı için onu işten çıkardılar. |
| 100. supervisor · isim | amir; gözetmen | My supervisor checks our work every afternoon and tells us what to do next.Amirim her öğleden sonra işlerimizi kontrol eder ve bize sırada ne yapacağımızı söyler. |
| 101. occupation · isim | meslek; iş | Please write your name, address and occupation in the boxes below.Lütfen adınızı, adresinizi ve mesleğinizi aşağıdaki kutulara yazın. |
| 102. presentation · isim | sunum | I have to give a presentation about our new product on Thursday morning.Perşembe sabahı yeni ürünümüz hakkında bir sunum yapmam gerekiyor. |
| 103. conference · isim | konferans; toplantı | Our director is going to a conference in Ankara next week.Müdürümüz gelecek hafta Ankara'daki bir konferansa gidiyor. |
| 104. agenda · isim | gündem; toplantı gündemi | The first point on the agenda is the new opening hours.Gündemin ilk maddesi yeni çalışma saatleri. |
| 105. courier · isim | kurye | The courier left the package with my neighbour because I was not in.Kurye ben evde olmadığım için paketi komşuma bıraktı. |
| 106. technician · isim | teknisyen | A technician came this morning and fixed the printer in ten minutes.Bu sabah bir teknisyen geldi ve yazıcıyı on dakikada tamir etti. |
| 107. tailor · isim | terzi | The tailor shortened my trousers and had them ready by Friday.Terzi pantolonumu kısalttı ve cumaya hazır etti. |
| 108. reporter · isim | muhabir | A reporter stood outside the station and asked passengers about the strike.Bir muhabir istasyonun dışında durup yolculara grevi sordu. |
| 109. judge · isim | hâkim; yargıç | The judge listened carefully to both sides before she made her decision.Hâkim, kararını vermeden önce iki tarafı da dikkatle dinledi. |
| 110. trainee · isim | stajyer; eğitim gören kişi | The new trainee follows a senior worker around the workshop for the first month.Yeni stajyer ilk ay boyunca atölyede kıdemli bir çalışanı takip ediyor. |
| 111. intern · isim | stajyer | I was an intern at a radio station for three months last summer.Geçen yaz üç ay boyunca bir radyo istasyonunda stajyerdim. |
| 112. arrange · fiil | ayarlamak; planlamak | Can you arrange a time for us to talk about the new project?Yeni proje hakkında konuşmamız için bir zaman ayarlayabilir misin? |
| 113. postpone · fiil | ertelemek | They postponed the training day because half of the staff were ill.Çalışanların yarısı hasta olduğu için eğitim gününü ertelediler. |
| 114. insurance · isim | sigorta | My employer pays for health insurance, so I do not worry about hospital bills.İşverenim sağlık sigortamı ödüyor, bu yüzden hastane faturaları için endişelenmiyorum. |
| 115. pension · isim | emekli maaşı | My grandfather lives on a small pension and grows his own vegetables to save money.Dedem küçük bir emekli maaşıyla geçiniyor ve para tasarrufu için kendi sebzesini yetiştiriyor. |
| 116. tenant · isim | kiracı | The tenant on the second floor has asked the landlord to repair the heating.İkinci kattaki kiracı, ev sahibinden kaloriferi tamir etmesini istedi. |
| 117. noisy · sıfat | gürültülü | The flat is cheap, but the road outside is very noisy at night.Daire ucuz ama dışarıdaki yol geceleri çok gürültülü. |
| 118. rude · sıfat | kaba, saygısız | It is rude to look at your phone while someone is talking to you.Biri seninle konuşurken telefona bakmak kabalıktır. |
| 119. reliable · sıfat | güvenilir, sözüne güvenilen | Ayşe is a reliable person; if she says she will arrive at eight, she does.Ayşe güvenilir biri; sekizde geleceğini söylüyorsa gelir. |
| 120. appointment · isim | randevu | I made an appointment with the dentist for Tuesday afternoon at half past three.Salı öğleden sonra saat üç buçuk için diş hekimine randevu aldım. |
| 121. commute · fiil | evle iş arasında gidip gelmek | He commutes by ferry every day and reads a book during the trip.Her gün vapurla işe gidip geliyor ve yolculuk boyunca kitap okuyor. |
| 122. traffic jam · isim | trafik sıkışıklığı | We were stuck in a traffic jam for an hour and missed the start of the film.Bir saat trafikte sıkışıp kaldık ve filmin başlangıcını kaçırdık. |
| 123. pavement · isim | kaldırım | Please do not park your car on the pavement, because people with pushchairs cannot pass.Lütfen arabanızı kaldırıma park etmeyin, çünkü bebek arabalı insanlar geçemiyor. |
| 124. junction · isim | kavşak | Turn left at the next junction and you will see the pharmacy on your right.Bir sonraki kavşakta sola dönün, eczaneyi sağınızda göreceksiniz. |
| 125. suburb · isim | banliyö, şehir çevresindeki yerleşim bölgesi | They moved to a suburb because flats there are cheaper and the air is cleaner.Oradaki daireler daha ucuz ve hava daha temiz olduğu için bir banliyöye taşındılar. |
| 126. town centre · isim | şehir merkezi, kasabanın merkezi | The town centre is closed to cars on Sundays, so families can walk around freely.Şehir merkezi pazar günleri arabalara kapalı, bu yüzden aileler rahatça dolaşabiliyor. |
| 127. receipt · isim | fiş, makbuz | Keep the receipt in case you want to return the jacket within two weeks.Ceketi iki hafta içinde iade etmek isterseniz diye fişi saklayın. |
| 128. chore · isim | ev işi, sıkıcı günlük iş | Washing the dishes is my least favourite chore, so my sister and I take turns.Bulaşık yıkamak en sevmediğim ev işi, bu yüzden kız kardeşimle sırayla yapıyoruz. |
| 129. household · isim | hane halkı; aynı evde yaşayan kişiler | In a household of five people, the electricity bill can be quite high.Beş kişilik bir hanede elektrik faturası oldukça yüksek olabilir. |
| 130. repair · fiil | onarmak, tamir etmek | I took my laptop to a technician who repaired it in just two days.Dizüstü bilgisayarımı bir teknisyene götürdüm, sadece iki günde tamir etti. |
| 131. lend · fiil | ödünç vermek | Could you lend me your umbrella? I will bring it back tomorrow morning.Şemsiyeni bana ödünç verebilir misin? Yarın sabah getiririm. |
| 132. borrow · fiil | ödünç almak | I borrowed a ladder from my uncle to paint the ceiling in the hall.Koridorun tavanını boyamak için amcamdan bir merdiven ödünç aldım. |
| 133. introduce · fiil | tanıştırmak | Let me introduce you to my cousin, who has just arrived from Izmir.Seni İzmir'den yeni gelen kuzenimle tanıştırayım. |
| 134. pick up · öbek fiil | (birini arabayla) almak; (bir şeyi) alıp götürmek | Can you pick me up from the airport at six, or should I take a taxi?Beni saat altıda havalimanından alabilir misin, yoksa taksiye mi bineyim? |
| 135. drop off · öbek fiil | (birini veya bir şeyi) bırakmak, uğrayıp teslim etmek | I usually drop my daughter off at nursery before I go to the office.Genellikle ofise gitmeden önce kızımı kreşe bırakırım. |
| 136. get together · öbek fiil | bir araya gelmek, buluşmak | Our whole group tries to get together once a month for a long Sunday breakfast.Tüm grubumuz ayda bir uzun bir pazar kahvaltısı için bir araya gelmeye çalışıyor. |
| 137. convenient · sıfat | elverişli, uygun, kolaylık sağlayan | The flat is very convenient because the station and a grocery store are both a minute away.Daire çok elverişli, çünkü hem istasyon hem de bir market bir dakika uzaklıkta. |
| 138. comfortable · sıfat | rahat, konforlu | This sofa is so comfortable that my husband falls asleep on it every evening.Bu koltuk o kadar rahat ki kocam her akşam üzerinde uyuyakalıyor. |
| 139. cheerful · sıfat | neşeli, güler yüzlü | The cheerful old man at the kiosk greets every customer with a joke.Büfedeki neşeli yaşlı adam her müşteriyi bir fıkrayla karşılıyor. |
| 140. post office · isim | postane | I have to go to the post office before lunch to send this parcel to my aunt.Bu paketi teyzeme göndermek için öğle yemeğinden önce postaneye gitmem gerekiyor. |
| 141. celebrate · fiil | kutlamak | We celebrated my sister's engagement with a big dinner on the terrace.Kız kardeşimin nişanını terasta büyük bir akşam yemeğiyle kutladık. |
| 142. application · isim | başvuru; başvuru formu | I sent my application to the bank yesterday morning.Başvurumu dün sabah bankaya gönderdim. |
| 143. career · isim | kariyer, meslek hayatı | She started her career as a nurse and now runs a clinic.Kariyerine hemşire olarak başladı ve şimdi bir klinik yönetiyor. |
| 144. promotion · isim | terfi | After two years of hard work, he finally got a promotion.İki yıllık sıkı çalışmanın ardından sonunda terfi aldı. |
| 145. candidate · isim | aday | Five candidates were invited, but only one had the right skills.Beş aday davet edildi, ama yalnızca birinde doğru beceriler vardı. |
| 146. qualification · isim | nitelik; diploma, yeterlilik belgesi | A university diploma is the main qualification for this position.Bu pozisyon için temel şart üniversite diplomasıdır. |
| 147. responsibility · isim | sorumluluk | Looking after the keys is your responsibility, so please don't lose them.Anahtarlara bakmak senin sorumluluğun, o yüzden lütfen kaybetme. |
| 148. department · isim | departman, bölüm | She moved to the sales department last spring.Geçen bahar satış departmanına geçti. |
| 149. contract · isim | sözleşme | He signed a two-year contract with the football club.Futbol kulübüyle iki yıllık bir sözleşme imzaladı. |
| 150. resign · fiil | istifa etmek | She decided to resign after the manager ignored her ideas again.Müdür fikirlerini yine görmezden gelince istifa etmeye karar verdi. |
| 151. achieve · fiil | başarmak, elde etmek | With daily practice, you can achieve almost any goal.Günlük pratikle neredeyse her hedefe ulaşabilirsin. |
| 152. manage · fiil | yönetmek; başarmak, becermek | She manages a team of ten engineers.On mühendisten oluşan bir ekibi yönetiyor. |
| 153. suggest · fiil | önermek | I suggest taking the early train to avoid the traffic.Trafikten kaçınmak için erken trene binmeyi öneririm. |
| 154. cope with · öbek fiil | (zorlukla) başa çıkmak, idare etmek | It's hard to cope with so much pressure at once.Bir anda bu kadar çok baskıyla başa çıkmak zor. |
| 155. deal with · öbek fiil | ilgilenmek, ele almak; halletmek | The customer service team deals with complaints by phone and email.Müşteri hizmetleri ekibi şikâyetlerle telefon ve e-posta yoluyla ilgilenir. |
| 156. stressed · sıfat | stresli, gergin | I've been really stressed since the exams started.Sınavlar başladığından beri gerçekten çok stresliyim. |
| 157. anxious · sıfat | kaygılı, endişeli | He felt anxious before speaking in front of the whole class.Bütün sınıfın önünde konuşmadan önce kaygılandı. |
| 158. relieved · sıfat | rahatlamış | I was so relieved when the results finally arrived and they were good.Sonuçlar nihayet gelip iyi çıkınca çok rahatladım. |
| 159. grateful · sıfat | minnettar, müteşekkir | I'm very grateful to you for lending me your notes.Notlarını ödünç verdiğin için sana çok minnettarım. |
| 160. annoyed · sıfat | sinirlenmiş, rahatsız olmuş | He gets annoyed when someone talks loudly in the library.Kütüphanede biri yüksek sesle konuşunca sinirleniyor. |
| 161. frustrated · sıfat | bunalmış, sinirlenmiş; hayal kırıklığına uğramış | She was frustrated because the website kept crashing.Web sitesi sürekli çöktüğü için bunalmıştı. |
| 162. curious · sıfat | meraklı | I'm curious to know how she solved the puzzle so quickly.Bulmacayı bu kadar çabuk nasıl çözdüğünü merak ediyorum. |
| 163. society · isim | toplum | Education plays an important role in a modern society.Eğitim, modern bir toplumda önemli bir rol oynar. |
| 164. opportunity · isim | fırsat | Spending a year abroad was a great opportunity for her.Bir yılı yurt dışında geçirmek onun için harika bir fırsattı. |
| 165. unemployment · isim | işsizlik | Unemployment among young adults has risen this year.Bu yıl genç yetişkinler arasında işsizlik arttı. |
| 166. graduate · fiil | mezun olmak | She will graduate from university in June.Haziranda üniversiteden mezun olacak. |
| 167. scholarship · isim | burs | He won a scholarship to continue his education in Germany.Almanya'da eğitimine devam etmek için burs kazandı. |
| 168. assignment · isim | ödev, görev | The assignment is due on Monday, and it must be at least five hundred words.Ödev pazartesi teslim edilecek ve en az beş yüz kelime olmalı. |
| 169. attend · fiil | katılmak, devam etmek | Over two hundred guests attended the conference.İki yüzden fazla misafir konferansa katıldı. |
| 170. loyal · sıfat | sadık, vefalı | Mehmet has stayed loyal to his oldest friends for twenty years, in good times and bad.Mehmet, iyi günde de kötü günde de yirmi yıldır en eski dostlarına sadık kaldı. |
| 171. sensitive · sıfat | hassas, alıngan, duygusal | Be careful what you say to Selin; she is very sensitive about her weight.Selin'e ne söylediğine dikkat et; kilosu konusunda çok hassas. |
| 172. mature · sıfat | olgun, ağırbaşlı | Although he is only sixteen, Kerem is very mature and handles hard situations calmly.Kerem daha on altı yaşında olmasına rağmen çok olgun ve zor durumların üstesinden sakince geliyor. |
| 173. independent · sıfat | bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran | Since moving to Ankara, Zeynep has become much more independent and does everything herself.Ankara'ya taşındığından beri Zeynep çok daha bağımsız oldu ve her şeyi kendisi yapıyor. |
| 174. supportive · sıfat | destek olan, destekleyici | Our neighbours were incredibly supportive after the fire, bringing us clothes and offering us a place to stay.Komşularımız yangından sonra inanılmaz destek oldu; bize kıyafet getirdiler ve kalacak yer teklif ettiler. |
| 175. affectionate · sıfat | sevecen, şefkatli | My grandmother's cat is very affectionate and follows her from room to room.Büyükannemin kedisi çok sevecen ve onu odadan odaya takip ediyor. |
| 176. thoughtful · sıfat | düşünceli, incelikli | It was very thoughtful of you to remember my exam date and send good wishes.Sınav tarihimi hatırlayıp iyi dilekler göndermen çok düşünceliydi. |
| 177. bossy · sıfat | buyurgan, hükmetmeyi seven | Nobody wants to play with Ece because she is so bossy and always changes the rules.Kimse Ece'yle oynamak istemiyor çünkü çok buyurgan ve sürekli kuralları değiştiriyor. |
| 178. moody · sıfat | değişken ruh hâlli, huysuz | My brother gets moody when he hasn't slept well, so I just leave him alone.Kardeşim iyi uyuyamadığında huysuzlaşıyor, ben de onu kendi hâline bırakıyorum. |
| 179. arrogant · sıfat | kibirli, kendini beğenmiş | He seemed arrogant at first, but he turned out to be quite modest once we talked.İlk başta kibirli görünüyordu ama konuşunca oldukça alçakgönüllü biri çıktı. |
| 180. naughty · sıfat | yaramaz, söz dinlemeyen | The twins were naughty all afternoon and hid their father's shoes under the sofa.İkizler bütün öğleden sonra yaramazlık yaptı ve babalarının ayakkabılarını koltuğun altına sakladı. |
| 181. spoil · fiil | şımartmak | Her grandparents spoil her terribly; she gets a present every time they visit.Büyükanne ve büyükbabası onu aşırı şımartıyor; her ziyaretlerinde ona bir hediye alıyorlar. |
| 182. praise · fiil | övmek, takdir etmek | The coach praised the players for their effort, even though they lost the match.Antrenör maçı kaybetmelerine rağmen oyuncuları gösterdikleri çaba için övdü. |
| 183. blame · fiil | suçlamak, suçu üstüne yıkmak | Don't blame your little brother; I was the one who left the gas on.Küçük kardeşini suçlama; gazı açık bırakan bendim. |
| 184. quarrel · isim | kavga, ağız dalaşı | A small quarrel about the washing-up turned into a long silence at the dinner table.Bulaşık yüzünden çıkan küçük bir kavga yemek masasında uzun bir sessizliğe dönüştü. |
| 185. misunderstanding · isim | yanlış anlama, yanlış anlaşılma | It was just a misunderstanding; I thought you were angry, but you were only tired.Sadece bir yanlış anlamaydı; ben senin kızgın olduğunu sandım ama sen yalnızca yorgundun. |
| 186. apology · isim | özür | She wrote him a short apology and left it next to his coffee cup.Ona kısa bir özür notu yazdı ve kahve fincanının yanına bıraktı. |
| 187. admire · fiil | hayran olmak, takdir etmek | I really admire my aunt for raising three children while studying at night.Teyzemin geceleri okuyup üç çocuk yetiştirmesine gerçekten hayranım. |
| 188. envy · fiil | gıpta etmek, imrenmek | I envy people who can fall asleep anywhere, because I need complete silence.Her yerde uyuyabilenlere imreniyorum, çünkü benim tam bir sessizliğe ihtiyacım var. |
| 189. propose · fiil | evlenme teklif etmek | He proposed to her on a boat during sunset, and she said yes immediately.Ona gün batımında bir teknede evlenme teklif etti ve kadın hemen evet dedi. |
| 190. anniversary · isim | yıl dönümü | For their tenth anniversary, they went back to the small town where they first met.Onuncu yıl dönümlerinde, ilk tanıştıkları küçük kasabaya geri döndüler. |
| 191. honeymoon · isim | balayı | We spent our honeymoon in Cappadocia, watching the balloons rise every morning.Balayımızı Kapadokya'da geçirdik ve her sabah balonların yükselişini izledik. |
| 192. bride · isim | gelin | The bride arrived late because the car broke down, but nobody seemed to mind.Gelin araba bozulduğu için geç geldi ama kimse buna aldırmış görünmüyordu. |
| 193. groom · isim | damat | The groom was so nervous that he forgot his own speech.Damat o kadar gergindi ki kendi konuşmasını unuttu. |
| 194. funeral · isim | cenaze töreni | Hundreds of villagers came to the funeral to say goodbye to the old teacher.Yüzlerce köylü yaşlı öğretmene veda etmek için cenaze törenine geldi. |
| 195. widow · isim | dul kadın | The widow lived alone for years, but her neighbours visited her every Sunday.Dul kadın yıllarca yalnız yaşadı ama komşuları her pazar onu ziyaret etti. |
| 196. orphan · isim | yetim | He became an orphan at the age of seven and was raised by his grandmother.Yedi yaşında yetim kaldı ve büyükannesi tarafından büyütüldü. |
| 197. adopt · fiil | evlat edinmek | After many years of waiting, they adopted a three-year-old boy from a children's home.Yıllarca bekledikten sonra bir çocuk yuvasından üç yaşında bir oğlan evlat edindiler. |
| 198. stepfather · isim | üvey baba | My stepfather taught me to drive, and we have been close ever since.Üvey babam bana araba kullanmayı öğretti ve o zamandan beri çok yakınız. |
| 199. grown-up · isim | yetişkin, büyük (çocuk dilinde) | The little ones had to go to bed early so the grown-ups could talk in peace.Küçükler erken yatmak zorundaydı ki büyükler rahatça sohbet edebilsin. |
| 200. toddler · isim | yeni yürümeye başlayan çocuk (1–3 yaş) | Our toddler runs around the house all day, and we can't take our eyes off her.Yeni yürümeye başlayan kızımız bütün gün evin içinde koşuyor ve ondan gözümüzü ayıramıyoruz. |
| 201. pensioner · isim | emekli | Many pensioners in our street meet at the tea garden every morning to play backgammon.Sokağımızdaki birçok emekli her sabah çay bahçesinde buluşup tavla oynuyor. |
| 202. flatmate · isim | ev arkadaşı | My flatmate cooks wonderfully, so I do the dishes in return.Ev arkadaşım harika yemek yapıyor, ben de karşılığında bulaşıkları yıkıyorum. |
| 203. host · isim | ev sahibi (davet eden kişi) | Our host prepared three different desserts and made sure nobody's glass was empty.Ev sahibimiz üç farklı tatlı hazırladı ve kimsenin bardağının boş kalmamasına dikkat etti. |
| 204. count on · öbek fiil | güvenmek, bel bağlamak | You can always count on Murat; he arrives early whenever someone needs a lift.Murat'a her zaman güvenebilirsin; biri arabayla bırakılmak istediğinde hep erkenden gelir. |
| 205. homesick · sıfat | memleket hasreti çeken, evini özleyen | During my first month in Germany I felt homesick every evening.Almanya'daki ilk ayımda her akşam memleket hasreti çektim. |
| 206. eldest · sıfat | en büyük (kardeş) | As the eldest of five, Leyla had to look after the younger ones from an early age.Beş kardeşin en büyüğü olarak Leyla küçük yaşta kardeşlerine göz kulak olmak zorunda kaldı. |
| 207. bully · isim | zorba, ezen kişi | He used to be a bully at school, but he later apologised to everyone he had hurt.Okulda zorbanın tekiydi ama sonra incittiği herkesten özür diledi. |
| 208. property · isim | mülk; gayrimenkul, emlak | Property in the city centre has become far too expensive for most young families.Şehir merkezindeki gayrimenkul, çoğu genç aile için fazlasıyla pahalı hale geldi. |
| 209. accommodation · isim | konaklama yeri; barınma | The university helps new students find cheap accommodation during their first month in town.Üniversite, yeni öğrencilerin şehirdeki ilk ayında ucuz barınma bulmasına yardım ediyor. |
| 210. estate agent · isim | emlakçı | The estate agent showed us three places in one afternoon, but none of them had a garden.Emlakçı bize bir öğleden sonra üç yer gösterdi ama hiçbirinde bahçe yoktu. |
| 211. dishwasher · isim | bulaşık makinesi | After the party, we filled the dishwasher twice and still had a pile of pans to wash by hand.Partiden sonra bulaşık makinesini iki kez doldurduk ve yine de elde yıkanacak bir yığın tava kaldı. |
| 212. tidy · sıfat | derli toplu, düzenli | She likes to keep her living room tidy, so she puts every toy away before dinner.Oturma odasını derli toplu tutmayı sever, bu yüzden akşam yemeğinden önce her oyuncağı yerine kaldırır. |
| 213. mess · isim | dağınıklık, pis ve karışık durum | Sorry about the mess; the builders only left yesterday and we haven't had time to sort things out.Dağınıklık için kusura bakma; ustalar daha dün gitti ve etrafı toplamaya vaktimiz olmadı. |
| 214. recycle · fiil | geri dönüştürmek | In our building, we recycle paper and glass, and the caretaker collects the boxes every Friday.Binamızda kâğıt ve camı geri dönüştürüyoruz, kapıcı da kutuları her cuma topluyor. |
| 215. fix · fiil | onarmak, tamir etmek | My uncle came over on Sunday to fix the broken handle on the bathroom cabinet.Amcam pazar günü banyo dolabının kırık kolunu tamir etmeye geldi. |
| 216. sweep · fiil | süpürmek (fırça ile) | Every morning he sweeps the steps in front of the shop before the first customers arrive.Her sabah ilk müşteriler gelmeden önce dükkânın önündeki basamakları süpürür. |
| 217. wipe · fiil | silmek | Could you wipe the counter after breakfast? There are crumbs and spilled tea everywhere.Kahvaltıdan sonra tezgâhı silebilir misin? Her yerde kırıntı ve dökülmüş çay var. |
| 218. trash · isim | çöp | It's your turn to take out the trash tonight, and don't forget to separate the plastic.Bu akşam çöpü çıkarma sırası sende, plastikleri ayırmayı da unutma. |
| 219. stain · isim | leke | The red wine left a dark stain on the cream-coloured sofa that we could never remove.Kırmızı şarap krem rengi koltukta asla çıkaramadığımız koyu bir leke bıraktı. |
| 220. spill · fiil | dökmek; dökülmek | Be careful not to spill any paint on the new tiles while you are moving the tin.Kutuyu taşırken yeni karoların üzerine boya dökmemeye dikkat et. |
| 221. hang · fiil | asmak; asılı olmak | We finally managed to hang the heavy mirror in the hall without making a huge hole.Sonunda ağır aynayı büyük bir delik açmadan koridora asmayı başardık. |
| 222. removal van · isim | nakliye kamyoneti | The removal van arrived at eight, and by noon everything we owned was on its way to Ankara.Nakliye kamyoneti sekizde geldi ve öğlene kadar sahip olduğumuz her şey Ankara yolundaydı. |
| 223. bungalow · isim | tek katlı müstakil ev | My grandparents sold their large family house and moved into a quiet bungalow near the coast.Büyükanne ve büyükbabam büyük aile evlerini satıp sahile yakın sessiz bir tek katlı eve taşındı. |
| 224. dormitory · isim | yurt; ortak yatakhane | In my first year at university, I stayed in a dormitory with about two hundred other students.Üniversitedeki ilk yılımda yaklaşık iki yüz öğrenciyle birlikte bir yurtta kaldım. |
| 225. studio · isim | stüdyo daire | She lives in a tiny studio downtown, so her desk is only two steps from her kitchen.Şehir merkezinde küçücük bir stüdyo dairede yaşıyor, bu yüzden masası mutfağından yalnızca iki adım uzakta. |
| 226. elevator · isim | asansör | The elevator was out of order, so we carried the washing machine up six flights of steps.Asansör arızalıydı, bu yüzden çamaşır makinesini altı kat merdivenden yukarı taşıdık. |
| 227. lobby · isim | giriş holü | Please leave the parcels in the lobby, and I'll come down to collect them after work.Lütfen paketleri giriş holünde bırakın, iş çıkışı inip alırım. |
| 228. porch · isim | sundurma; giriş sundurması | On warm evenings, we sit on the porch with a cup of tea and watch the children play.Sıcak akşamlarda bir fincan çayla sundurmada oturup çocukların oynayışını izleriz. |
| 229. shed · isim | bahçe kulübesi; depo | Dad keeps his ladder, his spades and an old bicycle in the shed behind the house.Babam merdivenini, küreklerini ve eski bir bisikleti evin arkasındaki kulübede tutuyor. |
| 230. driveway · isim | garaj yolu; evin özel araç girişi | There was a strange car parked in our driveway, so I couldn't get my own car out.Evimizin garaj yoluna yabancı bir araba park edilmişti, bu yüzden kendi arabamı çıkaramadım. |
| 231. hedge · isim | çit (çalılardan oluşan), çalı çiti | He spends every Saturday morning cutting the hedge so the neighbours can see his flowers.Her cumartesi sabahını komşular çiçeklerini görebilsin diye çalı çitini budamakla geçirir. |
| 232. fireplace · isim | şömine | In winter, the whole family gathers around the fireplace and listens to Grandpa's old stories.Kışın bütün aile şöminenin etrafında toplanıp dedenin eski hikâyelerini dinler. |
| 233. chimney · isim | baca | Thick smoke was rising from the chimney, so we knew someone was at home in the cottage.Bacadan kalın bir duman yükseliyordu, bu yüzden kulübede birinin olduğunu anladık. |
| 234. loft · isim | çatı arası | We found my old school books and some toys in the loft when we cleared it out.Çatı arasını boşaltırken eski okul kitaplarımı ve bazı oyuncakları bulduk. |
| 235. cellar · isim | mahzen; kiler (bodrum) | My grandfather kept dozens of jars of pickles and a few bottles of wine in the cool cellar.Dedem serin mahzende onlarca kavanoz turşu ve birkaç şişe şarap saklardı. |
| 236. boiler · isim | kombi; su ısıtıcı kazan | The boiler broke down in the middle of January, and we had no hot water for three days.Kombi ocak ayının ortasında bozuldu ve üç gün sıcak suyumuz olmadı. |
| 237. air conditioning · isim | klima; havalandırma ve soğutma sistemi | The air conditioning in the bedroom is so loud that we sometimes prefer to just open the windows.Yatak odasındaki klima o kadar gürültülü ki bazen pencereleri açmayı tercih ediyoruz. |
| 238. insulation · isim | yalıtım | Good insulation in the walls can reduce your winter energy costs by a surprising amount.Duvarlardaki iyi bir yalıtım kış enerji masraflarınızı şaşırtıcı ölçüde azaltabilir. |
| 239. power cut · isim | elektrik kesintisi | During the storm there was a power cut, so we ate dinner by candlelight and played cards.Fırtına sırasında elektrik kesintisi oldu, biz de akşam yemeğini mum ışığında yiyip kâğıt oynadık. |
| 240. damp · sıfat | nemli, rutubetli | The bedroom walls felt cold and damp, and there was a bad smell near the window.Yatak odasının duvarları soğuk ve rutubetliydi, pencerenin yanında da kötü bir koku vardı. |
| 241. mould · isim | küf | We noticed black mould in the corner of the ceiling and told the owner immediately.Tavanın köşesinde siyah küf olduğunu fark ettik ve hemen ev sahibine söyledik. |
| 242. crack · isim | çatlak | After the earthquake, we found a long crack running across the kitchen wall.Depremden sonra mutfak duvarında boydan boya uzanan uzun bir çatlak bulduk. |
| 243. drip · fiil | damlamak | The tap in the bathroom has been dripping all night, and the noise is driving me crazy.Banyodaki musluk bütün gece boyunca damlıyor ve bu ses beni çıldırtıyor. |
| 244. pipe · isim | boru | A pipe burst under the kitchen floor, and water spread across the whole ground floor.Mutfak zemininin altında bir boru patladı ve su bütün zemin kata yayıldı. |
| 245. drain · isim | gider, lavabo/duş borusu | Hair had blocked the drain, so the water in the bath took ages to disappear.Saçlar gideri tıkamıştı, bu yüzden küvetteki suyun çekilmesi çok uzun sürdü. |
| 246. fuse · isim | sigorta (elektrik) | When I plugged in the heater, a fuse blew and the whole flat went dark.Isıtıcıyı prize taktığımda sigorta attı ve bütün daire karanlığa gömüldü. |
| 247. smoke alarm · isim | duman dedektörü | The smoke alarm went off while I was frying fish, and the neighbours came to check on us.Ben balık kızartırken duman dedektörü öttü ve komşular bizi kontrol etmeye geldi. |
| 248. burglar · isim | hırsız (eve giren) | A burglar got in through the back window while the family was away on holiday.Aile tatildeyken bir hırsız arka pencereden içeri girdi. |
| 249. doorstep · isim | kapı eşiği; kapının önü | The delivery man left the parcel on the doorstep, and unfortunately it rained all afternoon.Kurye paketi kapının önüne bıraktı ve ne yazık ki öğleden sonra boyunca yağmur yağdı. |
| 250. letterbox · isim | posta kutusu | There was nothing in the letterbox this morning except an advert for a new pizza place.Bu sabah posta kutusunda yeni bir pizzacının reklamından başka bir şey yoktu. |