B1 İngilizce Kelime Listesi

B1 İngilizce Kelime Listesi: 962 kelime, orta seviyede kendini rahatça anlatmak isteyenler için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.

1–250. kelimeler · Sayfa 1/4 · Güncelleme:

Kelimeler 1–250

KelimeAnlamıÖrnek cümle
1. certificate · isimsertifika, belgeAfter the English programme, you get a certificate.İngilizce programından sonra bir sertifika alırsınız.
2. bargain · isimkelepir; uygun fiyatlı ürünThese boots were only ten pounds. What a bargain!Bu botlar sadece on sterlindi. Tam bir kelepir!
3. refund · isimpara iadesiThe shirt was too small, so I asked for a refund.Gömlek çok küçüktü, bu yüzden para iadesi istedim.
4. mood · isimruh hâli; keyifHe is in a bad mood because he lost his phone.Telefonunu kaybettiği için keyfi kötü.
5. emotion · isimduygu; hisJoy is a strong emotion that we can see in a person's face.Sevinç, bir insanın yüzünde görebildiğimiz güçlü bir duygudur.
6. gentle · sıfatnazik; yumuşak huyluBe gentle with the cat because it is very young.Kediye karşı nazik ol çünkü çok küçük.
7. trust · fiilgüvenmekI trust my cousin because he never tells lies.Kuzenime güveniyorum çünkü asla yalan söylemez.
8. silly · sıfatsaçma; aptalcaDon't be silly, it's only a little spider.Saçmalama, bu sadece küçücük bir örümcek.
9. talkative · sıfatkonuşkanMy aunt is very talkative and speaks on the phone for hours.Teyzem çok konuşkan ve saatlerce telefonda konuşur.
10. forgive · fiilaffetmekShe forgave her brother for losing her phone, because he said sorry many times.Kardeşi defalarca özür dilediği için telefonunu kaybetmesini affetti.
11. have in common · kalıportak noktası olmakMy sister and I have a lot in common, including our taste in music.Ablam ve benim birçok ortak noktamız var, müzik zevkimiz de bunlardan biri.
12. role model · isimörnek alınan kişi; rol modelMy older sister is my role model because she studies hard and helps everyone.Ablam benim rol modelim çünkü çok çalışıyor ve herkese yardım ediyor.
13. furnished · sıfateşyalıWe found a furnished studio, so we only need to bring our personal things.Eşyalı bir stüdyo bulduk, bu yüzden sadece kişisel eşyalarımızı getirmemiz yeterli.
14. leak · isimsızıntı; kaçakThere is a leak in the ceiling, so the plumber is coming today.Tavanda bir sızıntı var, bu yüzden tesisatçı bugün gelecek.
15. take up · öbek fiil(yeni bir uğraşa) başlamak; edinmekAfter the holidays, my sister decided to take up painting and bought a small set of brushes.Tatilden sonra kız kardeşim resim yapmaya başlamaya karar verdi ve küçük bir fırça seti aldı.
16. keen on · kalıpçok istekli; meraklıOur neighbours are keen on cycling, so they ride along the river every Saturday morning.Komşularımız bisiklete meraklı, bu yüzden her cumartesi sabahı nehir kenarında pedal çeviriyorlar.
17. podcast · isimpodcast; internetten dinlenen radyo tarzı yayınI listen to a funny podcast about history on the way to work every morning.Her sabah işe giderken tarih hakkında eğlenceli bir podcast dinliyorum.
18. entertainment · isimeğlence; gösteriThere is plenty of entertainment on the island, from live bands to street theatre.Adada canlı müzik gruplarından sokak tiyatrosuna kadar bol eğlence var.
19. talent · isimyetenek; doğal kabiliyetHer little brother has a real talent for drawing funny cartoon animals.Onun küçük erkek kardeşinin komik çizgi film hayvanları çizmede gerçek bir yeteneği var.
20. pottery · isimçömlekçilik; seramik işiOn Thursday evenings I go to a pottery class and make small bowls by hand.Perşembe akşamları çömlekçilik kursuna gidiyorum ve elimle küçük kaseler yapıyorum.
21. sketch · fiileskiz çizmek; kabaca çizmekHe likes to sketch the old buildings while he drinks tea in the square.Meydanda çay içerken eski binaların eskizini çizmeyi seviyor.
22. choir · isimkoroShe joined a choir last year and now sings with them every Tuesday evening.Geçen yıl bir koroya katıldı ve şimdi her salı akşamı onlarla şarkı söylüyor.
23. lyrics · isimşarkı sözleriI looked up the lyrics online because I couldn't understand what he was singing.Ne söylediğini anlayamadığım için şarkı sözlerini internetten aradım.
24. bestseller · isimçok satan kitapHer first book became a bestseller, and now it is on every shelf in the bookshop.İlk kitabı çok satan oldu ve şimdi kitapçıdaki her rafta bulunuyor.
25. stream · fiilinternetten indirmeden izlemek veya dinlemek; akış yoluyla oynatmakWe stream most of our films now, because the cinema is too far away.Sinema çok uzak olduğu için filmlerimizin çoğunu artık internetten izliyoruz.
26. playlist · isimçalma listesiI made a cheerful playlist for our road trip, with songs everybody knows.Yolculuğumuz için, herkesin bildiği şarkılardan oluşan neşeli bir çalma listesi hazırladım.
27. fancy · fiilcanı istemek; hoşlanmak (British)Do you fancy going to the cinema tonight, or would you rather stay at home?Bu akşam sinemaya gitmek ister misin, yoksa evde kalmayı mı tercih edersin?
28. chill out · öbek fiilrahatlamak; kafa dinlemek (günlük konuşma)After a long week, I just want to chill out on the sofa with a good series.Uzun bir haftadan sonra tek istediğim kanepede güzel bir dizi eşliğinde kafa dinlemek.
29. broadcast · fiil(TV veya radyoda) yayınlamakThe final will be broadcast live at nine o'clock tonight.Final bu akşam saat dokuzda canlı olarak yayınlanacak.
30. subscribe · fiilabone olmakIf you subscribe to the podcast, you get every new episode automatically.Podcast'e abone olursan her yeni bölümü otomatik olarak alırsın.
31. attachment · isim(e-postada) ek, ek dosyaI forgot the attachment, so I had to send the email again.Eki eklemeyi unuttum, bu yüzden e-postayı yeniden göndermek zorunda kaldım.
32. spam · isimistenmeyen e-posta, gereksiz postaMost of the emails I get from strangers are spam.Yabancılardan aldığım e-postaların çoğu istenmeyen posta.
33. hacker · isimbilgisayar korsanı, hackerA hacker stole thousands of passwords from the company's website.Bir bilgisayar korsanı şirketin web sitesinden binlerce şifre çaldı.
34. interrupt · fiilsözünü kesmek; yarıda kesmekPlease don't interrupt me while I'm finishing my story.Lütfen hikâyemi bitirirken sözümü kesme.
35. communicate · fiililetişim kurmak; anlaşmakShe finds it hard to communicate when she is nervous.Gergin olduğunda iletişim kurmayı zor buluyor.
36. express · fiilifade etmek; dile getirmekIt is hard to express my feelings in a second language.Duygularımı ikinci bir dilde ifade etmek zor.
37. fluent · sıfatakıcı konuşan; çok iyi bilen (dil)Maria is fluent in French and Spanish.Maria akıcı bir şekilde Fransızca ve İspanyolca konuşuyor.
38. mumble · fiilmırıldanmak; anlaşılmaz konuşmakHe mumbled something and left, so nobody heard it clearly.Bir şeyler mırıldanıp gitti, bu yüzden kimse onu net duymadı.
39. gesture · isimel kol hareketi; jestHe made a gesture to tell me to come closer.Daha yakına gelmemi söylemek için bir işaret yaptı.
40. voicemail · isimsesli mesaj; telesekreterI left you a voicemail this morning; please check it.Bu sabah sana sesli mesaj bıraktım; lütfen bir bak.
41. hint · isimipucu; imaShe gave me a hint, so I guessed where we were going.Bana bir ipucu verdi, ben de nereye gittiğimizi tahmin ettim.
42. admit · fiilitiraf etmek; kabul etmekHe admitted that he was late again.Yine geç kaldığını kabul etti.
43. deny · fiilinkâr etmek; reddetmekShe denied that she had taken my notes.Notlarımı aldığını reddetti.
44. warn · fiiluyarmakThey warned us that it might get dark early.Bizi havanın erken kararabileceği konusunda uyardılar.
45. persuade · fiilikna etmekI tried to persuade him to come, but he had other plans.Onu gelmesi için ikna etmeye çalıştım ama başka planları vardı.
46. congratulate · fiiltebrik etmekEveryone came to congratulate her on her success.Herkes başarısından dolayı onu tebrik etmeye geldi.
47. compliment · isimiltifat; güzel sözShe gave me a compliment about my presentation.Sunumum hakkında bana bir iltifat etti.
48. insult · fiilhakaret etmek; aşağılamakHe insulted her openly, and everybody was shocked.Ona açıkça hakaret etti ve herkes şok oldu.
49. rumour · isimsöylenti; dedikoduThere is a rumour that Ali is moving to Canada, but he hasn't confirmed it.Ali'nin Kanada'ya taşınacağına dair bir söylenti var ama o henüz doğrulamadı.
50. inform · fiilbilgilendirmek; haber vermekPlease inform us if you cannot attend the event.Etkinliğe katılamayacaksanız lütfen bizi bilgilendirin.
51. respond · fiilyanıt vermek; karşılık vermekHe didn't respond to my invitation, so I contacted him again.Davetime yanıt vermedi, bu yüzden onunla tekrar iletişime geçtim.
52. occasionally · zarfara sıra; ba zenI usually take the metro, but occasionally I go to the office by bike.Genellikle metroyla giderim ama ara sıra ofise bisikletle giderim.
53. purchase · isimsatın alınan şey; satın almaPlease keep the receipt for your purchase in case you want to bring the jacket back.Ceketi geri getirmek isterseniz diye lütfen alışverişinizin fişini saklayın.
54. afford · fiil(parasal olarak) gücü yetmek, karşılayabilmekI would like a new laptop, but I can't afford one this month.Yeni bir dizüstü bilgisayar istiyorum ama bu ay almaya param yetmiyor.
55. wage · isimücret, yevmiye (saat ya da haftalık kazanç)His weekly wage is enough for rent and food, but not much more.Haftalık ücreti kira ve yemeğe yetiyor ama fazlasına yetmiyor.
56. income · isimgelirTheir monthly income is low, so they must plan every purchase carefully.Aylık gelirleri düşük, bu yüzden her alışverişi dikkatle planlamak zorundalar.
57. value · isimdeğer; karşılığını vermeThe big box of pens is good value because it is so cheap per pen.Büyük kalem kutusu fiyat-performans açısından iyi, çünkü kalem başına çok ucuza geliyor.
58. loan · isimkredi; borç (banka)They took a loan from the bank to open a small clothes business.Küçük bir giyim işi açmak için bankadan kredi çektiler.
59. debt · isimborçAfter the holiday, he was in debt and had to stop going out.Tatilden sonra borca girdi ve dışarı çıkmayı bırakmak zorunda kaldı.
60. deposit · fiil(hesaba) para yatırmakI deposited my weekly wage at the machine on my way home.Eve giderken haftalık ücretimi makineden hesabıma yatırdım.
61. withdraw · fiil(hesaptan) para çekmekI need to withdraw some money before we go to the street market.Sokak pazarına gitmeden önce hesabımdan biraz para çekmem gerek.
62. voucher · isimhediye çeki; harcama çekiMy aunt gave me a book voucher, so I can choose any novel I like.Teyzem bana kitap çeki verdi, yani istediğim romanı seçebilirim.
63. in stock · kalıpstokta varDo you have these trainers in stock in a size forty-two?Bu spor ayakkabılar stokta kırk iki numara var mı?
64. out of stock · kalıpstokta yok, tükenmişI'm sorry, the blue ones are out of stock until next week.Üzgünüm, mavi olanlar gelecek haftaya kadar stokta yok.
65. warranty · isimgaranti (belgesi)The washing machine has a two-year warranty, so they will fix it for free.Çamaşır makinesinin iki yıl garantisi var, yani ücretsiz tamir edecekler.
66. invoice · isimfatura (satıcının gönderdiği)The shop sent us an invoice for the new chairs and the delivery.Mağaza bize yeni sandalyeler ve teslimat için bir fatura gönderdi.
67. reasonable · sıfatmakul, uygun (fiyat)The hotel was clean and the rates were quite reasonable for the centre.Otel temizdi ve fiyatlar merkez için oldukça makuldü.
68. browse · fiilgöz gezdirmek, bakınmakI'm only browsing today; I'll come back when I have more time.Bugün sadece göz gezdiriyorum; daha çok vaktim olunca tekrar geleceğim.
69. destination · isimvarış noktası; gidilecek yerOur final destination is Izmir, but we will spend a night in Bursa on the way.Son durağımız İzmir ama yolda Bursa'da bir gece geçireceğiz.
70. resort · isimtatil yöresi; tatil beldesiBodrum is a famous resort with many hotels and a lively atmosphere.Bodrum, birçok oteli ve canlı bir havası olan ünlü bir tatil beldesidir.
71. cruise · isimgemi turu; deniz yolculuğuWe went on a week-long cruise around Greece and saw a different port every day.Bir haftalık bir gemi turuna çıktık ve Yunanistan çevresinde her gün farklı bir liman gördük.
72. reserve · fiilyer ayırtmak; rezervasyon yapmakIt is better to reserve early in the summer, because everything fills up quickly.Yazın erken yer ayırtmak daha iyi, çünkü her yer çabuk doluyor.
73. currency · isimpara birimiDo you know which currency they use in Switzerland?İsviçre'de hangi para biriminin kullanıldığını biliyor musun?
74. connection · isimaktarma; bağlantılı seferI missed my connection in Frankfurt, so I had to wait six hours for the next one.Frankfurt'ta aktarmamı kaçırdım, bu yüzden bir sonrakini altı saat beklemek zorunda kaldım.
75. ruins · isimharabeler; kalıntılarWe spent a whole afternoon exploring the Roman ruins outside the town.Bütün öğleden sonrayı kasabanın dışındaki Roma kalıntılarını gezerek geçirdik.
76. embassy · isimbüyükelçilikYou can ask the embassy for help if you lose your passport abroad.Yurtdışında pasaportunu kaybedersen büyükelçilikten yardım isteyebilirsin.
77. urban · sıfatkentsel; şehirle ilgiliUrban life can be exciting, but it is often noisy and expensive.Kent hayatı heyecan verici olabilir ama genellikle gürültülü ve pahalıdır.
78. rural · sıfatkırsal; kırla ilgiliMy grandparents live in a rural area with few shops and no cinema.Büyükanne ve büyükbabam az dükkânı olan ve sineması bulunmayan kırsal bir bölgede yaşıyor.
79. pollution · isimkirlilikAir pollution is a serious problem in many large cities.Hava kirliliği birçok büyük şehirde ciddi bir sorundur.
80. pride · isimgurur; övünçMy grandfather looked at the medal with pride and told us the whole story.Dedem madalyaya gururla baktı ve bize bütün hikâyeyi anlattı.
81. hopeful · sıfatumutluThe doctors are hopeful that he will leave hospital before the weekend.Doktorlar onun hafta sonundan önce hastaneden çıkacağı konusunda umutlu.
82. enthusiastic · sıfathevesli; istekli; coşkuluThe new staff were enthusiastic and stayed late to finish the project.Yeni çalışanlar hevesliydi ve projeyi bitirmek için geç saate kadar kaldı.
83. emotional · sıfatduygusal; duygulanmışMy father became emotional when he saw his old school photographs.Babam eski okul fotoğraflarını görünce duygulandı.
84. embarrassing · sıfatutandırıcı; mahcup ediciIt was so embarrassing when my phone rang loudly during the speech.Konuşma sırasında telefonum yüksek sesle çaldığında çok utanç vericiydi.
85. unpleasant · sıfathoş olmayan; nahoş; tatsızThere was an unpleasant smell in the hallway after the pipe broke.Boru patladıktan sonra koridorda nahoş bir koku vardı.
86. disappointment · isimhayal kırıklığıHe could not hide his disappointment when he heard the concert was cancelled.Konserin iptal edildiğini duyunca hayal kırıklığını gizleyemedi.
87. disappointing · sıfathayal kırıklığı yaratan; beklentiyi karşılamayanThe film was disappointing, because the ending was very weak.Film hayal kırıklığı yarattı çünkü sonu çok zayıftı.
88. fortunately · zarfneyse ki; şansımızaFortunately, nobody was hurt when the two cars hit each other.Neyse ki iki araba çarpıştığında kimse yaralanmadı.
89. honesty · isimdürüstlükI like his honesty; he always tells me what he really thinks.Dürüstlüğünü seviyorum; bana her zaman gerçekten ne düşündüğünü söyler.
90. bravery · isimcesaret; yiğitlikThe firefighter received a prize for his bravery during the factory fire.İtfaiyeci, fabrika yangını sırasındaki cesareti nedeniyle bir ödül aldı.
91. chatty · sıfatkonuşkan; sohbeti sevenThe taxi driver was very chatty and told us about every building we passed.Taksi şoförü çok konuşkandı ve geçtiğimiz her bina hakkında bize bilgi verdi.
92. humorous · sıfatesprili; mizahi; komikHis speech was humorous but also touching, and the guests loved it.Konuşması esprili ama aynı zamanda dokunaklıydı ve misafirler çok beğendi.
93. foolish · sıfatahmakça; akılsızca; budalacaIt would be foolish to leave your bag open in such a crowded place.Bu kadar kalabalık bir yerde çantanı açık bırakmak akılsızca olurdu.
94. hopeless · sıfatumutsuz; çok kötü; beceriksizI am hopeless at remembering names, so I always write them down.İsimleri hatırlamakta çok kötüyüm, bu yüzden her zaman not alırım.
95. vacancy · isimboş kadro; açık pozisyonThere is a vacancy for a driver at the delivery company near my flat.Evimin yakınındaki kargo firmasında şoför için açık bir pozisyon var.
96. overtime · isimfazla mesaiWe did two hours of overtime yesterday because the order had to be ready today.Sipariş bugün hazır olmak zorunda olduğu için dün iki saat fazla mesai yaptık.
97. bonus · isimikramiye; primEveryone in the team got a small bonus at the end of the year.Takımdaki herkes yıl sonunda küçük bir ikramiye aldı.
98. raise · isimzam (maaş artışı)After two years in the shop, she asked her employer for a raise.Dükkânda iki yıl çalıştıktan sonra işverenden zam istedi.
99. sack · fiilişten çıkarmak; kovmakThey sacked him because he was late almost every day.Neredeyse her gün geç kaldığı için onu işten çıkardılar.
100. supervisor · isimamir; gözetmenMy supervisor checks our work every afternoon and tells us what to do next.Amirim her öğleden sonra işlerimizi kontrol eder ve bize sırada ne yapacağımızı söyler.
101. occupation · isimmeslek; işPlease write your name, address and occupation in the boxes below.Lütfen adınızı, adresinizi ve mesleğinizi aşağıdaki kutulara yazın.
102. presentation · isimsunumI have to give a presentation about our new product on Thursday morning.Perşembe sabahı yeni ürünümüz hakkında bir sunum yapmam gerekiyor.
103. conference · isimkonferans; toplantıOur director is going to a conference in Ankara next week.Müdürümüz gelecek hafta Ankara'daki bir konferansa gidiyor.
104. agenda · isimgündem; toplantı gündemiThe first point on the agenda is the new opening hours.Gündemin ilk maddesi yeni çalışma saatleri.
105. courier · isimkuryeThe courier left the package with my neighbour because I was not in.Kurye ben evde olmadığım için paketi komşuma bıraktı.
106. technician · isimteknisyenA technician came this morning and fixed the printer in ten minutes.Bu sabah bir teknisyen geldi ve yazıcıyı on dakikada tamir etti.
107. tailor · isimterziThe tailor shortened my trousers and had them ready by Friday.Terzi pantolonumu kısalttı ve cumaya hazır etti.
108. reporter · isimmuhabirA reporter stood outside the station and asked passengers about the strike.Bir muhabir istasyonun dışında durup yolculara grevi sordu.
109. judge · isimhâkim; yargıçThe judge listened carefully to both sides before she made her decision.Hâkim, kararını vermeden önce iki tarafı da dikkatle dinledi.
110. trainee · isimstajyer; eğitim gören kişiThe new trainee follows a senior worker around the workshop for the first month.Yeni stajyer ilk ay boyunca atölyede kıdemli bir çalışanı takip ediyor.
111. intern · isimstajyerI was an intern at a radio station for three months last summer.Geçen yaz üç ay boyunca bir radyo istasyonunda stajyerdim.
112. arrange · fiilayarlamak; planlamakCan you arrange a time for us to talk about the new project?Yeni proje hakkında konuşmamız için bir zaman ayarlayabilir misin?
113. postpone · fiilertelemekThey postponed the training day because half of the staff were ill.Çalışanların yarısı hasta olduğu için eğitim gününü ertelediler.
114. insurance · isimsigortaMy employer pays for health insurance, so I do not worry about hospital bills.İşverenim sağlık sigortamı ödüyor, bu yüzden hastane faturaları için endişelenmiyorum.
115. pension · isimemekli maaşıMy grandfather lives on a small pension and grows his own vegetables to save money.Dedem küçük bir emekli maaşıyla geçiniyor ve para tasarrufu için kendi sebzesini yetiştiriyor.
116. tenant · isimkiracıThe tenant on the second floor has asked the landlord to repair the heating.İkinci kattaki kiracı, ev sahibinden kaloriferi tamir etmesini istedi.
117. noisy · sıfatgürültülüThe flat is cheap, but the road outside is very noisy at night.Daire ucuz ama dışarıdaki yol geceleri çok gürültülü.
118. rude · sıfatkaba, saygısızIt is rude to look at your phone while someone is talking to you.Biri seninle konuşurken telefona bakmak kabalıktır.
119. reliable · sıfatgüvenilir, sözüne güvenilenAyşe is a reliable person; if she says she will arrive at eight, she does.Ayşe güvenilir biri; sekizde geleceğini söylüyorsa gelir.
120. appointment · isimrandevuI made an appointment with the dentist for Tuesday afternoon at half past three.Salı öğleden sonra saat üç buçuk için diş hekimine randevu aldım.
121. commute · fiilevle iş arasında gidip gelmekHe commutes by ferry every day and reads a book during the trip.Her gün vapurla işe gidip geliyor ve yolculuk boyunca kitap okuyor.
122. traffic jam · isimtrafik sıkışıklığıWe were stuck in a traffic jam for an hour and missed the start of the film.Bir saat trafikte sıkışıp kaldık ve filmin başlangıcını kaçırdık.
123. pavement · isimkaldırımPlease do not park your car on the pavement, because people with pushchairs cannot pass.Lütfen arabanızı kaldırıma park etmeyin, çünkü bebek arabalı insanlar geçemiyor.
124. junction · isimkavşakTurn left at the next junction and you will see the pharmacy on your right.Bir sonraki kavşakta sola dönün, eczaneyi sağınızda göreceksiniz.
125. suburb · isimbanliyö, şehir çevresindeki yerleşim bölgesiThey moved to a suburb because flats there are cheaper and the air is cleaner.Oradaki daireler daha ucuz ve hava daha temiz olduğu için bir banliyöye taşındılar.
126. town centre · isimşehir merkezi, kasabanın merkeziThe town centre is closed to cars on Sundays, so families can walk around freely.Şehir merkezi pazar günleri arabalara kapalı, bu yüzden aileler rahatça dolaşabiliyor.
127. receipt · isimfiş, makbuzKeep the receipt in case you want to return the jacket within two weeks.Ceketi iki hafta içinde iade etmek isterseniz diye fişi saklayın.
128. chore · isimev işi, sıkıcı günlük işWashing the dishes is my least favourite chore, so my sister and I take turns.Bulaşık yıkamak en sevmediğim ev işi, bu yüzden kız kardeşimle sırayla yapıyoruz.
129. household · isimhane halkı; aynı evde yaşayan kişilerIn a household of five people, the electricity bill can be quite high.Beş kişilik bir hanede elektrik faturası oldukça yüksek olabilir.
130. repair · fiilonarmak, tamir etmekI took my laptop to a technician who repaired it in just two days.Dizüstü bilgisayarımı bir teknisyene götürdüm, sadece iki günde tamir etti.
131. lend · fiilödünç vermekCould you lend me your umbrella? I will bring it back tomorrow morning.Şemsiyeni bana ödünç verebilir misin? Yarın sabah getiririm.
132. borrow · fiilödünç almakI borrowed a ladder from my uncle to paint the ceiling in the hall.Koridorun tavanını boyamak için amcamdan bir merdiven ödünç aldım.
133. introduce · fiiltanıştırmakLet me introduce you to my cousin, who has just arrived from Izmir.Seni İzmir'den yeni gelen kuzenimle tanıştırayım.
134. pick up · öbek fiil(birini arabayla) almak; (bir şeyi) alıp götürmekCan you pick me up from the airport at six, or should I take a taxi?Beni saat altıda havalimanından alabilir misin, yoksa taksiye mi bineyim?
135. drop off · öbek fiil(birini veya bir şeyi) bırakmak, uğrayıp teslim etmekI usually drop my daughter off at nursery before I go to the office.Genellikle ofise gitmeden önce kızımı kreşe bırakırım.
136. get together · öbek fiilbir araya gelmek, buluşmakOur whole group tries to get together once a month for a long Sunday breakfast.Tüm grubumuz ayda bir uzun bir pazar kahvaltısı için bir araya gelmeye çalışıyor.
137. convenient · sıfatelverişli, uygun, kolaylık sağlayanThe flat is very convenient because the station and a grocery store are both a minute away.Daire çok elverişli, çünkü hem istasyon hem de bir market bir dakika uzaklıkta.
138. comfortable · sıfatrahat, konforluThis sofa is so comfortable that my husband falls asleep on it every evening.Bu koltuk o kadar rahat ki kocam her akşam üzerinde uyuyakalıyor.
139. cheerful · sıfatneşeli, güler yüzlüThe cheerful old man at the kiosk greets every customer with a joke.Büfedeki neşeli yaşlı adam her müşteriyi bir fıkrayla karşılıyor.
140. post office · isimpostaneI have to go to the post office before lunch to send this parcel to my aunt.Bu paketi teyzeme göndermek için öğle yemeğinden önce postaneye gitmem gerekiyor.
141. celebrate · fiilkutlamakWe celebrated my sister's engagement with a big dinner on the terrace.Kız kardeşimin nişanını terasta büyük bir akşam yemeğiyle kutladık.
142. application · isimbaşvuru; başvuru formuI sent my application to the bank yesterday morning.Başvurumu dün sabah bankaya gönderdim.
143. career · isimkariyer, meslek hayatıShe started her career as a nurse and now runs a clinic.Kariyerine hemşire olarak başladı ve şimdi bir klinik yönetiyor.
144. promotion · isimterfiAfter two years of hard work, he finally got a promotion.İki yıllık sıkı çalışmanın ardından sonunda terfi aldı.
145. candidate · isimadayFive candidates were invited, but only one had the right skills.Beş aday davet edildi, ama yalnızca birinde doğru beceriler vardı.
146. qualification · isimnitelik; diploma, yeterlilik belgesiA university diploma is the main qualification for this position.Bu pozisyon için temel şart üniversite diplomasıdır.
147. responsibility · isimsorumlulukLooking after the keys is your responsibility, so please don't lose them.Anahtarlara bakmak senin sorumluluğun, o yüzden lütfen kaybetme.
148. department · isimdepartman, bölümShe moved to the sales department last spring.Geçen bahar satış departmanına geçti.
149. contract · isimsözleşmeHe signed a two-year contract with the football club.Futbol kulübüyle iki yıllık bir sözleşme imzaladı.
150. resign · fiilistifa etmekShe decided to resign after the manager ignored her ideas again.Müdür fikirlerini yine görmezden gelince istifa etmeye karar verdi.
151. achieve · fiilbaşarmak, elde etmekWith daily practice, you can achieve almost any goal.Günlük pratikle neredeyse her hedefe ulaşabilirsin.
152. manage · fiilyönetmek; başarmak, becermekShe manages a team of ten engineers.On mühendisten oluşan bir ekibi yönetiyor.
153. suggest · fiilönermekI suggest taking the early train to avoid the traffic.Trafikten kaçınmak için erken trene binmeyi öneririm.
154. cope with · öbek fiil(zorlukla) başa çıkmak, idare etmekIt's hard to cope with so much pressure at once.Bir anda bu kadar çok baskıyla başa çıkmak zor.
155. deal with · öbek fiililgilenmek, ele almak; halletmekThe customer service team deals with complaints by phone and email.Müşteri hizmetleri ekibi şikâyetlerle telefon ve e-posta yoluyla ilgilenir.
156. stressed · sıfatstresli, gerginI've been really stressed since the exams started.Sınavlar başladığından beri gerçekten çok stresliyim.
157. anxious · sıfatkaygılı, endişeliHe felt anxious before speaking in front of the whole class.Bütün sınıfın önünde konuşmadan önce kaygılandı.
158. relieved · sıfatrahatlamışI was so relieved when the results finally arrived and they were good.Sonuçlar nihayet gelip iyi çıkınca çok rahatladım.
159. grateful · sıfatminnettar, müteşekkirI'm very grateful to you for lending me your notes.Notlarını ödünç verdiğin için sana çok minnettarım.
160. annoyed · sıfatsinirlenmiş, rahatsız olmuşHe gets annoyed when someone talks loudly in the library.Kütüphanede biri yüksek sesle konuşunca sinirleniyor.
161. frustrated · sıfatbunalmış, sinirlenmiş; hayal kırıklığına uğramışShe was frustrated because the website kept crashing.Web sitesi sürekli çöktüğü için bunalmıştı.
162. curious · sıfatmeraklıI'm curious to know how she solved the puzzle so quickly.Bulmacayı bu kadar çabuk nasıl çözdüğünü merak ediyorum.
163. society · isimtoplumEducation plays an important role in a modern society.Eğitim, modern bir toplumda önemli bir rol oynar.
164. opportunity · isimfırsatSpending a year abroad was a great opportunity for her.Bir yılı yurt dışında geçirmek onun için harika bir fırsattı.
165. unemployment · isimişsizlikUnemployment among young adults has risen this year.Bu yıl genç yetişkinler arasında işsizlik arttı.
166. graduate · fiilmezun olmakShe will graduate from university in June.Haziranda üniversiteden mezun olacak.
167. scholarship · isimbursHe won a scholarship to continue his education in Germany.Almanya'da eğitimine devam etmek için burs kazandı.
168. assignment · isimödev, görevThe assignment is due on Monday, and it must be at least five hundred words.Ödev pazartesi teslim edilecek ve en az beş yüz kelime olmalı.
169. attend · fiilkatılmak, devam etmekOver two hundred guests attended the conference.İki yüzden fazla misafir konferansa katıldı.
170. loyal · sıfatsadık, vefalıMehmet has stayed loyal to his oldest friends for twenty years, in good times and bad.Mehmet, iyi günde de kötü günde de yirmi yıldır en eski dostlarına sadık kaldı.
171. sensitive · sıfathassas, alıngan, duygusalBe careful what you say to Selin; she is very sensitive about her weight.Selin'e ne söylediğine dikkat et; kilosu konusunda çok hassas.
172. mature · sıfatolgun, ağırbaşlıAlthough he is only sixteen, Kerem is very mature and handles hard situations calmly.Kerem daha on altı yaşında olmasına rağmen çok olgun ve zor durumların üstesinden sakince geliyor.
173. independent · sıfatbağımsız, kendi ayakları üzerinde duranSince moving to Ankara, Zeynep has become much more independent and does everything herself.Ankara'ya taşındığından beri Zeynep çok daha bağımsız oldu ve her şeyi kendisi yapıyor.
174. supportive · sıfatdestek olan, destekleyiciOur neighbours were incredibly supportive after the fire, bringing us clothes and offering us a place to stay.Komşularımız yangından sonra inanılmaz destek oldu; bize kıyafet getirdiler ve kalacak yer teklif ettiler.
175. affectionate · sıfatsevecen, şefkatliMy grandmother's cat is very affectionate and follows her from room to room.Büyükannemin kedisi çok sevecen ve onu odadan odaya takip ediyor.
176. thoughtful · sıfatdüşünceli, incelikliIt was very thoughtful of you to remember my exam date and send good wishes.Sınav tarihimi hatırlayıp iyi dilekler göndermen çok düşünceliydi.
177. bossy · sıfatbuyurgan, hükmetmeyi sevenNobody wants to play with Ece because she is so bossy and always changes the rules.Kimse Ece'yle oynamak istemiyor çünkü çok buyurgan ve sürekli kuralları değiştiriyor.
178. moody · sıfatdeğişken ruh hâlli, huysuzMy brother gets moody when he hasn't slept well, so I just leave him alone.Kardeşim iyi uyuyamadığında huysuzlaşıyor, ben de onu kendi hâline bırakıyorum.
179. arrogant · sıfatkibirli, kendini beğenmişHe seemed arrogant at first, but he turned out to be quite modest once we talked.İlk başta kibirli görünüyordu ama konuşunca oldukça alçakgönüllü biri çıktı.
180. naughty · sıfatyaramaz, söz dinlemeyenThe twins were naughty all afternoon and hid their father's shoes under the sofa.İkizler bütün öğleden sonra yaramazlık yaptı ve babalarının ayakkabılarını koltuğun altına sakladı.
181. spoil · fiilşımartmakHer grandparents spoil her terribly; she gets a present every time they visit.Büyükanne ve büyükbabası onu aşırı şımartıyor; her ziyaretlerinde ona bir hediye alıyorlar.
182. praise · fiilövmek, takdir etmekThe coach praised the players for their effort, even though they lost the match.Antrenör maçı kaybetmelerine rağmen oyuncuları gösterdikleri çaba için övdü.
183. blame · fiilsuçlamak, suçu üstüne yıkmakDon't blame your little brother; I was the one who left the gas on.Küçük kardeşini suçlama; gazı açık bırakan bendim.
184. quarrel · isimkavga, ağız dalaşıA small quarrel about the washing-up turned into a long silence at the dinner table.Bulaşık yüzünden çıkan küçük bir kavga yemek masasında uzun bir sessizliğe dönüştü.
185. misunderstanding · isimyanlış anlama, yanlış anlaşılmaIt was just a misunderstanding; I thought you were angry, but you were only tired.Sadece bir yanlış anlamaydı; ben senin kızgın olduğunu sandım ama sen yalnızca yorgundun.
186. apology · isimözürShe wrote him a short apology and left it next to his coffee cup.Ona kısa bir özür notu yazdı ve kahve fincanının yanına bıraktı.
187. admire · fiilhayran olmak, takdir etmekI really admire my aunt for raising three children while studying at night.Teyzemin geceleri okuyup üç çocuk yetiştirmesine gerçekten hayranım.
188. envy · fiilgıpta etmek, imrenmekI envy people who can fall asleep anywhere, because I need complete silence.Her yerde uyuyabilenlere imreniyorum, çünkü benim tam bir sessizliğe ihtiyacım var.
189. propose · fiilevlenme teklif etmekHe proposed to her on a boat during sunset, and she said yes immediately.Ona gün batımında bir teknede evlenme teklif etti ve kadın hemen evet dedi.
190. anniversary · isimyıl dönümüFor their tenth anniversary, they went back to the small town where they first met.Onuncu yıl dönümlerinde, ilk tanıştıkları küçük kasabaya geri döndüler.
191. honeymoon · isimbalayıWe spent our honeymoon in Cappadocia, watching the balloons rise every morning.Balayımızı Kapadokya'da geçirdik ve her sabah balonların yükselişini izledik.
192. bride · isimgelinThe bride arrived late because the car broke down, but nobody seemed to mind.Gelin araba bozulduğu için geç geldi ama kimse buna aldırmış görünmüyordu.
193. groom · isimdamatThe groom was so nervous that he forgot his own speech.Damat o kadar gergindi ki kendi konuşmasını unuttu.
194. funeral · isimcenaze töreniHundreds of villagers came to the funeral to say goodbye to the old teacher.Yüzlerce köylü yaşlı öğretmene veda etmek için cenaze törenine geldi.
195. widow · isimdul kadınThe widow lived alone for years, but her neighbours visited her every Sunday.Dul kadın yıllarca yalnız yaşadı ama komşuları her pazar onu ziyaret etti.
196. orphan · isimyetimHe became an orphan at the age of seven and was raised by his grandmother.Yedi yaşında yetim kaldı ve büyükannesi tarafından büyütüldü.
197. adopt · fiilevlat edinmekAfter many years of waiting, they adopted a three-year-old boy from a children's home.Yıllarca bekledikten sonra bir çocuk yuvasından üç yaşında bir oğlan evlat edindiler.
198. stepfather · isimüvey babaMy stepfather taught me to drive, and we have been close ever since.Üvey babam bana araba kullanmayı öğretti ve o zamandan beri çok yakınız.
199. grown-up · isimyetişkin, büyük (çocuk dilinde)The little ones had to go to bed early so the grown-ups could talk in peace.Küçükler erken yatmak zorundaydı ki büyükler rahatça sohbet edebilsin.
200. toddler · isimyeni yürümeye başlayan çocuk (1–3 yaş)Our toddler runs around the house all day, and we can't take our eyes off her.Yeni yürümeye başlayan kızımız bütün gün evin içinde koşuyor ve ondan gözümüzü ayıramıyoruz.
201. pensioner · isimemekliMany pensioners in our street meet at the tea garden every morning to play backgammon.Sokağımızdaki birçok emekli her sabah çay bahçesinde buluşup tavla oynuyor.
202. flatmate · isimev arkadaşıMy flatmate cooks wonderfully, so I do the dishes in return.Ev arkadaşım harika yemek yapıyor, ben de karşılığında bulaşıkları yıkıyorum.
203. host · isimev sahibi (davet eden kişi)Our host prepared three different desserts and made sure nobody's glass was empty.Ev sahibimiz üç farklı tatlı hazırladı ve kimsenin bardağının boş kalmamasına dikkat etti.
204. count on · öbek fiilgüvenmek, bel bağlamakYou can always count on Murat; he arrives early whenever someone needs a lift.Murat'a her zaman güvenebilirsin; biri arabayla bırakılmak istediğinde hep erkenden gelir.
205. homesick · sıfatmemleket hasreti çeken, evini özleyenDuring my first month in Germany I felt homesick every evening.Almanya'daki ilk ayımda her akşam memleket hasreti çektim.
206. eldest · sıfaten büyük (kardeş)As the eldest of five, Leyla had to look after the younger ones from an early age.Beş kardeşin en büyüğü olarak Leyla küçük yaşta kardeşlerine göz kulak olmak zorunda kaldı.
207. bully · isimzorba, ezen kişiHe used to be a bully at school, but he later apologised to everyone he had hurt.Okulda zorbanın tekiydi ama sonra incittiği herkesten özür diledi.
208. property · isimmülk; gayrimenkul, emlakProperty in the city centre has become far too expensive for most young families.Şehir merkezindeki gayrimenkul, çoğu genç aile için fazlasıyla pahalı hale geldi.
209. accommodation · isimkonaklama yeri; barınmaThe university helps new students find cheap accommodation during their first month in town.Üniversite, yeni öğrencilerin şehirdeki ilk ayında ucuz barınma bulmasına yardım ediyor.
210. estate agent · isimemlakçıThe estate agent showed us three places in one afternoon, but none of them had a garden.Emlakçı bize bir öğleden sonra üç yer gösterdi ama hiçbirinde bahçe yoktu.
211. dishwasher · isimbulaşık makinesiAfter the party, we filled the dishwasher twice and still had a pile of pans to wash by hand.Partiden sonra bulaşık makinesini iki kez doldurduk ve yine de elde yıkanacak bir yığın tava kaldı.
212. tidy · sıfatderli toplu, düzenliShe likes to keep her living room tidy, so she puts every toy away before dinner.Oturma odasını derli toplu tutmayı sever, bu yüzden akşam yemeğinden önce her oyuncağı yerine kaldırır.
213. mess · isimdağınıklık, pis ve karışık durumSorry about the mess; the builders only left yesterday and we haven't had time to sort things out.Dağınıklık için kusura bakma; ustalar daha dün gitti ve etrafı toplamaya vaktimiz olmadı.
214. recycle · fiilgeri dönüştürmekIn our building, we recycle paper and glass, and the caretaker collects the boxes every Friday.Binamızda kâğıt ve camı geri dönüştürüyoruz, kapıcı da kutuları her cuma topluyor.
215. fix · fiilonarmak, tamir etmekMy uncle came over on Sunday to fix the broken handle on the bathroom cabinet.Amcam pazar günü banyo dolabının kırık kolunu tamir etmeye geldi.
216. sweep · fiilsüpürmek (fırça ile)Every morning he sweeps the steps in front of the shop before the first customers arrive.Her sabah ilk müşteriler gelmeden önce dükkânın önündeki basamakları süpürür.
217. wipe · fiilsilmekCould you wipe the counter after breakfast? There are crumbs and spilled tea everywhere.Kahvaltıdan sonra tezgâhı silebilir misin? Her yerde kırıntı ve dökülmüş çay var.
218. trash · isimçöpIt's your turn to take out the trash tonight, and don't forget to separate the plastic.Bu akşam çöpü çıkarma sırası sende, plastikleri ayırmayı da unutma.
219. stain · isimlekeThe red wine left a dark stain on the cream-coloured sofa that we could never remove.Kırmızı şarap krem rengi koltukta asla çıkaramadığımız koyu bir leke bıraktı.
220. spill · fiildökmek; dökülmekBe careful not to spill any paint on the new tiles while you are moving the tin.Kutuyu taşırken yeni karoların üzerine boya dökmemeye dikkat et.
221. hang · fiilasmak; asılı olmakWe finally managed to hang the heavy mirror in the hall without making a huge hole.Sonunda ağır aynayı büyük bir delik açmadan koridora asmayı başardık.
222. removal van · isimnakliye kamyonetiThe removal van arrived at eight, and by noon everything we owned was on its way to Ankara.Nakliye kamyoneti sekizde geldi ve öğlene kadar sahip olduğumuz her şey Ankara yolundaydı.
223. bungalow · isimtek katlı müstakil evMy grandparents sold their large family house and moved into a quiet bungalow near the coast.Büyükanne ve büyükbabam büyük aile evlerini satıp sahile yakın sessiz bir tek katlı eve taşındı.
224. dormitory · isimyurt; ortak yatakhaneIn my first year at university, I stayed in a dormitory with about two hundred other students.Üniversitedeki ilk yılımda yaklaşık iki yüz öğrenciyle birlikte bir yurtta kaldım.
225. studio · isimstüdyo daireShe lives in a tiny studio downtown, so her desk is only two steps from her kitchen.Şehir merkezinde küçücük bir stüdyo dairede yaşıyor, bu yüzden masası mutfağından yalnızca iki adım uzakta.
226. elevator · isimasansörThe elevator was out of order, so we carried the washing machine up six flights of steps.Asansör arızalıydı, bu yüzden çamaşır makinesini altı kat merdivenden yukarı taşıdık.
227. lobby · isimgiriş holüPlease leave the parcels in the lobby, and I'll come down to collect them after work.Lütfen paketleri giriş holünde bırakın, iş çıkışı inip alırım.
228. porch · isimsundurma; giriş sundurmasıOn warm evenings, we sit on the porch with a cup of tea and watch the children play.Sıcak akşamlarda bir fincan çayla sundurmada oturup çocukların oynayışını izleriz.
229. shed · isimbahçe kulübesi; depoDad keeps his ladder, his spades and an old bicycle in the shed behind the house.Babam merdivenini, küreklerini ve eski bir bisikleti evin arkasındaki kulübede tutuyor.
230. driveway · isimgaraj yolu; evin özel araç girişiThere was a strange car parked in our driveway, so I couldn't get my own car out.Evimizin garaj yoluna yabancı bir araba park edilmişti, bu yüzden kendi arabamı çıkaramadım.
231. hedge · isimçit (çalılardan oluşan), çalı çitiHe spends every Saturday morning cutting the hedge so the neighbours can see his flowers.Her cumartesi sabahını komşular çiçeklerini görebilsin diye çalı çitini budamakla geçirir.
232. fireplace · isimşömineIn winter, the whole family gathers around the fireplace and listens to Grandpa's old stories.Kışın bütün aile şöminenin etrafında toplanıp dedenin eski hikâyelerini dinler.
233. chimney · isimbacaThick smoke was rising from the chimney, so we knew someone was at home in the cottage.Bacadan kalın bir duman yükseliyordu, bu yüzden kulübede birinin olduğunu anladık.
234. loft · isimçatı arasıWe found my old school books and some toys in the loft when we cleared it out.Çatı arasını boşaltırken eski okul kitaplarımı ve bazı oyuncakları bulduk.
235. cellar · isimmahzen; kiler (bodrum)My grandfather kept dozens of jars of pickles and a few bottles of wine in the cool cellar.Dedem serin mahzende onlarca kavanoz turşu ve birkaç şişe şarap saklardı.
236. boiler · isimkombi; su ısıtıcı kazanThe boiler broke down in the middle of January, and we had no hot water for three days.Kombi ocak ayının ortasında bozuldu ve üç gün sıcak suyumuz olmadı.
237. air conditioning · isimklima; havalandırma ve soğutma sistemiThe air conditioning in the bedroom is so loud that we sometimes prefer to just open the windows.Yatak odasındaki klima o kadar gürültülü ki bazen pencereleri açmayı tercih ediyoruz.
238. insulation · isimyalıtımGood insulation in the walls can reduce your winter energy costs by a surprising amount.Duvarlardaki iyi bir yalıtım kış enerji masraflarınızı şaşırtıcı ölçüde azaltabilir.
239. power cut · isimelektrik kesintisiDuring the storm there was a power cut, so we ate dinner by candlelight and played cards.Fırtına sırasında elektrik kesintisi oldu, biz de akşam yemeğini mum ışığında yiyip kâğıt oynadık.
240. damp · sıfatnemli, rutubetliThe bedroom walls felt cold and damp, and there was a bad smell near the window.Yatak odasının duvarları soğuk ve rutubetliydi, pencerenin yanında da kötü bir koku vardı.
241. mould · isimküfWe noticed black mould in the corner of the ceiling and told the owner immediately.Tavanın köşesinde siyah küf olduğunu fark ettik ve hemen ev sahibine söyledik.
242. crack · isimçatlakAfter the earthquake, we found a long crack running across the kitchen wall.Depremden sonra mutfak duvarında boydan boya uzanan uzun bir çatlak bulduk.
243. drip · fiildamlamakThe tap in the bathroom has been dripping all night, and the noise is driving me crazy.Banyodaki musluk bütün gece boyunca damlıyor ve bu ses beni çıldırtıyor.
244. pipe · isimboruA pipe burst under the kitchen floor, and water spread across the whole ground floor.Mutfak zemininin altında bir boru patladı ve su bütün zemin kata yayıldı.
245. drain · isimgider, lavabo/duş borusuHair had blocked the drain, so the water in the bath took ages to disappear.Saçlar gideri tıkamıştı, bu yüzden küvetteki suyun çekilmesi çok uzun sürdü.
246. fuse · isimsigorta (elektrik)When I plugged in the heater, a fuse blew and the whole flat went dark.Isıtıcıyı prize taktığımda sigorta attı ve bütün daire karanlığa gömüldü.
247. smoke alarm · isimduman dedektörüThe smoke alarm went off while I was frying fish, and the neighbours came to check on us.Ben balık kızartırken duman dedektörü öttü ve komşular bizi kontrol etmeye geldi.
248. burglar · isimhırsız (eve giren)A burglar got in through the back window while the family was away on holiday.Aile tatildeyken bir hırsız arka pencereden içeri girdi.
249. doorstep · isimkapı eşiği; kapının önüThe delivery man left the parcel on the doorstep, and unfortunately it rained all afternoon.Kurye paketi kapının önüne bıraktı ve ne yazık ki öğleden sonra boyunca yağmur yağdı.
250. letterbox · isimposta kutusuThere was nothing in the letterbox this morning except an advert for a new pizza place.Bu sabah posta kutusunda yeni bir pizzacının reklamından başka bir şey yoktu.