YÖKDİL Kelime Listesi (Sayfa 2)
YÖKDİL Kelime Listesi: 2.131 kelime, YÖKDİL’in fen, sağlık ve sosyal bilimler metinlerinde sık geçen türden akademik kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 394, B2 937, C1 800.
251–500. kelimeler · Sayfa 2/9 · Güncelleme:
Kelimeler 251–500
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 251. personality · isim · B1 | kişilik | Personality tests are often used to predict how well a candidate will work in a team.Kişilik testleri, bir adayın ekip içinde ne kadar iyi çalışacağını tahmin etmek için sık kullanılır. |
| 252. reward · isim · B1 | ödül, karşılık | Teachers who use small rewards often see younger children become more willing to take part.Küçük ödüller kullanan öğretmenler, küçük çocukların derse katılma isteğinin arttığını sık sık görür. |
| 253. punishment · isim · B1 | ceza, cezalandırma | Studies suggest that harsh punishment at school rarely leads to lasting improvement in children's conduct.Çalışmalar, okuldaki sert cezaların çocukların davranışlarında kalıcı bir iyileşme sağlamadığını göstermektedir. |
| 254. lecture · isim · B1 | ders, konferans, sunum | The professor's lecture on child development attracted students from several other departments.Profesörün çocuk gelişimi üzerine verdiği ders, başka bölümlerden de öğrencileri çekti. |
| 255. graduate · fiil · B1 | mezun olmak | Most students who graduate in psychology go on to work in schools, hospitals or research centres.Psikolojiden mezun olan öğrencilerin çoğu okullarda, hastanelerde veya araştırma merkezlerinde çalışmaya başlar. |
| 256. scholarship · isim · B1 | burs | A government scholarship allowed her to complete a master's degree in educational sciences abroad.Devlet bursu, yurt dışında eğitim bilimleri alanında yüksek lisansını tamamlamasına olanak sağladı. |
| 257. attendance · isim · B1 | devam, katılım | Poor attendance in the early years of school is often linked to weaker results later on.İlk okul yıllarındaki devamsızlık, çoğu zaman sonraki yıllarda daha zayıf sonuçlarla ilişkilendirilir. |
| 258. depression · isim · B1 | depresyon, çöküntü | Depression among university students has become a growing concern for health services.Üniversite öğrencileri arasındaki depresyon, sağlık hizmetleri için giderek büyüyen bir endişe haline gelmiştir. |
| 259. mood · isim · B1 | ruh hali, keyif | Regular physical activity has been shown to improve mood and reduce irritability in adolescents.Düzenli fiziksel aktivitenin ergenlerde ruh halini iyileştirdiği ve sinirliliği azalttığı gösterilmiştir. |
| 260. creativity · isim · B1 | yaratıcılık | Some educators worry that heavy exam preparation leaves little room for creativity in the classroom.Bazı eğitimciler, yoğun sınav hazırlığının sınıfta yaratıcılığa pek yer bırakmadığından endişe etmektedir. |
| 261. curiosity · isim · B1 | merak | Young children's natural curiosity drives much of their early learning about the world around them.Küçük çocukların doğal merakı, çevreleri hakkındaki erken öğrenmelerinin büyük bölümünü yönlendirir. |
| 262. guilt · isim · B1 | suçluluk duygusu | Feelings of guilt can motivate people to repair relationships, but excessive guilt may damage their mental health.Suçluluk duygusu insanları ilişkilerini onarmaya yöneltebilir, ancak aşırı suçluluk ruh sağlığına zarar verebilir. |
| 263. loneliness · isim · B1 | yalnızlık | Long-term loneliness has been linked to sleep problems and a higher risk of heart disease.Uzun süreli yalnızlık, uyku sorunları ve kalp hastalığı riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. |
| 264. psychologist · isim · B1 | psikolog | A school psychologist can assess a child's learning needs and advise teachers on suitable support.Okul psikologu bir çocuğun öğrenme ihtiyaçlarını değerlendirebilir ve öğretmenlere uygun destek konusunda tavsiyede bulunabilir. |
| 265. mental health · isim · B1 | ruh sağlığı | Universities are expanding services that support student mental health during exam periods and the first year.Üniversiteler, sınav dönemlerinde ve ilk yıl boyunca öğrencilerin ruh sağlığını destekleyen hizmetleri genişletmektedir. |
| 266. learner · isim · B1 | öğrenen kişi; öğrenci | Adult learners often bring more life experience to the classroom than younger students do.Yetişkin öğrenciler sınıfa genellikle daha genç öğrencilerden daha fazla yaşam deneyimi getirir. |
| 267. memory · isim · B1 | hafıza; bellek; anı | Regular sleep plays an important part in strengthening long-term memory in children and adults alike.Düzenli uyku, hem çocuklarda hem yetişkinlerde uzun süreli hafızanın güçlenmesinde önemli bir rol oynar. |
| 268. habit · isim · B1 | alışkanlık | Reading for twenty minutes every evening can become a lasting habit if students start early enough.Öğrenciler yeterince erken başlarsa her akşam yirmi dakika kitap okumak kalıcı bir alışkanlığa dönüşebilir. |
| 269. praise · fiil · B1 | övmek; takdir etmek | Teachers who praise effort rather than natural ability tend to build more determined learners.Doğal yetenek yerine çabayı öven öğretmenler daha kararlı öğrenciler yetiştirme eğilimindedir. |
| 270. encouragement · isim · B1 | cesaretlendirme; teşvik | Many students from poor families succeed only because a teacher gave them constant encouragement.Yoksul ailelerden gelen birçok öğrenci, yalnızca bir öğretmen onlara sürekli cesaret verdiği için başarılı oluyor. |
| 271. cheat · fiil · B1 | kopya çekmek; hile yapmak | Students who cheat in exams risk losing their place at the university if they are caught.Sınavlarda kopya çeken öğrenciler yakalanırlarsa üniversitedeki yerlerini kaybetme riskiyle karşılaşır. |
| 272. talent · isim · B1 | yetenek; yetenekli kişi | Schools should identify musical talent early and offer children the chance to develop it properly.Okullar müzik yeteneğini erken fark etmeli ve çocuklara onu doğru biçimde geliştirme fırsatı sunmalıdır. |
| 273. anger · isim · B1 | öfke; kızgınlık | Teaching children to name their anger is often the first step in helping them control it.Çocuklara öfkelerini adlandırmayı öğretmek, onu kontrol etmelerine yardım etmenin çoğu zaman ilk adımıdır. |
| 274. fear · isim · B1 | korku; endişe | A fear of making mistakes prevents many language learners from speaking in front of others.Hata yapma korkusu, birçok dil öğrenicisinin başkalarının önünde konuşmasını engeller. |
| 275. trust · isim · B1 | güven; itimat | Without trust between the therapist and the client, honest discussion of painful memories is very difficult.Terapist ile danışan arasında güven olmadan acı anılar hakkında dürüstçe konuşmak çok zordur. |
| 276. vocabulary · isim · B1 | kelime hazinesi; sözcük dağarcığı | Reading widely is one of the most effective ways of building a rich academic vocabulary.Geniş çaplı okumak, zengin bir akademik kelime hazinesi oluşturmanın en etkili yollarından biridir. |
| 277. mother tongue · isim · B1 | ana dil | Research shows that children who are taught in their mother tongue often grasp basic concepts more quickly.Araştırmalar, ana dilinde eğitim gören çocukların temel kavramları çoğu zaman daha çabuk kavradığını gösteriyor. |
| 278. timetable · isim · B1 | ders programı; zaman çizelgesi | The new timetable gives older students a longer break so that they can concentrate better in the afternoon.Yeni ders programı, daha büyük yaştaki öğrencilere daha uzun bir ara vererek öğleden sonra daha iyi odaklanmalarını sağlıyor. |
| 279. relaxation · isim · B1 | gevşeme; dinlenme | Simple breathing exercises for relaxation can reduce the nervousness that students feel before presentations.Gevşemeye yönelik basit nefes egzersizleri, öğrencilerin sunumlardan önce hissettiği gerginliği azaltabilir. |
| 280. data · isim · B1 | veri; bir araştırmada toplanan bilgi ve sayılar | The researchers stored all the data on a secure server before they began the analysis.Araştırmacılar analize başlamadan önce tüm verileri güvenli bir sunucuda sakladı. |
| 281. participant · isim · B1 | katılımcı; araştırmaya katılan kişi | Each participant was asked to complete a short memory task at the start of the session.Her katılımcıdan oturumun başında kısa bir hafıza görevini tamamlaması istendi. |
| 282. evidence · isim · B1 | kanıt; bulgu | There is strong evidence that early reading support improves children's later school performance.Erken okuma desteğinin çocukların sonraki okul başarısını artırdığına dair güçlü kanıtlar var. |
| 283. analyze · fiil · B1 | analiz etmek; incelemek | The team used specialized software to analyze thousands of interview transcripts in a few weeks.Ekip, birkaç hafta içinde binlerce görüşme metnini analiz etmek için özel bir yazılım kullandı. |
| 284. average · isim · B1 | ortalama | The average age of the patients in the study was forty-three years.Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması kırk üç idi. |
| 285. percentage · isim · B1 | yüzde; yüzde oranı | A small percentage of respondents said they had never used the internet for health advice.Katılanların küçük bir yüzdesi sağlık tavsiyesi için hiç internet kullanmadığını söyledi. |
| 286. random · sıfat · B1 | rastgele; tesadüfi | Participants were placed in groups by random selection so that no one could influence the result.Hiç kimse sonucu etkileyemesin diye katılımcılar rastgele seçimle gruplara yerleştirildi. |
| 287. questionnaire · isim · B1 | anket formu; soru formu | The questionnaire contained twenty items about sleep, diet and daily stress levels.Anket formu uyku, beslenme ve günlük stres düzeyleri hakkında yirmi madde içeriyordu. |
| 288. measure · fiil · B1 | ölçmek; değerlendirmek | The scientists measured the children's reaction times before and after the training programme.Bilim insanları eğitim programından önce ve sonra çocukların tepki sürelerini ölçtü. |
| 289. accuracy · isim · B1 | doğruluk; isabet | The accuracy of the device was checked against a laboratory standard every month.Cihazın doğruluğu her ay bir laboratuvar standardıyla karşılaştırılarak kontrol edildi. |
| 290. population · isim · B1 | evren; araştırılan tüm grup; nüfus | Findings from a small town cannot always be applied to the whole population of the country.Küçük bir kasabadan elde edilen bulgular her zaman ülkenin tüm nüfusuna uygulanamaz. |
| 291. approximately · zarf · B1 | yaklaşık olarak; aşağı yukarı | Approximately one third of the participants dropped out before the final interview.Katılımcıların yaklaşık üçte biri son görüşmeden önce çalışmadan ayrıldı. |
| 292. statistics · isim · B1 | istatistik; istatistiksel veriler | Official statistics show that the number of university graduates has risen steadily over the past decade.Resmî istatistikler, üniversite mezunlarının sayısının son on yılda sürekli arttığını gösteriyor. |
| 293. calculate · fiil · B1 | hesaplamak; matematiksel olarak bulmak | The team calculated the death rate for each age group using hospital records from the past decade.Ekip, son on yıla ait hastane kayıtlarını kullanarak her yaş grubu için ölüm oranını hesapladı. |
| 294. graph · isim · B1 | grafik; çizelge | The graph shows that rainfall and crop yield rose together throughout the study period.Grafik, yağış miktarı ile ürün veriminin çalışma dönemi boyunca birlikte arttığını gösteriyor. |
| 295. formula · isim · B1 | formül | Researchers applied a simple formula to convert the raw scores into a common scale.Araştırmacılar ham puanları ortak bir ölçeğe çevirmek için basit bir formül kullandı. |
| 296. steady · sıfat · B1 | sabit; istikrarlı | The figures show a steady rise in internet use among older adults over the last decade.Rakamlar, son on yılda yaşlı yetişkinler arasında internet kullanımında istikrarlı bir artış olduğunu gösteriyor. |
| 297. effect · isim · B1 | etki; sonuç | The study found that sleeping less had a clear effect on students' exam performance.Çalışma, daha az uyumanın öğrencilerin sınav başarısı üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu buldu. |
| 298. cause · isim · B1 | neden; sebep | Researchers are still trying to establish the exact cause of the sudden fall in bee numbers.Araştırmacılar arı sayısındaki ani düşüşün tam nedenini hâlâ ortaya koymaya çalışıyor. |
| 299. rate · isim · B1 | oran; hız | The birth rate in the region has dropped steadily over the last two decades.Bölgedeki doğum oranı son yirmi yılda istikrarlı biçimde düştü. |
| 300. figure · isim · B1 | rakam; sayısal değer | The official figure for hospital admissions was higher than the one reported in the newspaper.Hastane yatışlarına ilişkin resmî rakam, gazetede bildirilenden daha yüksekti. |
| 301. error · isim · B1 | hata; yanlışlık | A small error in recording the dates made the whole table difficult to trust.Tarihlerin kaydedilmesindeki küçük bir hata, tüm tabloya güvenmeyi zorlaştırdı. |
| 302. test · fiil · B1 | sınamak; denemek | The team used a new method to test whether the two groups differed in reaction time.Ekip, iki grubun tepki süresi bakımından farklı olup olmadığını sınamak için yeni bir yöntem kullandı. |
| 303. chance · isim · B1 | olasılık; şans eseri olma durumu | The difference between the groups was so large that it was unlikely to be due to chance.Gruplar arasındaki fark o kadar büyüktü ki şansa bağlı olması pek mümkün görünmüyordu. |
| 304. score · isim · B1 | puan; skor | Each child received a score based on how many words he or she could recall.Her çocuk, hatırlayabildiği kelime sayısına göre bir puan aldı. |
| 305. total · isim · B1 | toplam | A total of 420 questionnaires were returned, but only 390 were complete enough to be used.Toplam 420 form geri döndü, ancak yalnızca 390'ı kullanılabilecek kadar eksiksizdi. |
| 306. count · fiil · B1 | saymak; hesaba katmak | The researchers counted every case that appeared in hospital records between 2015 and 2020.Araştırmacılar 2015 ile 2020 arasında hastane kayıtlarında yer alan her vakayı saydı. |
| 307. interview · isim · B1 | görüşme; mülakat | Each interview lasted about forty minutes and was held in the nurse's own workplace.Her görüşme yaklaşık kırk dakika sürdü ve hemşirenin kendi çalışma yerinde yapıldı. |
| 308. chart · isim · B1 | grafik; çizelge | The chart on page six shows how daily water use differs between seasons.Altıncı sayfadaki grafik, günlük su kullanımının mevsimlere göre nasıl değiştiğini gösteriyor. |
| 309. bar chart · isim · B1 | çubuk grafik; sütun grafik | A bar chart makes it easy to compare the number of graduates from each faculty.Çubuk grafik, her fakültenin mezun sayısını karşılaştırmayı kolaylaştırır. |
| 310. suggest · fiil · B1 | ileri sürmek; düşündürmek; işaret etmek | The data suggest that students learn better when lessons are divided into short sections.Veriler, derslerin kısa bölümlere ayrılması durumunda öğrencilerin daha iyi öğrendiğini düşündürüyor. |
| 311. examine · fiil · B1 | incelemek; muayene etmek | This paper examines the relationship between sleep and academic performance.Bu makale, uyku ile akademik başarı arasındaki ilişkiyi inceliyor. |
| 312. identify · fiil · B1 | belirlemek; tespit etmek | Scientists have identified several factors that may explain the sudden drop in numbers.Bilim insanları, sayılardaki ani düşüşü açıklayabilecek birkaç etken belirledi. |
| 313. lead to · öbek fiil · B1 | yol açmak; sonuçlanmak | Poor sleep over a long period can lead to serious problems with concentration.Uzun süreli kötü uyku, konsantrasyonda ciddi sorunlara yol açabilir. |
| 314. argue · fiil · B1 | savunmak; ileri sürmek; tartışmak | Some historians argue that economic pressure, not religion, caused the conflict.Bazı tarihçiler, çatışmaya dinin değil ekonomik baskının yol açtığını savunuyor. |
| 315. confirm · fiil · B1 | doğrulamak; teyit etmek | A second study confirmed the results of the original experiment.İkinci bir çalışma, asıl deneyin sonuçlarını doğruladı. |
| 316. reduce · fiil · B1 | azaltmak; düşürmek | Better ventilation in classrooms can reduce the spread of illness among pupils.Sınıflarda daha iyi havalandırma, öğrenciler arasında hastalıkların yayılmasını azaltabilir. |
| 317. require · fiil · B1 | gerektirmek; zorunlu kılmak | This type of analysis requires a large amount of reliable data.Bu tür bir analiz, çok miktarda güvenilir veri gerektirir. |
| 318. remain · fiil · B1 | kalmak; varlığını sürdürmek | The exact cause of the pattern remains unclear despite decades of research.Onlarca yıllık araştırmaya rağmen bu örüntünün tam nedeni belirsizliğini koruyor. |
| 319. achieve · fiil · B1 | başarmak; elde etmek | Students who set clear goals are more likely to achieve high marks.Net hedefler koyan öğrencilerin yüksek not alma olasılığı daha fazladır. |
| 320. compare · fiil · B1 | karşılaştırmak; benzerlik ve farklarını incelemek | The researchers compared the exam results of students who studied in groups with those who studied alone.Araştırmacılar, grup halinde çalışan öğrencilerin sınav sonuçlarını tek başına çalışanlarınkiyle karşılaştırdı. |
| 321. define · fiil · B1 | tanımlamak; belirlemek (sınırlarını) | Before collecting any information, the team had to define what they meant by 'long-term unemployment'.Herhangi bir bilgi toplamadan önce ekip, 'uzun süreli işsizlik' ile neyi kastettiğini tanımlamak zorundaydı. |
| 322. predict · fiil · B1 | tahmin etmek; önceden söylemek | Scientists use computer models to predict how the spread of the disease may change over the coming months.Bilim insanları, hastalığın yayılmasının önümüzdeki aylarda nasıl değişebileceğini tahmin etmek için bilgisayar modelleri kullanıyor. |
| 323. replace · fiil · B1 | yerine geçmek; yenisiyle değiştirmek | In many hospitals, paper records have been replaced by electronic systems that are easier to update.Birçok hastanede kâğıt kayıtların yerini, güncellemesi daha kolay elektronik sistemler aldı. |
| 324. expand · fiil · B1 | genişlemek; genişletmek; büyümek | The university plans to expand its research facilities so that more students can join laboratory projects.Üniversite, daha fazla öğrencinin laboratuvar projelerine katılabilmesi için araştırma olanaklarını genişletmeyi planlıyor. |
| 325. participate · fiil · B1 | katılmak; iştirak etmek | Students who participate actively in class discussions usually remember the material better than those who do not.Sınıf tartışmalarına aktif olarak katılan öğrenciler, katılmayanlara göre konuyu genellikle daha iyi hatırlar. |
| 326. vary · fiil · B1 | değişiklik göstermek; farklılık göstermek | Reading ability varies widely among children of the same age, even within the same classroom.Okuma becerisi, aynı yaştaki çocuklar arasında, hatta aynı sınıf içinde bile büyük farklılık gösterir. |
| 327. explore · fiil · B1 | araştırmak; incelemek; derinlemesine ele almak | The study explores how sleep habits affect memory in university students.Çalışma, uyku alışkanlıklarının üniversite öğrencilerinde hafızayı nasıl etkilediğini araştırıyor. |
| 328. gather · fiil · B1 | toplamak (bilgi, veri vb.) | The team gathered information from hospital records over a period of five years.Ekip, beş yıllık bir süre boyunca hastane kayıtlarından bilgi topladı. |
| 329. factor · isim · B1 | etken; faktör | Family income is an important factor in determining how long children stay in education.Aile geliri, çocukların eğitimde ne kadar kalacağını belirleyen önemli bir etkendir. |
| 330. aspect · isim · B1 | yön; boyut; veçhe | The study examines the psychological aspects of long hospital stays for elderly patients.Çalışma, yaşlı hastaların uzun süreli hastane yatışlarının psikolojik yönlerini inceliyor. |
| 331. approach · isim · B1 | yaklaşım; yöntem | Researchers adopted a multidisciplinary approach to understand why some communities respond better to health campaigns.Araştırmacılar, bazı toplulukların sağlık kampanyalarına neden daha iyi yanıt verdiğini anlamak için çok disiplinli bir yaklaşım benimsedi. |
| 332. concept · isim · B1 | kavram | The concept of social class is central to many studies in sociology.Toplumsal sınıf kavramı, sosyolojideki birçok çalışmanın merkezindedir. |
| 333. analysis · isim · B1 | analiz; çözümleme | A detailed analysis of the blood results revealed a pattern no one had noticed before.Kan sonuçlarının ayrıntılı analizi, daha önce kimsenin fark etmediği bir örüntüyü ortaya çıkardı. |
| 334. consequence · isim · B1 | sonuç; akıbet (genellikle olumsuz) | Deforestation has serious consequences for the water supply of nearby towns.Ormansızlaşmanın yakındaki kasabaların su temini üzerinde ciddi sonuçları vardır. |
| 335. phase · isim · B1 | evre; aşama | The first phase of the project focused on collecting data from rural schools.Projenin ilk aşaması, kırsal okullardan veri toplamaya odaklandı. |
| 336. pattern · isim · B1 | örüntü; düzen; kalıp | Scientists identified a clear pattern in the way rainfall changed over the past fifty years.Bilim insanları, yağışın son elli yılda değişme biçiminde belirgin bir örüntü tespit etti. |
| 337. theory · isim · B1 | kuram; teori | Darwin's theory of natural selection changed the way people think about the origin of life.Darwin'in doğal seçilim kuramı, insanların yaşamın kökeni hakkındaki düşünce biçimini değiştirdi. |
| 338. feature · isim · B1 | özellik; belirgin nitelik | A key feature of the healthy group was a higher level of daily physical activity.Sağlıklı grubun temel özelliği, günlük fiziksel aktivite düzeyinin daha yüksek olmasıydı. |
| 339. issue · isim · B1 | konu; sorun; mesele | Access to clean water remains a major public health issue in many rural regions.Temiz suya erişim, birçok kırsal bölgede hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunudur. |
| 340. source · isim · B1 | kaynak; menşe | Researchers must always check whether a source of information is trustworthy before citing it.Araştırmacılar, bir bilgi kaynağını alıntılamadan önce güvenilir olup olmadığını mutlaka kontrol etmelidir. |
| 341. challenge · isim · B1 | zorluk; meydan okuma | Climate-related migration presents a serious challenge for social scientists and policymakers alike.İklimle ilgili göçler, sosyal bilimciler ve politika yapıcılar için ciddi bir zorluk oluşturmaktadır. |
| 342. majority · isim · B1 | çoğunluk | The majority of the students in the study reported improved concentration after the programme.Çalışmadaki öğrencilerin çoğu, programdan sonra dikkatlerinin arttığını bildirdi. |
| 343. alternative · isim · B1 | alternatif; seçenek | Scientists are searching for an alternative to chemical pesticides that is less harmful to bees.Bilim insanları, arılara daha az zarar veren, kimyasal böcek ilaçlarına bir alternatif arıyor. |
| 344. specialist · isim · B1 | uzman; uzman hekim | The patient was referred to a heart specialist for further tests.Hasta, ileri tetkikler için bir kalp uzmanına yönlendirildi. |
| 345. conclusion · isim · B1 | sonuç; vargı | The researchers drew the conclusion that regular walking significantly improves mood in older adults.Araştırmacılar, düzenli yürüyüşün yaşlı yetişkinlerde ruh halini belirgin biçimde iyileştirdiği sonucuna vardı. |
| 346. gap · isim · B1 | boşluk; eksiklik; iki şey arasındaki fark | The review highlights a gap in research on how elderly people use digital health services.Derleme, yaşlı bireylerin dijital sağlık hizmetlerini nasıl kullandığına dair araştırmalardaki bir boşluğa dikkat çekiyor. |
| 347. debate · isim · B1 | tartışma; farklı görüşlerin ele alındığı resmî veya akademik görüş alışverişi | There is ongoing debate among economists about how much governments should regulate online markets.Ekonomistler arasında, hükûmetlerin çevrimiçi piyasaları ne kadar düzenlemesi gerektiği konusunda süregelen bir tartışma var. |
| 348. threat · isim · B1 | tehdit; tehlike | Invasive plants are considered a serious threat to the survival of local flora.İstilacı bitkiler, yerel bitki örtüsünün varlığını sürdürmesi için ciddi bir tehdit olarak görülüyor. |
| 349. summary · isim · B1 | özet | The article begins with a summary of the main arguments for and against the new law.Makale, yeni yasanın lehindeki ve aleyhindeki başlıca görüşlerin bir özetiyle başlıyor. |
| 350. deadline · isim · B1 | son teslim tarihi; bitiş süresi | The deadline for submitting conference abstracts has been extended by two weeks.Kongre bildiri özetlerinin son teslim tarihi iki hafta uzatıldı. |
| 351. weakness · isim · B1 | zayıf yön; zayıflık | A major weakness of the survey design was the lack of follow-up interviews.Anket tasarımının önemli bir zayıf yönü, takip görüşmelerinin olmamasıydı. |
| 352. background · isim · B1 | arka plan; geçmiş; sosyal ve eğitimsel köken | Students from different educational backgrounds may need extra support in the first year.Farklı eğitim geçmişlerinden gelen öğrencilerin ilk yılda ek desteğe ihtiyacı olabilir. |
| 353. method · isim · B1 | yöntem, metot | The researchers chose a new method for collecting information from elderly residents.Araştırmacılar, yaşlı sakinlerden bilgi toplamak için yeni bir yöntem seçti. |
| 354. process · isim · B1 | süreç, işleyiş | Ageing is a natural process that affects every system in the human body.Yaşlanma, insan vücudundaki her sistemi etkileyen doğal bir süreçtir. |
| 355. structure · isim · B1 | yapı; bünye | Scientists compared the structure of the two proteins to understand their different functions.Bilim insanları, farklı işlevlerini anlamak için iki proteinin yapısını karşılaştırdı. |
| 356. function · isim · B1 | işlev, görev | The main function of the thyroid is to regulate the body's energy use.Tiroidin ana işlevi, vücudun enerji kullanımını düzenlemektir. |
| 357. development · isim · B1 | gelişme, gelişim; yeni gelişme | Early childhood experiences strongly influence a person's emotional and intellectual development.Erken çocukluk deneyimleri, bir insanın duygusal ve zihinsel gelişimini güçlü biçimde etkiler. |
| 358. improvement · isim · B1 | iyileşme, ilerleme; geliştirme | The study reported a clear improvement in reading skills after the new teaching programme.Çalışma, yeni öğretim programının ardından okuma becerilerinde belirgin bir iyileşme olduğunu bildirdi. |
| 359. influence · isim · B1 | etki, nüfuz | Family influence on career choice remains strong, especially in traditional societies.Aile etkisi, özellikle geleneksel toplumlarda meslek seçiminde hâlâ güçlüdür. |
| 360. variety · isim · B1 | çeşitlilik; tür, çeşit | A wide variety of microorganisms live in healthy soil and support plant growth.Sağlıklı toprakta çok çeşitli mikroorganizmalar yaşar ve bitki büyümesini destekler. |
| 361. responsibility · isim · B1 | sorumluluk | Governments share responsibility with industry for protecting workers from dangerous working conditions.Hükümetler, işçileri tehlikeli çalışma koşullarından korumada sorumluluğu sanayiyle paylaşır. |
| 362. stage · isim · B1 | aşama, evre, safha | The disease is much easier to control when it is detected at an early stage.Hastalık, erken bir aşamada fark edildiğinde kontrol altına almak çok daha kolaydır. |
| 363. reaction · isim · B1 | tepki, reaksiyon | Public reaction to the new health regulations was mixed, with strong views on both sides.Yeni sağlık düzenlemelerine yönelik kamuoyu tepkisi karışıktı; her iki tarafta da güçlü görüşler vardı. |
| 364. unit · isim · B1 | birim; ünite | The family is considered the basic social unit in most sociological studies.Çoğu sosyolojik çalışmada aile, temel toplumsal birim olarak kabul edilir. |
| 365. layer · isim · B1 | katman, tabaka | A thin layer of ice covered the lake, which made sampling difficult for the team.Gölü ince bir buz tabakası kaplıyordu; bu da ekibin örnek almasını zorlaştırdı. |
| 366. progress · isim · B1 | ilerleme, gelişme | Teachers recorded each child's progress in reading and mathematics throughout the year.Öğretmenler, yıl boyunca her çocuğun okuma ve matematikteki ilerlemesini kaydetti. |
| 367. target · isim · B1 | hedef; hedef kitle | The new drug is designed to attack a specific target inside cancer cells.Yeni ilaç, kanser hücrelerinin içindeki belirli bir hedefe saldıracak şekilde tasarlanmıştır. |
| 368. link · isim · B1 | bağ, bağlantı, ilişki | Researchers have found a strong link between sleep quality and academic performance.Araştırmacılar, uyku kalitesi ile akademik başarı arasında güçlü bir bağ buldu. |
| 369. discovery · isim · B1 | keşif, buluş | The discovery of penicillin changed the way doctors treat bacterial illnesses.Penisilinin keşfi, doktorların bakteriyel hastalıkları tedavi etme biçimini değiştirdi. |
| 370. preference · isim · B1 | tercih, yeğleme | Most students showed a preference for short lessons with frequent breaks.Öğrencilerin çoğu, sık aralar verilen kısa derslere yönelik bir tercih gösterdi. |
| 371. relatively · zarf · B1 | nispeten; göreceli olarak | The experiment was relatively simple, but it produced surprisingly clear results.Deney nispeten basitti ama şaşırtıcı derecede net sonuçlar verdi. |
| 372. overall · sıfat · B1 | genel; toplam | The overall quality of the evidence was low, so the authors urged caution.Kanıtların genel kalitesi düşüktü, bu yüzden yazarlar temkinli olunması çağrısında bulundu. |
| 373. beneficial · sıfat · B1 | yararlı; faydalı | Regular physical activity is beneficial for both mental and physical health.Düzenli fiziksel aktivite hem zihinsel hem de fiziksel sağlık için yararlıdır. |
| 374. mild · sıfat · B1 | hafif; ılımlı | Most participants reported only mild discomfort after the procedure, and none needed extra care.Katılımcıların çoğu işlemden sonra yalnızca hafif bir rahatsızlık bildirdi ve hiçbiri ek bakıma ihtiyaç duymadı. |
| 375. temporary · sıfat · B1 | geçici | The shelters were meant to be a temporary solution for families who lost their homes in the flood.Bu barınaklar, selde evlerini kaybeden aileler için geçici bir çözüm olarak tasarlanmıştı. |
| 376. permanent · sıfat · B1 | kalıcı; sürekli | Long exposure to loud noise can cause permanent damage to the inner ear.Yüksek sese uzun süre maruz kalmak iç kulakta kalıcı hasara yol açabilir. |
| 377. gradually · zarf · B1 | yavaş yavaş; giderek | The ice sheet gradually thinned as average temperatures rose over several decades.Ortalama sıcaklıklar birkaç on yıl boyunca arttıkça buz örtüsü yavaş yavaş inceldi. |
| 378. slightly · zarf · B1 | hafifçe; biraz | Blood sugar levels were slightly higher in the group that slept less than six hours.Kan şekeri düzeyleri, altı saatten az uyuyan grupta biraz daha yüksekti. |
| 379. mainly · zarf · B1 | başlıca; esas olarak | The disease spreads mainly through contaminated food and untreated drinking water.Hastalık esas olarak kirlenmiş gıdalar ve arıtılmamış içme suyu yoluyla yayılır. |
| 380. hardly · zarf · B1 | neredeyse hiç; güçlükle | The two groups hardly differed in their test scores, so the new method showed no clear advantage.İki grup test puanları bakımından neredeyse hiç farklılaşmadı, bu yüzden yeni yöntem belirgin bir üstünlük göstermedi. |
| 381. rarely · zarf · B1 | nadiren; seyrek | Serious complications rarely occur when the procedure is carried out by an experienced team.İşlem deneyimli bir ekip tarafından yapıldığında ciddi komplikasyonlar nadiren görülür. |
| 382. stable · sıfat · B1 | sabit; kararlı | After the operation, the patient's condition remained stable throughout the night.Ameliyattan sonra hastanın durumu gece boyunca sabit kaldı. |
| 383. obvious · sıfat · B1 | belli, açık; âşikâr | It was obvious from the results that the new teaching method worked better than the old one.Sonuçlardan yeni öğretim yönteminin eskisinden daha iyi işlediği açıkça görülüyordu. |
| 384. essential · sıfat · B1 | vazgeçilmez; şart, temel | Regular sleep is essential for the physical and mental development of young children.Düzenli uyku, küçük çocukların bedensel ve zihinsel gelişimi için vazgeçilmezdir. |
| 385. harmful · sıfat · B1 | zararlı | Listening to very loud music for hours every day can be harmful to young people's hearing.Her gün saatlerce çok yüksek sesle müzik dinlemek gençlerin işitmesine zarar verebilir. |
| 386. sudden · sıfat · B1 | ani; beklenmedik | A sudden drop in temperature killed most of the young plants overnight.Sıcaklıktaki ani düşüş, genç bitkilerin çoğunu bir gecede öldürdü. |
| 387. frequent · sıfat · B1 | sık görülen; sık tekrarlanan | Frequent handwashing is one of the simplest ways to protect yourself and others.Sık el yıkamak, kendinizi ve başkalarını korumanın en basit yollarından biridir. |
| 388. appropriate · sıfat · B1 | uygun; yerinde | Researchers must choose an appropriate method for the size and nature of the group they intend to study.Araştırmacılar, inceleyecekleri grubun büyüklüğüne ve niteliğine uygun bir yöntem seçmelidir. |
| 389. effective · sıfat · B1 | etkili; işe yarayan | The new teaching programme proved effective in improving reading skills among primary school children.Yeni öğretim programı, ilkokul çocuklarının okuma becerilerini geliştirmede etkili olduğunu kanıtladı. |
| 390. closely · zarf · B1 | yakından; dikkatle | Sleep quality is closely linked to both physical health and academic performance.Uyku kalitesi hem fiziksel sağlıkla hem de akademik başarıyla yakından ilişkilidir. |
| 391. strongly · zarf · B1 | güçlü biçimde; kuvvetle | Experts strongly recommend that children spend at least one hour a day in outdoor activity.Uzmanlar, çocukların günde en az bir saatlerini açık hava etkinliklerinde geçirmesini şiddetle tavsiye ediyor. |
| 392. entirely · zarf · B1 | tamamen; bütünüyle | The two studies reached entirely different conclusions, even though they used similar groups.İki çalışma, benzer gruplar kullanmalarına rağmen tamamen farklı sonuçlara ulaştı. |
| 393. directly · zarf · B1 | doğrudan; aracısız | Air pollution is directly responsible for a large number of respiratory problems in big cities.Hava kirliliği, büyük şehirlerdeki birçok solunum sorunundan doğrudan sorumludur. |
| 394. upcoming · sıfat · B1 | yaklaşan; gelecek | Students should read the assigned articles before the upcoming seminar on research methods.Öğrenciler, yaklaşan araştırma yöntemleri seminerinden önce verilen makaleleri okumalıdır. |
| 395. diagnosis · isim · B2 | teşhis; tanı | An early diagnosis of the condition gave the patient a much better chance of full recovery.Hastalığın erken teşhis edilmesi, hastaya tam iyileşme için çok daha iyi bir şans verdi. |
| 396. chronic · sıfat · B2 | kronik; uzun süreli | Chronic conditions such as diabetes place a heavy burden on national health budgets.Diyabet gibi kronik hastalıklar, ulusal sağlık bütçeleri üzerinde ağır bir yük oluşturur. |
| 397. acute · sıfat · B2 | akut; ani başlayan ve şiddetli | She was taken to hospital with acute abdominal pain late on Sunday night.Pazar gecesi geç saatte akut karın ağrısıyla hastaneye kaldırıldı. |
| 398. risk factor · isim · B2 | risk faktörü | Smoking is the most important preventable risk factor for several types of cancer.Sigara içmek, birkaç kanser türü için önlenebilir en önemli risk faktörüdür. |
| 399. outcome · isim · B2 | sonuç; bir tedavinin ya da sürecin sonunda ortaya çıkan durum | Patient outcomes improved significantly after the hospital introduced stricter hygiene rules.Hastane daha sıkı hijyen kuralları getirdikten sonra hastaların tedavi sonuçları belirgin biçimde iyileşti. |
| 400. therapy · isim · B2 | terapi; tedavi yöntemi | Physical therapy helped him walk again several months after the accident.Fizik tedavi, kazadan birkaç ay sonra tekrar yürümesine yardımcı oldu. |
| 401. immune · sıfat · B2 | bağışık; bağışıklıkla ilgili | Lack of sleep can weaken the immune system and make people more likely to fall ill.Uykusuzluk bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve insanların hastalanma olasılığını artırabilir. |
| 402. side effect · isim · B2 | yan etki | Drowsiness is a common side effect of many medicines used to treat allergies.Uyku hali, alerji tedavisinde kullanılan birçok ilacın yaygın bir yan etkisidir. |
| 403. disorder · isim · B2 | bozukluk; rahatsızlık | Sleep disorders are often linked to stress and irregular working hours.Uyku bozuklukları çoğu zaman stres ve düzensiz çalışma saatleriyle ilişkilidir. |
| 404. diagnose · fiil · B2 | teşhis koymak | Many patients are diagnosed with high blood pressure only during routine check-ups.Birçok hastaya yüksek tansiyon teşhisi ancak rutin kontroller sırasında konuluyor. |
| 405. clinical · sıfat · B2 | klinik; hastaların doğrudan incelenip tedavi edilmesiyle ilgili | The drug showed promising results in early clinical studies involving several hundred volunteers.İlaç, birkaç yüz gönüllünün katıldığı erken klinik çalışmalarda umut verici sonuçlar gösterdi. |
| 406. trial · isim · B2 | deneme; klinik araştırma | The vaccine must pass several phases of clinical trials before it can be approved for public use.Aşı, halkın kullanımına onaylanmadan önce birkaç klinik deneme aşamasından geçmek zorundadır. |
| 407. contagious · sıfat · B2 | bulaşıcı (temasla geçen) | Measles is highly contagious, so infected children are asked to stay away from school.Kızamık çok bulaşıcıdır; bu yüzden hasta çocukların okuldan uzak durması istenir. |
| 408. epidemic · isim · B2 | salgın | The government introduced strict measures to stop the epidemic from reaching rural regions.Hükümet, salgının kırsal bölgelere ulaşmasını durdurmak için sıkı önlemler aldı. |
| 409. outbreak · isim · B2 | (hastalığın) patlak vermesi; ani salgın | Health officials traced the outbreak of food poisoning to a contaminated water supply.Sağlık yetkilileri gıda zehirlenmesi vakalarının kaynağını kirlenmiş bir su kaynağına kadar izledi. |
| 410. screening · isim · B2 | tarama | Regular screening for breast cancer can detect tumours before any symptoms appear.Düzenli meme kanseri taraması, tümörleri henüz belirti ortaya çıkmadan saptayabilir. |
| 411. inflammation · isim · B2 | iltihaplanma; yangı | Certain foods may reduce inflammation and ease the symptoms of joint disease.Bazı besinler iltihaplanmayı azaltabilir ve eklem hastalığının belirtilerini hafifletebilir. |
| 412. prescribe · fiil · B2 | (ilaç) reçete etmek; yazmak | The doctor prescribed antibiotics for ten days to clear the throat infection.Doktor, boğaz enfeksiyonunu gidermek için on gün boyunca antibiyotik yazdı. |
| 413. life expectancy · isim · B2 | yaşam beklentisi; ortalama yaşam süresi | Advances in medicine and sanitation have greatly increased life expectancy in the last century.Tıptaki ve sağlık koşullarındaki ilerlemeler, son yüzyılda yaşam beklentisini büyük ölçüde artırdı. |
| 414. sedentary · sıfat · B2 | hareketsiz; çok oturmaya dayalı | A sedentary lifestyle increases the likelihood of heart disease and weight gain.Hareketsiz bir yaşam tarzı, kalp hastalığı ve kilo alma olasılığını artırır. |
| 415. antibiotic · isim · B2 | antibiyotik | Overuse of antibiotics has made some common illnesses much harder to control.Antibiyotiklerin aşırı kullanımı bazı yaygın hastalıkları kontrol etmeyi çok daha zorlaştırdı. |
| 416. transmission · isim · B2 | bulaşma; geçiş | Wearing masks in crowded rooms can slow the transmission of respiratory viruses.Kalabalık ortamlarda maske takmak, solunum yolu virüslerinin bulaşmasını yavaşlatabilir. |
| 417. sanitation · isim · B2 | sanitasyon; kanalizasyon ve temizlik hizmetleri | Improvements in sanitation did more to extend life in cities than any single drug.Sanitasyondaki iyileştirmeler, şehirlerde yaşam süresini herhangi bir ilaçtan daha fazla uzattı. |
| 418. quarantine · isim · B2 | karantina | Travellers arriving from the affected region were placed in quarantine for ten days.Etkilenen bölgeden gelen yolcular on gün boyunca karantinaya alındı. |
| 419. well-being · isim · B2 | iyi oluş; sağlık ve huzur | Regular contact with nature has been linked to improved mental well-being in city residents.Doğayla düzenli temas, şehir sakinlerinde ruhsal iyi oluşun artmasıyla ilişkilendirilmiştir. |
| 420. fatigue · isim · B2 | yorgunluk; bitkinlik | Persistent fatigue was the most common complaint among the night-shift nurses interviewed.Sürekli yorgunluk, görüşülen gece vardiyası hemşirelerinin en yaygın şikâyetiydi. |
| 421. insomnia · isim · B2 | uykusuzluk | Insomnia is often linked to stress and may worsen existing health problems.Uykusuzluk çoğunlukla stresle ilişkilidir ve mevcut sağlık sorunlarını kötüleştirebilir. |
| 422. addiction · isim · B2 | bağımlılık | Addiction to nicotine makes it very hard for long-term smokers to quit.Nikotin bağımlılığı, uzun süredir sigara içenlerin bırakmasını çok zorlaştırır. |
| 423. malnutrition · isim · B2 | yetersiz beslenme | Malnutrition in early childhood can permanently affect both growth and learning ability.Erken çocukluk dönemindeki yetersiz beslenme hem büyümeyi hem de öğrenme yeteneğini kalıcı olarak etkileyebilir. |
| 424. dehydration · isim · B2 | dehidrasyon; vücudun aşırı su kaybetmesi | Severe dehydration is a leading cause of death in infants with persistent diarrhoea.Ağır dehidrasyon, uzun süreli ishali olan bebeklerde ölümün önde gelen nedenlerinden biridir. |
| 425. stroke · isim · B2 | felç; inme | Quick action after the first signs of a stroke greatly improves the chances of survival.İnmenin ilk belirtilerinden sonra hızlı davranmak hayatta kalma şansını büyük ölçüde artırır. |
| 426. dementia · isim · B2 | bunama; demans | As populations age, the number of people living with dementia is expected to rise sharply.Nüfuslar yaşlandıkça, demansla yaşayan kişi sayısının keskin biçimde artması bekleniyor. |
| 427. transplant · isim · B2 | organ nakli; nakledilen organ | She waited almost two years on the list before receiving a kidney transplant.Böbrek nakli yapılana kadar listede neredeyse iki yıl bekledi. |
| 428. hospitalize · fiil · B2 | hastaneye yatırmak | Roughly one in ten of those infected had to be hospitalized for more than a week.Enfekte olanların yaklaşık onda birinin bir haftadan uzun süre hastaneye yatırılması gerekti. |
| 429. discharge · fiil · B2 | taburcu etmek | The patient was discharged two days after the operation and told to rest at home.Hasta, ameliyattan iki gün sonra taburcu edildi ve evde dinlenmesi söylendi. |
| 430. caregiver · isim · B2 | bakım veren kişi | Family caregivers often experience high levels of stress and exhaustion.Aile içinde bakım verenler çoğunlukla yüksek düzeyde stres ve tükenmişlik yaşar. |
| 431. paramedic · isim · B2 | paramedik; acil sağlık teknisyeni | The paramedic stopped the bleeding before the ambulance reached the hospital.Paramedik, ambulans hastaneye varmadan önce kanamayı durdurdu. |
| 432. precaution · isim · B2 | önlem; tedbir | Staff wore gloves and gowns as a precaution against spreading the infection to other wards.Personel, enfeksiyonun diğer servislere yayılmasına karşı önlem olarak eldiven ve önlük giydi. |
| 433. life-threatening · sıfat · B2 | yaşamı tehdit eden | A severe allergic reaction can become life-threatening within minutes if left untreated.Ağır bir alerjik reaksiyon, müdahale edilmezse dakikalar içinde yaşamı tehdit eder hâle gelebilir. |
| 434. nausea · isim · B2 | mide bulantısı | Some patients reported mild nausea and headaches during the first week of the programme.Bazı hastalar programın ilk haftasında hafif mide bulantısı ve baş ağrısı bildirdi. |
| 435. relieve · fiil · B2 | hafifletmek; dindirmek | Gentle stretching exercises can relieve back pain in people who sit for long hours.Hafif germe egzersizleri, uzun saatler oturan kişilerde bel ağrısını hafifletebilir. |
| 436. lifespan · isim · B2 | ömür; yaşam süresi | Advances in medicine have steadily increased the average human lifespan over the past century.Tıptaki gelişmeler, geçen yüzyıl boyunca ortalama insan ömrünü istikrarlı biçimde uzattı. |
| 437. ailment · isim · B2 | hafif rahatsızlık; sağlık sorunu | Most minor ailments in older adults can be managed by a family doctor without hospital care.Yaşlı bireylerdeki hafif rahatsızlıkların çoğu, hastane bakımına gerek kalmadan bir aile hekimi tarafından yönetilebilir. |
| 438. remedy · isim · B2 | çare; ilaç, derman | Researchers tested whether the traditional herbal remedy actually reduced joint pain more than a plain tea.Araştırmacılar, geleneksel bitkisel çarenin eklem ağrısını sade bir çaydan gerçekten daha fazla azaltıp azaltmadığını test etti. |
| 439. preventive · sıfat · B2 | önleyici; koruyucu | Preventive care is usually cheaper for health systems than treating advanced conditions later.Önleyici bakım, sağlık sistemleri için ileri evre durumları sonradan tedavi etmekten genellikle daha ucuzdur. |
| 440. sufferer · isim · B2 | hasta; rahatsızlıktan mustarip kişi | Many migraine sufferers report that bright light and loud noise make their attacks worse.Birçok migren hastası, parlak ışığın ve yüksek sesin ataklarını kötüleştirdiğini bildiriyor. |
| 441. toxic · sıfat · B2 | zehirli; toksik | Workers in the factory were exposed to toxic fumes for years before safety rules were introduced.Fabrikadaki işçiler, güvenlik kuralları getirilmeden önce yıllarca zehirli dumanlara maruz kaldı. |
| 442. fatal · sıfat · B2 | ölümcül; öldürücü | Although the condition is rarely fatal, it can seriously reduce a person's quality of life.Bu durum nadiren ölümcül olsa da kişinin yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebilir. |
| 443. detect · fiil · B2 | saptamak; tespit etmek | Regular check-ups help doctors detect heart problems before the person feels any discomfort.Düzenli kontroller, kişi herhangi bir rahatsızlık hissetmeden önce doktorların kalp sorunlarını saptamasına yardımcı olur. |
| 444. disability · isim · B2 | engellilik; engel durumu | Public buildings should be designed so that people with a disability can enter them independently.Kamu binaları, engelli bireylerin bunlara bağımsız biçimde girebileceği şekilde tasarlanmalıdır. |
| 445. ageing · sıfat · B2 | yaşlanan; yaşlanma (süreci) | An ageing population places growing pressure on pensions and on long-term care services.Yaşlanan nüfus, emeklilik sistemleri ve uzun süreli bakım hizmetleri üzerinde artan bir baskı oluşturur. |
| 446. cholesterol · isim · B2 | kolesterol | Eating more fibre and less saturated fat can help lower cholesterol within a few months.Daha fazla lif ve daha az doymuş yağ tüketmek, birkaç ay içinde kolesterolü düşürmeye yardımcı olabilir. |
| 447. appetite · isim · B2 | iştah | A sudden loss of appetite in an elderly person can be an early sign of illness.Yaşlı bir kişide ani iştah kaybı, hastalığın erken bir belirtisi olabilir. |
| 448. dietary · sıfat · B2 | beslenmeyle ilgili; diyet... | Simple dietary changes, such as eating less salt, can lower the risk of heart problems.Daha az tuz tüketmek gibi basit beslenme değişiklikleri, kalp sorunları riskini azaltabilir. |
| 449. scar · isim · B2 | yara izi; nedbe | Modern techniques leave a much smaller scar than traditional open procedures.Modern teknikler, geleneksel açık işlemlere kıyasla çok daha küçük bir iz bırakır. |
| 450. rash · isim · B2 | döküntü; kızarıklık | The child developed an itchy rash on her arms a few hours after taking the drug.Çocuğun kollarında, ilacı aldıktan birkaç saat sonra kaşıntılı bir döküntü çıktı. |
| 451. dizziness · isim · B2 | baş dönmesi | Dizziness when standing up quickly can be caused by a temporary drop in blood pressure.Hızlı ayağa kalkınca oluşan baş dönmesi, tansiyondaki geçici bir düşüşten kaynaklanabilir. |
| 452. bruise · isim · B2 | çürük; morarma | Unexplained bruises on a child may alert teachers and doctors to a possible problem at home.Bir çocukta açıklanamayan çürükler, öğretmenleri ve doktorları evdeki olası bir soruna karşı uyarabilir. |
| 453. implant · isim · B2 | implant; vücuda yerleştirilen yapay parça | A cochlear implant can restore some hearing to people with severe hearing loss.Koklear implant, ileri derecede işitme kaybı olan kişilere bir miktar işitme kazandırabilir. |
| 454. pharmaceutical · sıfat · B2 | ilaçla ilgili; ilaç (sanayisi) | Several pharmaceutical companies have agreed to share their research data to speed up the search for new drugs.Birkaç ilaç şirketi, yeni ilaç arayışını hızlandırmak için araştırma verilerini paylaşmayı kabul etti. |
| 455. public health · isim · B2 | halk sağlığı | Clean drinking water is one of the most effective public health measures ever introduced.Temiz içme suyu, bugüne kadar uygulanmış en etkili halk sağlığı önlemlerinden biridir. |
| 456. blood vessel · isim · B2 | kan damarı | Smoking narrows the blood vessels and makes the heart work harder to pump blood around the body.Sigara kan damarlarını daraltır ve kalbin kanı vücuda pompalamak için daha çok çalışmasına neden olur. |
| 457. intensive care · isim · B2 | yoğun bakım | During the outbreak, many hospitals ran out of intensive care beds for the most seriously ill.Salgın sırasında birçok hastane, en ağır hastalar için yoğun bakım yatağı bulamaz hale geldi. |
| 458. life support · isim · B2 | yaşam desteği (cihazları) | The family faced a painful decision about whether to keep their father on life support.Aile, babalarını yaşam desteğinde tutup tutmama konusunda acı verici bir karar vermek zorunda kaldı. |
| 459. nicotine · isim · B2 | nikotin | Nicotine reaches the brain within seconds, which partly explains why quitting is so difficult.Nikotin saniyeler içinde beyne ulaşır; bu durum, bırakmanın neden bu kadar zor olduğunu kısmen açıklar. |
| 460. alcoholism · isim · B2 | alkolizm; alkol bağımlılığı | Long-term alcoholism can cause severe liver damage as well as memory problems.Uzun süreli alkolizm, ciddi karaciğer hasarına ve hafıza sorunlarına yol açabilir. |
| 461. chemotherapy · isim · B2 | kemoterapi | Chemotherapy often causes hair loss and tiredness because the drugs also affect healthy cells.Kemoterapi, ilaçlar sağlıklı hücreleri de etkilediği için sıklıkla saç dökülmesine ve yorgunluğa neden olur. |
| 462. physiotherapy · isim · B2 | fizyoterapi, fizik tedavi | After the knee operation, she attended physiotherapy twice a week to restore her strength.Diz ameliyatından sonra gücünü geri kazanmak için haftada iki kez fizyoterapiye gitti. |
| 463. stamina · isim · B2 | dayanıklılık, tükenmeden uzun süre çalışabilme gücü | Cardiovascular training builds the stamina needed to cope with long shifts in a busy hospital.Kardiyovasküler antrenman, yoğun bir hastanede uzun vardiyalarla başa çıkmak için gereken dayanıklılığı geliştirir. |
| 464. endurance · isim · B2 | dayanıklılık, direnç (uzun süreli çabaya) | Marathon runners develop remarkable endurance, but they also face a higher risk of overuse injuries.Maraton koşucuları olağanüstü bir dayanıklılık geliştirir, ancak aşırı kullanıma bağlı yaralanma riskleriyle de karşılaşırlar. |
| 465. pneumonia · isim · B2 | zatürre | Pneumonia is particularly dangerous for very young children and for people over seventy.Zatürre, özellikle çok küçük çocuklar ve yetmiş yaşın üzerindeki kişiler için tehlikelidir. |
| 466. tuberculosis · isim · B2 | tüberküloz, verem | Tuberculosis remains a major health problem in overcrowded areas with limited access to treatment.Tüberküloz, tedaviye erişimin sınırlı olduğu kalabalık bölgelerde büyük bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. |
| 467. malaria · isim · B2 | sıtma | Bed nets treated with insecticide have significantly reduced malaria cases in several African regions.Böcek ilacıyla işlenmiş cibinlikler, birçok Afrika bölgesinde sıtma vakalarını belirgin biçimde azaltmıştır. |
| 468. arthritis · isim · B2 | artrit, eklem iltihabı | Arthritis in the hands can make everyday tasks such as writing or opening a jar painful.Ellerdeki artrit, yazı yazmak veya kavanoz açmak gibi günlük işleri acı verici hale getirebilir. |
| 469. skeleton · isim · B2 | iskelet | The human skeleton protects vital organs and also stores essential minerals such as calcium.İnsan iskeleti hayati organları korur ve aynı zamanda kalsiyum gibi temel mineralleri depolar. |
| 470. miscarriage · isim · B2 | düşük (gebeliğin erken kaybı) | Many couples who experience a miscarriage also need emotional support, not just medical care.Düşük yaşayan birçok çift yalnızca tıbbi bakıma değil, duygusal desteğe de ihtiyaç duyar. |
| 471. breastfeeding · isim · B2 | emzirme, anne sütü verme | Breastfeeding provides infants with antibodies that help protect them against common infections.Emzirme, bebeklere yaygın enfeksiyonlara karşı korunmalarına yardımcı olan antikorlar sağlar. |
| 472. disinfect · fiil · B2 | dezenfekte etmek | Surgical instruments must be thoroughly disinfected between operations to avoid spreading germs.Cerrahi aletler, mikrop yayılmasını önlemek için ameliyatlar arasında iyice dezenfekte edilmelidir. |
| 473. nursing home · isim · B2 | huzurevi, bakımevi | As the population ages, the demand for places in nursing homes is rising steadily.Nüfus yaşlandıkça huzurevlerindeki yer talebi sürekli artmaktadır. |
| 474. coma · isim · B2 | koma | He remained in a coma for three weeks after the accident before slowly regaining consciousness.Kazadan sonra üç hafta boyunca komada kaldı ve ardından yavaş yavaş bilincini geri kazandı. |
| 475. dietitian · isim · B2 | diyetisyen | A dietitian designed a meal plan to help the patient control her blood sugar.Bir diyetisyen, hastanın kan şekerini kontrol altında tutmasına yardımcı olmak için bir beslenme planı hazırladı. |
| 476. waiting list · isim · B2 | bekleme listesi | Long waiting lists for non-urgent operations have become a major source of public frustration.Acil olmayan ameliyatlar için uzun bekleme listeleri, kamuoyunda büyük bir hoşnutsuzluk kaynağı haline gelmiştir. |
| 477. undergo · fiil · B2 | (tedavi, ameliyat vb.) geçirmek, tabi tutulmak | Patients who undergo major surgery are usually monitored closely for the first twenty-four hours.Büyük bir ameliyat geçiren hastalar genellikle ilk yirmi dört saat boyunca yakından izlenir. |
| 478. tissue · isim · B2 | doku | Scar tissue forms when the body repairs deep damage to the skin.Vücut deride oluşan derin hasarı onardığında yara dokusu meydana gelir. |
| 479. gene · isim · B2 | gen | Scientists have identified a gene that makes some people more likely to develop heart disease.Bilim insanları, bazı kişilerin kalp hastalığına yakalanma olasılığını artıran bir gen belirledi. |
| 480. inherit · fiil · B2 | (genetik olarak) miras almak, kalıtımla geçmek | Children can inherit a tendency toward high cholesterol from their parents.Çocuklar yüksek kolesterole yatkınlığı ebeveynlerinden kalıtımla alabilir. |
| 481. pandemic · isim · B2 | küresel salgın, pandemi | The pandemic changed how governments think about public health planning and international cooperation.Pandemi, hükümetlerin halk sağlığı planlaması ve uluslararası iş birliği hakkındaki düşünce biçimini değiştirdi. |
| 482. trigger · fiil · B2 | tetiklemek, başlatmak | Stress and lack of sleep can trigger migraine attacks in people who are prone to them.Stres ve uykusuzluk, migrene yatkın kişilerde migren ataklarını tetikleyebilir. |
| 483. tumor · isim · B2 | tümör, ur | Surgeons removed the tumor, and the patient began a course of chemotherapy a month later.Cerrahlar tümörü çıkardı ve hasta bir ay sonra kemoterapi kürüne başladı. |
| 484. fracture · isim · B2 | kırık (kemik) | An X-ray confirmed a small fracture in her wrist, which required six weeks in a cast.Röntgen bileğinde küçük bir kırık olduğunu doğruladı ve altı hafta alçı gerekti. |
| 485. nutrient · isim · B2 | besin öğesi | Leafy vegetables provide essential nutrients that are often missing from highly processed diets.Yapraklı sebzeler, yüksek oranda işlenmiş beslenme düzenlerinde sıklıkla eksik olan temel besin öğelerini sağlar. |
| 486. cope with · öbek fiil · B2 | (zorlukla) başa çıkmak | Support groups help patients cope with the emotional stress that often follows a serious diagnosis.Destek grupları, hastaların ciddi bir teşhisin ardından sık görülen duygusal stresle başa çıkmasına yardımcı olur. |
| 487. intake · isim · B2 | alınan miktar (besin, sıvı vb.) | Doctors advise reducing salt intake to help control high blood pressure in older adults.Doktorlar, yaşlı yetişkinlerde yüksek tansiyonu kontrol altına almaya yardımcı olmak için tuz alımının azaltılmasını öneriyor. |
| 488. heal · fiil · B2 | iyileşmek; iyileştirmek | Deep wounds usually take several weeks to heal completely, especially in older patients.Derin yaraların tamamen iyileşmesi, özellikle yaşlı hastalarda genellikle birkaç hafta sürer. |
| 489. hormone · isim · B2 | hormon | Stress causes the body to release a hormone that raises the heart rate and blood sugar.Stres, vücudun kalp atış hızını ve kan şekerini yükselten bir hormon salgılamasına neden olur. |
| 490. joint · isim · B2 | eklem | Damage to the knee joint is common among athletes who repeatedly run on hard surfaces.Diz ekleminde hasar, sert zeminlerde tekrar tekrar koşan sporcular arasında yaygındır. |
| 491. nerve · isim · B2 | sinir | A damaged nerve in the spine can cause numbness or weakness in the legs.Omurgadaki hasarlı bir sinir, bacaklarda uyuşukluğa veya güçsüzlüğe neden olabilir. |
| 492. artery · isim · B2 | atardamar; arter | Fatty deposits can narrow an artery and restrict the flow of blood to the heart.Yağ birikintileri bir atardamarı daraltabilir ve kalbe giden kan akışını kısıtlayabilir. |
| 493. donor · isim · B2 | verici; bağışçı | Finding a suitable donor is often the biggest obstacle for patients waiting for a new liver.Uygun bir verici bulmak, yeni bir karaciğer bekleyen hastalar için çoğu zaman en büyük engeldir. |
| 494. sterile · sıfat · B2 | steril; mikropsuz | All surgical instruments must be kept sterile to avoid passing germs to the patient.Hastaya mikrop bulaştırmamak için tüm cerrahi aletlerin steril tutulması gerekir. |
| 495. blood clot · isim · B2 | kan pıhtısı | Long flights increase the chance of a blood clot forming in the deep veins of the legs.Uzun uçuşlar, bacaklardaki derin damarlarda kan pıhtısı oluşma olasılığını artırır. |
| 496. physician · isim · B2 | hekim; doktor (özellikle dahiliye) | The physician reviewed the test results before deciding which medicine would be most suitable for the elderly man.Hekim, yaşlı adam için en uygun ilacın hangisi olacağına karar vermeden önce test sonuçlarını inceledi. |
| 497. anatomy · isim · B2 | anatomi; vücudun yapısı | Medical students spend their first year learning human anatomy before they begin working with real patients.Tıp öğrencileri, gerçek hastalarla çalışmaya başlamadan önce ilk yıllarını insan anatomisini öğrenerek geçirir. |
| 498. insulin · isim · B2 | insülin | When the pancreas produces too little insulin, sugar builds up in the blood and damages the body over time.Pankreas çok az insülin ürettiğinde kanda şeker birikir ve zamanla vücuda zarar verir. |
| 499. spine · isim · B2 | omurga; belkemiği | Sitting in a poor position for hours each day can put unnecessary strain on the spine.Her gün saatlerce kötü bir pozisyonda oturmak omurgaya gereksiz yük bindirebilir. |
| 500. vein · isim · B2 | toplardamar; ven | The nurse inserted a thin needle into a vein in the patient's arm to give the fluid directly.Hemşire, sıvıyı doğrudan vermek için hastanın kolundaki bir toplardamara ince bir iğne yerleştirdi. |