A2 İngilizce Kelime Listesi
A2 İngilizce Kelime Listesi: 754 kelime, temel seviyeyi pekiştirenler için gündelik konuların kelimeleri. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
1–250. kelimeler · Sayfa 1/4 · Güncelleme:
Kelimeler 1–250
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 1. colleague · isim | iş arkadaşı; meslektaş | One of my colleagues speaks three languages very well.İş arkadaşlarımdan biri üç dili çok iyi konuşuyor. |
| 2. proud · sıfat | gururlu; iftihar eden | My parents are proud of me because I finished university.Annem ve babam benimle gurur duyuyor çünkü üniversiteyi bitirdim. |
| 3. lonely · sıfat | yalnız; kendini yalnız hisseden | He felt lonely in the new city because he knew nobody there.Yeni şehirde kendini yalnız hissetti çünkü orada kimseyi tanımıyordu. |
| 4. polite · sıfat | kibar; saygılı | It is polite to say thank you when someone helps you.Biri sana yardım ettiğinde teşekkür etmek kibarlıktır. |
| 5. nephew · isim | erkek yeğen | My nephew is four years old and he loves trains.Erkek yeğenim dört yaşında ve trenleri çok seviyor. |
| 6. niece · isim | kız yeğen | My niece draws a picture for me every time she comes to our house.Kız yeğenim bize her geldiğinde benim için bir resim çizer. |
| 7. offer · isim | kampanya; özel teklif | There is a special offer on coffee this week.Bu hafta kahvede özel bir kampanya var. |
| 8. brand · isim | marka | This brand makes good shoes, but they cost a lot.Bu marka iyi ayakkabılar yapıyor ama çok pahalılar. |
| 9. personality · isim | kişilik; karakter | She has a warm personality, and everyone talks to her.Sıcak bir kişiliği var ve herkes onunla konuşuyor. |
| 10. wonderful · sıfat | harika; muhteşem | We had a wonderful day at the sea with our cousins.Kuzenlerimizle denizde harika bir gün geçirdik. |
| 11. terrible · sıfat | berbat; korkunç | I have a terrible headache and I can't think.Berbat bir baş ağrım var ve düşünemiyorum. |
| 12. secretary · isim | sekreter | The secretary writes emails and takes phone calls for the director.Sekreter müdür için e-postalar yazar ve telefonlara bakar. |
| 13. accountant · isim | muhasebeci | Our accountant checks all the numbers at the end of each month.Muhasebecimiz her ayın sonunda bütün rakamları kontrol eder. |
| 14. builder · isim | inşaat ustası; müteahhit | The builders are putting up a tall building next to the river.İnşaatçılar nehrin yanında yüksek bir bina dikiyor. |
| 15. mechanic · isim | tamirci; makine ustası | The mechanic looked under the engine and found a broken part.Tamirci motorun altına baktı ve kırık bir parça buldu. |
| 16. electrician · isim | elektrikçi | We called an electrician because the power went out in the evening.Akşam elektrikler kesildiği için bir elektrikçi çağırdık. |
| 17. programmer · isim | programcı; yazılımcı | The programmer writes code for a mobile app all day.Programcı bütün gün bir mobil uygulama için kod yazıyor. |
| 18. receptionist · isim | resepsiyon görevlisi | The receptionist greeted the visitors and told them to wait.Resepsiyon görevlisi ziyaretçileri karşıladı ve beklemelerini söyledi. |
| 19. firefighter · isim | itfaiyeci | The firefighters arrived in five minutes and put out the fire.İtfaiyeciler beş dakikada geldi ve yangını söndürdü. |
| 20. journalist · isim | gazeteci | The journalist wrote an article about the summer festival.Gazeteci yaz festivali hakkında bir makale yazdı. |
| 21. scientist · isim | bilim insanı | The scientist does experiments in a laboratory every day.Bilim insanı her gün laboratuvarda deney yapar. |
| 22. business · isim | iş; ticaret; işletme | He started a business selling phone cases online.İnternetten telefon kılıfı satan bir iş kurdu. |
| 23. project · isim | proje | We are finishing an important project this week.Bu hafta önemli bir projeyi bitiriyoruz. |
| 24. report · isim | rapor | I must write a report about last month's results.Geçen ayın sonuçları hakkında bir rapor yazmalıyım. |
| 25. task · isim | görev; iş | Sending the letters is my first task every morning.Mektupları göndermek her sabahki ilk görevim. |
| 26. shift · isim | vardiya | She has the morning shift, so she starts at six.Sabah vardiyasında olduğu için altıda başlıyor. |
| 27. uniform · isim | üniforma; iş kıyafeti | All the staff wear a green uniform.Bütün personel yeşil bir üniforma giyiyor. |
| 28. staff · isim | personel; çalışanlar | The staff at the hotel speak three languages.Otelin personeli üç dil konuşuyor. |
| 29. client · isim | müşteri; müvekkil | The lawyer is talking to a client on the phone.Avukat telefonda bir müvekkille konuşuyor. |
| 30. part-time · sıfat | yarı zamanlı | My cousin has a part-time job at a café, only three days a week.Kuzenimin bir kafede yarı zamanlı bir işi var, haftada sadece üç gün. |
| 31. full-time · sıfat | tam zamanlı | He has a full-time job at a hotel, from nine to five.Bir otelde dokuzdan beşe kadar tam zamanlı bir işi var. |
| 32. unemployed · sıfat | işsiz | My uncle has been unemployed for three months and is looking for a position.Amcam üç aydır işsiz ve bir iş arıyor. |
| 33. retired · sıfat | emekli | My grandfather is retired, so he reads and goes fishing every day.Dedem emekli, bu yüzden her gün kitap okuyor ve balığa gidiyor. |
| 34. assistant · isim | asistan; yardımcı | The assistant printed the documents for the director.Asistan müdür için belgeleri yazdırdı. |
| 35. director · isim | müdür; yönetmen | The director is talking to the staff in the hall.Müdür salonda personelle konuşuyor. |
| 36. owner · isim | sahip | The owner of the café knows all the regulars by name.Kafenin sahibi müdavimlerin hepsini isimleriyle tanıyor. |
| 37. profession · isim | meslek | Medicine is a respected profession in many places.Tıp birçok yerde saygın bir meslektir. |
| 38. printer · isim | yazıcı | The printer is out of paper, so please add some.Yazıcının kâğıdı bitti, lütfen biraz koyun. |
| 39. document · isim | belge; doküman | Please sign this document and give it to the secretary.Lütfen bu belgeyi imzalayıp sekretere verin. |
| 40. plumber · isim | tesisatçı | The plumber fixed the pipe in under an hour.Tesisatçı boruyu bir saatten kısa sürede tamir etti. |
| 41. architect · isim | mimar | The architect showed us the plans for the building.Mimar bize binanın planlarını gösterdi. |
| 42. neighbourhood · isim | mahalle; semt | It is a safe neighbourhood, and there is a small park near every apartment block.Burası güvenli bir mahalle ve her apartmanın yakınında küçük bir park var. |
| 43. crowded · sıfat | kalabalık | The market gets very crowded on Saturday mornings, so I go early.Pazar cumartesi sabahları çok kalabalık oluyor, bu yüzden erken gidiyorum. |
| 44. quiet · sıfat | sessiz; sakin | I want to live in a quiet street where I can sleep well.İyi uyuyabileceğim sakin bir sokakta yaşamak istiyorum. |
| 45. friendly · sıfat | cana yakın; arkadaş canlısı | The people in this town are very friendly, even to visitors.Bu kasabadaki insanlar ziyaretçilere bile çok cana yakın davranıyor. |
| 46. relative · isim | akraba | Most of my relatives come to our house during the holiday.Akrabalarımın çoğu bayramda bize gelir. |
| 47. daily · sıfat | günlük | A short walk is part of my daily life, even when it rains.Kısa bir yürüyüş, yağmur yağsa bile günlük hayatımın bir parçası. |
| 48. pharmacy · isim | eczane | Could you stop at the pharmacy and get some medicine for my cough?Eczaneye uğrayıp öksürüğüm için biraz ilaç alabilir misin? |
| 49. bakery · isim | fırın; ekmek ve pasta satılan yer | The bakery near my office opens at six and the bread is always warm.Ofisimin yakınındaki fırın altıda açılıyor ve ekmek hep sıcak oluyor. |
| 50. library · isim | kütüphane | I study at the library on weekends because it is calm and free.Hafta sonları kütüphanede ders çalışıyorum çünkü sakin ve ücretsiz. |
| 51. museum · isim | müze | We took the children to the science museum, and they loved it.Çocukları bilim müzesine götürdük ve çok sevdiler. |
| 52. flat · isim | daire; apartman dairesi | They share a small flat on the third floor, close to the metro.Metroya yakın, üçüncü kattaki küçük bir daireyi paylaşıyorlar. |
| 53. landlord · isim | ev sahibi | Our landlord is going to repair the heating before winter starts.Ev sahibimiz kış başlamadan önce kaloriferi tamir ettirecek. |
| 54. rent · isim | kira | The rent goes up every year, so we are looking for a cheaper place.Kira her yıl artıyor, bu yüzden daha ucuz bir yer arıyoruz. |
| 55. move in · öbek fiil | (yeni eve) taşınmak | We move in next Monday, so this weekend we are packing all our boxes.Önümüzdeki pazartesi taşınıyoruz, bu yüzden bu hafta sonu bütün kolilerimizi hazırlıyoruz. |
| 56. move out · öbek fiil | evden taşınmak; evi boşaltmak | My brother wants to move out and live closer to his new job.Kardeşim evden ayrılıp yeni işine daha yakın bir yerde yaşamak istiyor. |
| 57. meet up · öbek fiil | buluşmak; bir araya gelmek | Let's meet up after work and have a coffee near the station.İş çıkışı buluşup istasyonun yakınında bir kahve içelim. |
| 58. hang out · öbek fiil | takılmak; vakit geçirmek | On Fridays my friends and I usually hang out at the shopping centre.Cuma günleri arkadaşlarımla genellikle alışveriş merkezinde takılırız. |
| 59. invite · fiil | davet etmek | She invited all her neighbours to the party for her daughter's birthday.Kızının doğum günü partisine bütün komşularını davet etti. |
| 60. guest · isim | misafir; konuk | We have guests tonight, so I need to clean the living room.Bu akşam misafirlerimiz var, bu yüzden oturma odasını temizlemem gerekiyor. |
| 61. stranger · isim | yabancı; tanımadık kişi | A stranger stopped me in the street and asked for directions to the bank.Tanımadığım biri sokakta beni durdurdu ve bankanın yolunu sordu. |
| 62. customer · isim | müşteri | The shop assistant was polite to every customer, even when the shop was busy.Tezgâhtar dükkân yoğun olsa bile her müşteriye kibar davrandı. |
| 63. member · isim | üye | I became a member of the sports club and now I swim twice a week.Spor kulübüne üye oldum ve şimdi haftada iki kez yüzüyorum. |
| 64. traffic · isim | trafik | The traffic was terrible this morning, so I arrived at work forty minutes late.Bu sabah trafik berbattı, bu yüzden işe kırk dakika geç vardım. |
| 65. public transport · isim | toplu taşıma | I use public transport every day because parking in the centre is expensive.Merkezde park etmek pahalı olduğu için her gün toplu taşıma kullanıyorum. |
| 66. nearby · sıfat | yakındaki; yakın | We had lunch at a nearby restaurant and then walked back to the office.Yakındaki bir restoranda öğle yemeği yedik, sonra ofise yürüyerek döndük. |
| 67. opposite · edat | karşısında; karşıda | The post office is opposite the bank, next to the bus stop.Postane bankanın karşısında, otobüs durağının yanında. |
| 68. crossroads · isim | kavşak; dörtyol | Turn right at the crossroads and you will see the station.Kavşaktan sağa dönün, istasyonu göreceksiniz. |
| 69. bridge · isim | köprü | Many people cross the old bridge on foot to get to the market.Pek çok kişi pazara gitmek için eski köprüyü yürüyerek geçiyor. |
| 70. village · isim | köy | My grandparents live in a small village with only one shop.Büyükanne ve büyükbabam sadece bir dükkânı olan küçük bir köyde yaşıyor. |
| 71. countryside · isim | kırsal alan; kır | We often drive to the countryside on Sundays to get away from the city noise.Şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için pazar günleri sık sık kıra gidiyoruz. |
| 72. coast · isim | kıyı; sahil | They bought a small house on the coast and spend every summer there.Sahilde küçük bir ev aldılar ve her yazı orada geçiriyorlar. |
| 73. local · sıfat | yerel; bölgesel | I like buying fruit from local farmers because it is fresher and cheaper.Meyveyi yerel üreticilerden almayı seviyorum çünkü daha taze ve daha ucuz. |
| 74. popular · sıfat | popüler; çok sevilen | This beach is very popular with families, so it is full in August.Bu plaj ailelerin çok tercih ettiği bir yer, bu yüzden ağustosta dolup taşıyor. |
| 75. tourist · isim | turist | A group of tourists was taking photos in front of the old mosque.Bir grup turist eski caminin önünde fotoğraf çekiyordu. |
| 76. resident · isim | sakin; bir yerde oturan kişi | Residents of the building meet once a month to talk about problems.Binanın sakinleri sorunları konuşmak için ayda bir toplanıyor. |
| 77. address · isim | adres | Please write your name and address at the top of the form.Lütfen adınızı ve adresinizi formun en üstüne yazın. |
| 78. childhood · isim | çocukluk | I spent my childhood in a small town near the sea.Çocukluğumu denize yakın küçük bir kasabada geçirdim. |
| 79. get along · öbek fiil | iyi anlaşmak; geçinmek | I get along well with my flatmates, so living together is easy.Ev arkadaşlarımla iyi anlaşıyorum, bu yüzden birlikte yaşamak kolay. |
| 80. look after · öbek fiil | bakmak; ilgilenmek | On Saturdays I look after my sister's two children while she works.Cumartesi günleri ablam çalışırken onun iki çocuğuna ben bakıyorum. |
| 81. housework · isim | ev işi | We share the housework, so I cook and my husband cleans.Ev işlerini paylaşıyoruz; ben yemek yapıyorum, eşim temizlik yapıyor. |
| 82. routine · isim | rutin; günlük düzen | My morning routine is simple: a shower, breakfast and a quick walk to work.Sabah rutinim basit: duş, kahvaltı ve işe kısa bir yürüyüş. |
| 83. queue · isim | kuyruk; sıra | There was a long queue outside the bank, so I came back later.Bankanın önünde uzun bir kuyruk vardı, bu yüzden daha sonra geri geldim. |
| 84. shy · sıfat | utangaç; çekingen | He is shy at first, but he talks a lot when he knows you.Başta utangaç ama sizi tanıyınca çok konuşuyor. |
| 85. generous · sıfat | cömert | My uncle is very generous and always pays for everyone's dinner.Amcam çok cömerttir ve herkesin akşam yemeğini hep o öder. |
| 86. manager · isim | müdür; yönetici | The manager asked everyone to arrive at the office before nine o'clock.Müdür herkesten ofise dokuzdan önce gelmesini istedi. |
| 87. salary · isim | maaş | His salary is not very high, but he really likes his job.Maaşı çok yüksek değil ama işini gerçekten seviyor. |
| 88. experience · isim | deneyim; tecrübe | Do you have any experience of working with children?Çocuklarla çalışma konusunda herhangi bir deneyimin var mı? |
| 89. deadline · isim | son teslim tarihi; bitiş süresi | The deadline for the report is Friday, so I must work fast.Raporun son teslim tarihi cuma, bu yüzden hızlı çalışmalıyım. |
| 90. interview · isim | mülakat; görüşme | I was very nervous before my interview, but it went well.Mülakatımdan önce çok gergindim ama iyi geçti. |
| 91. apply · fiil | başvurmak | She decided to apply for a job at the new hospital.Yeni hastanede bir iş için başvurmaya karar verdi. |
| 92. employee · isim | çalışan; işçi | The company has about two hundred employees in this city.Şirketin bu şehirde yaklaşık iki yüz çalışanı var. |
| 93. team · isim | takım; ekip | Our team finished the project two days before the deadline.Ekibimiz projeyi son teslim tarihinden iki gün önce bitirdi. |
| 94. schedule · isim | program; zaman çizelgesi | I have a very busy schedule this week, so I can't meet you.Bu hafta programım çok yoğun, bu yüzden seninle buluşamam. |
| 95. exam · isim | sınav | I have an English exam tomorrow, so I am studying tonight.Yarın İngilizce sınavım var, bu yüzden bu akşam ders çalışıyorum. |
| 96. subject · isim | ders; konu | Geography was my favourite subject when I was in high school.Lisedeyken en sevdiğim ders coğrafyaydı. |
| 97. degree · isim | üniversite diploması; lisans derecesi | She has a degree in business and now works in marketing.İşletme diploması var ve şimdi pazarlama alanında çalışıyor. |
| 98. course · isim | kurs; eğitim programı | I am taking an evening course to learn how to use computers.Bilgisayar kullanmayı öğrenmek için akşam kursuna gidiyorum. |
| 99. improve · fiil | geliştirmek; gelişmek; iyileşmek | Watching films in English can help you improve your listening.İngilizce film izlemek dinleme becerini geliştirmene yardımcı olabilir. |
| 100. mistake · isim | hata; yanlış | Don't worry about making mistakes; you learn a lot from them.Hata yapmaktan endişelenme; onlardan çok şey öğrenirsin. |
| 101. revise · fiil | (sınav için) tekrar etmek; gözden geçirmek | We need to revise all the units before the final exam.Final sınavından önce bütün üniteleri tekrar etmemiz gerekiyor. |
| 102. pass · fiil | (sınavı) geçmek; başarmak | He studied hard and passed his driving test on the first try.Çok çalıştı ve direksiyon sınavını ilk denemede geçti. |
| 103. fail · fiil | (sınavdan) kalmak; başaramamak | Many students fail the exam because they do not read the questions carefully.Birçok öğrenci soruları dikkatli okumadığı için sınavdan kalıyor. |
| 104. nervous · sıfat | gergin; tedirgin | I always feel nervous when I have to speak in front of people.İnsanların önünde konuşmam gerektiğinde kendimi hep gergin hissederim. |
| 105. embarrassed · sıfat | utanmış; mahcup | I felt embarrassed when I forgot my teacher's name in class.Sınıfta öğretmenimin adını unuttuğumda mahcup oldum. |
| 106. disappointed · sıfat | hayal kırıklığına uğramış | We were disappointed when the concert was cancelled at the last minute.Konser son dakikada iptal edilince hayal kırıklığına uğradık. |
| 107. relaxed · sıfat | rahat; dinlenmiş; stressiz | After a week at the beach, I felt completely relaxed.Plajda bir hafta geçirdikten sonra kendimi tamamen rahat hissettim. |
| 108. jealous · sıfat | kıskanç | She was jealous of her friend's new car and big house.Arkadaşının yeni arabasını ve büyük evini kıskandı. |
| 109. upset · sıfat | üzgün; canı sıkkın | Ali was upset because his friends forgot his birthday.Ali'nin canı sıkkındı çünkü arkadaşları doğum gününü unutmuştu. |
| 110. confident · sıfat | kendinden emin; özgüvenli | After many lessons, I feel more confident when I speak English.Birçok dersten sonra İngilizce konuşurken kendimi daha özgüvenli hissediyorum. |
| 111. community · isim | topluluk; mahalle halkı; toplum | The local community is building a new park for the children.Yerel topluluk çocuklar için yeni bir park yapıyor. |
| 112. government · isim | hükümet | The government wants to build more schools in small towns.Hükümet küçük kasabalarda daha fazla okul yapmak istiyor. |
| 113. law · isim | yasa; kanun | It is against the law to drive without a seat belt.Emniyet kemeri takmadan araba kullanmak yasalara aykırıdır. |
| 114. rule · isim | kural | The first rule in our office is to keep the kitchen clean.Ofisimizdeki ilk kural mutfağı temiz tutmaktır. |
| 115. citizen · isim | vatandaş | Every citizen over eighteen has the right to vote in elections.On sekiz yaşını geçen her vatandaşın seçimlerde oy kullanma hakkı vardır. |
| 116. volunteer · isim | gönüllü | Many volunteers helped to clean the beach after the storm.Fırtınadan sonra birçok gönüllü plajın temizlenmesine yardım etti. |
| 117. culture · isim | kültür | I like travelling because I can learn about different cultures.Seyahat etmeyi seviyorum çünkü farklı kültürler hakkında bilgi edinebiliyorum. |
| 118. tradition · isim | gelenek; âdet | In our family, it is a tradition to eat breakfast together on Sundays.Ailemizde pazar günleri birlikte kahvaltı yapmak bir gelenektir. |
| 119. population · isim | nüfus | The population of this town has grown quickly in the last ten years.Bu kasabanın nüfusu son on yılda hızla arttı. |
| 120. crime · isim | suç | There is very little crime in our quiet neighbourhood.Sakin mahallemizde çok az suç işleniyor. |
| 121. environment · isim | çevre; doğal çevre | Using public transport is a simple way to help the environment.Toplu taşıma kullanmak çevreye yardım etmenin basit bir yoludur. |
| 122. relationship · isim | ilişki; iki kişi arasındaki bağ | She has a very good relationship with her older cousin, and they speak on the phone every week.Büyük kuzeniyle çok iyi bir ilişkisi var ve her hafta telefonda konuşuyorlar. |
| 123. argue · fiil | tartışmak; kavga etmek | My brother and I never argue about money, but we often argue about football.Kardeşimle asla para konusunda tartışmayız ama sık sık futbol hakkında tartışırız. |
| 124. argument · isim | tartışma; münakaşa | They had a loud argument last night, but this morning they were friends again.Dün gece yüksek sesle tartıştılar ama bu sabah yine barışmışlardı. |
| 125. engaged · sıfat | nişanlı | A colleague of mine got engaged last month, and the wedding is planned for next summer.İş arkadaşlarımdan biri geçen ay nişanlandı ve düğün gelecek yaz için planlandı. |
| 126. divorced · sıfat | boşanmış | My aunt is divorced now, and she lives alone with her two cats.Teyzem artık boşanmış durumda ve iki kedisiyle yalnız yaşıyor. |
| 127. get to know · kalıp | tanımak; tanışıp yakından öğrenmek | It takes time to get to know new people, especially in a foreign language.Özellikle yabancı dilde yeni insanları tanımak zaman alır. |
| 128. date · isim | randevu; flört buluşması | He took her to a small Italian place for their first date.İlk buluşmaları için onu küçük bir İtalyan mekânına götürdü. |
| 129. grandson · isim | erkek torun | My grandmother's favourite person is her grandson, who visits her every Sunday.Büyükannemin en sevdiği kişi, her pazar onu ziyaret eden erkek torunu. |
| 130. granddaughter · isim | kız torun | Their granddaughter is only four, but she can already count to a hundred.Kız torunları daha dört yaşında ama şimdiden yüze kadar sayabiliyor. |
| 131. stepmother · isim | üvey anne | His stepmother is very friendly, and she often makes his favourite dessert.Üvey annesi çok cana yakın ve sık sık onun en sevdiği tatlıyı yapıyor. |
| 132. pregnant · sıfat | hamile | My cousin is pregnant, and the whole family is waiting for the news.Kuzenim hamile ve bütün aile haberi bekliyor. |
| 133. behave · fiil | davranmak; uslu durmak | The children behaved well at the party, and everyone said thank you.Çocuklar partide iyi davrandı ve herkes teşekkür etti. |
| 134. selfish · sıfat | bencil | Don't be selfish, give your little brother a piece of the chocolate.Bencil olma, küçük kardeşine çikolatadan bir parça ver. |
| 135. strict · sıfat | katı; disiplinli | My father was strict, so we always had to be home before nine o'clock.Babam katıydı, bu yüzden her zaman saat dokuzdan önce evde olmamız gerekirdi. |
| 136. caring · sıfat | şefkatli; ilgili | She is a caring daughter and calls her grandfather every evening.O şefkatli bir kız evlat ve her akşam dedesini arıyor. |
| 137. hard-working · sıfat | çalışkan | Our new neighbour is hard-working and leaves the house at six every morning.Yeni komşumuz çalışkan biri ve her sabah altıda evden çıkıyor. |
| 138. attractive · sıfat | çekici | Many people find him attractive because of his green eyes and warm voice.Birçok kişi yeşil gözleri ve sıcak sesi yüzünden onu çekici buluyor. |
| 139. handsome · sıfat | yakışıklı | My grandfather was a very handsome man when he was young, as old photos show.Eski fotoğrafların gösterdiği gibi, dedem gençken çok yakışıklı bir adammış. |
| 140. friendship · isim | arkadaşlık; dostluk | Their friendship started in primary school and is still strong after thirty years.Arkadaşlıkları ilkokulda başladı ve otuz yıl sonra hâlâ güçlü. |
| 141. respect · fiil | saygı duymak | I respect my teachers because they always listen to our ideas.Öğretmenlerime saygı duyuyorum çünkü fikirlerimizi her zaman dinliyorlar. |
| 142. apologise · fiil | özür dilemek | He apologised to his mother for coming home so late without a message.Mesaj atmadan eve çok geç geldiği için annesinden özür diledi. |
| 143. promise · fiil | söz vermek | I promise I will visit you every month, even when I am very busy.Çok yoğun olsam bile seni her ay ziyaret edeceğime söz veriyorum. |
| 144. secret · isim | sır | Can you keep a secret? We are planning a surprise party for Dad.Sır tutabilir misin? Babam için sürpriz bir parti planlıyoruz. |
| 145. advice · isim | tavsiye; öğüt | My grandmother gave me some good advice about how to deal with difficult people.Büyükannem bana zor insanlarla nasıl başa çıkacağım konusunda iyi bir tavsiye verdi. |
| 146. support · fiil | desteklemek; destek olmak | My parents supported me when I moved to another city to study.Okumak için başka bir şehre taşındığımda ailem bana destek oldu. |
| 147. care about · öbek fiil | önemsemek; değer vermek | I really care about my friends, so I listen when they have a problem.Arkadaşlarımı gerçekten önemsiyorum, bu yüzden bir sorunları olduğunda dinlerim. |
| 148. greet · fiil | selamlamak; karşılamak | My grandmother always greets every visitor with a warm smile and a cup of tea.Büyükannem her misafiri sıcak bir gülümseme ve bir bardak çayla karşılar. |
| 149. complain · fiil | şikâyet etmek; yakınmak | He always complains about his brother's loud music, but he never says it to him.Sürekli kardeşinin yüksek sesli müziğinden şikâyet ediyor ama ona asla söylemiyor. |
| 150. surname · isim | soyadı | Please write your first name and your surname at the top of the form.Lütfen formun üstüne adınızı ve soyadınızı yazın. |
| 151. nickname · isim | takma ad; lakap | His nickname is Tiny, even though he is the biggest person in our group.Grubumuzdaki en iri kişi olmasına rağmen takma adı Minik. |
| 152. babysit · fiil | çocuğa bakmak (ebeveyn yokken) | I sometimes babysit for my neighbours on Saturday evenings and earn a little extra.Bazen cumartesi akşamları komşularımın çocuğuna bakıp biraz ekstra kazanıyorum. |
| 153. fond of · kalıp | düşkün olmak; sevgi beslemek | She is very fond of her little nephew and buys him a book every month.Küçük yeğenine çok düşkün ve ona her ay bir kitap alıyor. |
| 154. famous · sıfat | ünlü; meşhur | My cousin became famous after she sang on a TV show last year.Kuzenim geçen yıl bir televizyon programında şarkı söyledikten sonra ünlü oldu. |
| 155. mate · isim | arkadaş; dost (günlük dil) | I'm going to the cinema with a mate from work tonight.Bu akşam işten bir arkadaşımla sinemaya gidiyorum. |
| 156. teammate · isim | takım arkadaşı | After the match, my teammates and I went to a café to celebrate.Maçtan sonra takım arkadaşlarımla kutlamak için bir kafeye gittik. |
| 157. cooker · isim | ocak; fırınlı ocak | Please turn off the cooker before you leave, or the pasta will burn.Lütfen çıkmadan önce ocağı kapat, yoksa makarna yanar. |
| 158. microwave · isim | mikrodalga fırın | Ali heated his pizza in the microwave for two minutes because he was in a hurry.Ali acelesi olduğu için pizzasını mikrodalgada iki dakika ısıttı. |
| 159. freezer · isim | dondurucu; derin dondurucu | We keep ice cream and frozen peas in the freezer.Dondurmayı ve dondurulmuş bezelyeyi dondurucuda saklıyoruz. |
| 160. kettle · isim | su ısıtıcısı; çaydanlık | Fill the kettle and press the button; it only takes a minute.Su ısıtıcısını doldur ve düğmeye bas; sadece bir dakika sürer. |
| 161. soap · isim | sabun | There is no soap by the basin, so I brought a new bar.Lavabonun yanında sabun yok, bu yüzden yeni bir kalıp getirdim. |
| 162. shampoo · isim | şampuan | I ran out of shampoo this morning, so I need to get some today.Bu sabah şampuanım bitti, bu yüzden bugün biraz almam gerekiyor. |
| 163. toothbrush · isim | diş fırçası | Use a soft toothbrush and brush your teeth twice a day.Yumuşak bir diş fırçası kullan ve dişlerini günde iki kez fırçala. |
| 164. mattress · isim | yatak; şilte | The mattress is so soft that I fall asleep in minutes.Yatak o kadar yumuşak ki dakikalar içinde uyuyakalıyorum. |
| 165. sheet · isim | çarşaf | Please put a white sheet on the mattress for our visitors.Lütfen ziyaretçilerimiz için yatağa beyaz bir çarşaf ser. |
| 166. couch · isim | kanepe; koltuk | We put a long couch in front of the television.Televizyonun önüne uzun bir kanepe koyduk. |
| 167. cushion · isim | kırlent; minder | There are three red cushions on the couch.Kanepenin üzerinde üç tane kırmızı kırlent var. |
| 168. laundry · isim | çamaşır; yıkanacak çamaşırlar | I usually do the laundry on Sunday morning, and then I iron everything.Çamaşırları genellikle pazar sabahı yıkarım, sonra her şeyi ütülerim. |
| 169. rubbish · isim | çöp; atık | Please take the rubbish out in the evening.Lütfen çöpü akşam dışarı çıkar. |
| 170. dust · isim | toz | There is so much dust on the television screen.Televizyon ekranında çok fazla toz var. |
| 171. iron · fiil | ütülemek; ütü yapmak | I need to iron this shirt before tomorrow's presentation.Yarınki sunumdan önce bu gömleği ütülemem gerekiyor. |
| 172. vacuum cleaner · isim | elektrikli süpürge | The vacuum cleaner is making a strange noise, so I switched it off.Elektrikli süpürge garip bir ses çıkarıyor, bu yüzden kapattım. |
| 173. broom · isim | süpürge (saplı) | Use a broom to sweep up the crumbs.Kırıntıları süpürmek için süpürge kullan. |
| 174. mop · isim | paspas; yer bezi | I need a mop because I spilled something sticky on the tiles.Paspasa ihtiyacım var çünkü fayansların üzerine yapışkan bir şey döktüm. |
| 175. bucket · isim | kova | She filled the bucket and began to mop the tiles.Kovayı doldurdu ve fayansları silmeye başladı. |
| 176. ceiling · isim | tavan | A black spider is slowly walking across the ceiling above the couch.Siyah bir örümcek kanepenin üstündeki tavanda yavaşça yürüyor. |
| 177. corridor · isim | koridor | The corridor is narrow, so two people cannot pass easily.Koridor dar, bu yüzden iki kişi kolayca geçemez. |
| 178. hall · isim | giriş holü; antre | Please leave your coat in the hall and come in.Lütfen montunu holde bırak ve içeri gel. |
| 179. attic · isim | çatı arası; tavan arası | We store a lot of boxes and toys in the attic.Tavan arasında çok sayıda kutu ve oyuncak saklıyoruz. |
| 180. basement · isim | bodrum katı | Our tools are in the basement, next to the boiler.Aletlerimiz bodrum katında, kazanın yanında. |
| 181. yard · isim | avlu; arka bahçe | Ahmet is sweeping the yard with a long broom.Ahmet uzun bir süpürgeyle avluyu süpürüyor. |
| 182. fence · isim | çit; tahta çit | They built a wooden fence around the yard.Avlunun etrafına ahşap bir çit yaptılar. |
| 183. lawn · isim | çimenlik; çim alan | Ali mows the lawn every Saturday morning, and it always looks perfect.Ali her cumartesi sabahı çimenleri biçer ve her zaman mükemmel görünür. |
| 184. terrace · isim | teras | Our terrace has a lovely view of the hills.Terasımızdan tepelerin güzel bir manzarası görünüyor. |
| 185. staircase · isim | merdiven (bina içi); merdiven boşluğu | The staircase is narrow and steep, so move slowly.Merdiven dar ve dik, bu yüzden yavaş hareket et. |
| 186. doorbell · isim | kapı zili | Someone rang the doorbell, but nobody was expecting a visitor.Biri kapı zilini çaldı ama kimse bir ziyaretçi beklemiyordu. |
| 187. socket · isim | priz | I can't charge my phone because there is no socket near the couch.Telefonumu şarj edemiyorum çünkü kanepenin yanında priz yok. |
| 188. plug · isim | fiş; (lavabo) tıpa | Take the plug out before you touch the cable.Kabloya dokunmadan önce fişi çek. |
| 189. switch · isim | düğme; anahtar (elektrik) | I can't find the switch; it is somewhere near the hall.Düğmeyi bulamıyorum; holün yakınlarında bir yerde olmalı. |
| 190. radiator · isim | kalorifer peteği; radyatör | Put your wet gloves on the radiator to dry them.Islak eldivenlerini kurumaları için kalorifer peteğinin üzerine koy. |
| 191. hanger · isim | elbise askısı | Put your jacket on a hanger so it doesn't get creased.Ceketini bir askıya as ki buruşmasın. |
| 192. rug · isim | küçük halı; kilim | A round rug lies in front of the couch.Kanepenin önünde yuvarlak bir kilim var. |
| 193. decorate · fiil | dekore etmek; süslemek; boyayıp döşemek | We plan to decorate the hall in bright colours next month.Gelecek ay holü canlı renklerle dekore etmeyi planlıyoruz. |
| 194. wallpaper · isim | duvar kâğıdı | I chose blue wallpaper with thin white stripes.İnce beyaz çizgili mavi bir duvar kâğıdı seçtim. |
| 195. ladder · isim | el merdiveni | Hold the ladder while I climb up to fix the bulb.Ampulü tamir etmek için çıkarken merdiveni tut. |
| 196. hammer · isim | çekiç | Pass me the hammer; I need to hit this nail.Çekici ver; şu çiviyi çakmam gerekiyor. |
| 197. bulb · isim | ampul | The bulb in the hall has burnt out.Holdeki ampul patladı. |
| 198. candle · isim | mum | We lit a candle when the power went out.Elektrikler kesilince bir mum yaktık. |
| 199. cottage · isim | kır evi; küçük müstakil ev | Our cottage has a fireplace and a view of the hills.Kır evimizde bir şömine ve tepelere bakan bir manzara var. |
| 200. messy · sıfat | dağınık; düzensiz | Sorry, the hall is messy; I haven't had time to put things away.Kusura bakma, hol dağınık; eşyaları toplamaya vaktim olmadı. |
| 201. education · isim | eğitim; öğrenim | Her education in Germany lasted six years and gave her many choices in life.Almanya'daki eğitimi altı yıl sürdü ve ona hayatta birçok seçenek sundu. |
| 202. knowledge · isim | bilgi; bilgi birikimi | Deniz has a lot of knowledge about space, and he can name every planet.Deniz'in uzay hakkında çok bilgisi var ve her gezegenin adını söyleyebilir. |
| 203. notebook · isim | defter; not defteri | She filled the whole notebook with ideas and plans for her future.Bütün defteri geleceğiyle ilgili fikirler ve planlarla doldurdu. |
| 204. textbook · isim | ders kitabı | This textbook is thick, but its chapters are short and well organised.Bu ders kitabı kalın ama bölümleri kısa ve iyi düzenlenmiş. |
| 205. essay · isim | kompozisyon; deneme yazısı | My essay about my hero is almost ready, but the ending is weak.Kahramanım hakkındaki kompozisyonum neredeyse hazır ama sonu zayıf. |
| 206. tutor · isim | özel öğretmen; özel ders veren kişi | My tutor meets me every Saturday, and with her I can go over the parts I find hard.Özel öğretmenim her cumartesi benimle buluşuyor ve zor bulduğum kısımları onunla tekrar edebiliyorum. |
| 207. professor · isim | profesör; üniversite hocası | The professor is an expert on ancient Rome and has published several important articles.Profesör antik Roma konusunda uzman ve birkaç önemli makale yayımladı. |
| 208. pupil · isim | öğrenci (ilk ve ortaokulda) | Every pupil in this group has to wear a blue uniform.Bu gruptaki her öğrenci mavi bir üniforma giymek zorunda. |
| 209. mark · isim | not; puan | I got a high mark in biology, so my parents were very pleased.Biyolojiden yüksek bir not aldım, bu yüzden ailem çok memnun oldu. |
| 210. diploma · isim | diploma | After three years of training, he received his diploma and soon found a position.Üç yıllık eğitimin ardından diplomasını aldı ve kısa sürede bir iş buldu. |
| 211. memorise · fiil | ezberlemek; aklında tutmak | I try to memorise ten new words from the list before bed.Yatmadan önce listeden on yeni kelime ezberlemeye çalışıyorum. |
| 212. review · fiil | tekrar etmek; gözden geçirmek | Before the quiz, we will review the last three chapters together.Sınavdan önce son üç bölümü birlikte tekrar edeceğiz. |
| 213. term · isim | dönem; okul dönemi | The first term ends in January, and then we have a two-week break.İlk dönem ocakta bitiyor, sonra iki haftalık bir tatilimiz var. |
| 214. blackboard · isim | kara tahta | The teacher wrote the date on the blackboard and began the lesson.Öğretmen tarihi kara tahtaya yazdı ve dersi başlattı. |
| 215. eraser · isim | silgi | Can I borrow your eraser? I made a mistake in my drawing.Silgini ödünç alabilir miyim? Çizimimde bir hata yaptım. |
| 216. calculator · isim | hesap makinesi | You can use a calculator in the maths exam, but not your phone.Matematik sınavında hesap makinesi kullanabilirsin ama telefonunu kullanamazsın. |
| 217. quiz · isim | kısa sınav; bilgi yarışması | We had a short quiz at the start of class to check the last topic.Son konuyu kontrol etmek için dersin başında kısa bir sınav yaptık. |
| 218. vocabulary · isim | kelime dağarcığı; sözcük bilgisi | Reading English news every day is a great way to build your vocabulary.Her gün İngilizce haber okumak kelime dağarcığını geliştirmenin harika bir yolu. |
| 219. guess · fiil | tahmin etmek | I don't know the answer, but I will guess and hope for the best.Cevabı bilmiyorum ama tahmin edeceğim ve iyisini umacağım. |
| 220. solve · fiil | çözmek | It took us twenty minutes to solve the last puzzle in the exercise.Alıştırmadaki son bulmacayı çözmemiz yirmi dakikamızı aldı. |
| 221. discover · fiil | keşfetmek; öğrenmek | In science class, the children discovered that plants need light to grow.Fen dersinde çocuklar bitkilerin büyümek için ışığa ihtiyaç duyduğunu keşfetti. |
| 222. realise · fiil | fark etmek; anlamak | I suddenly realised that I had left my notebook on the bus.Defterimi otobüste unuttuğumu birden fark ettim. |
| 223. recognise · fiil | tanımak | I didn't recognise my old teacher because she had cut her hair.Eski öğretmenimi tanıyamadım çünkü saçlarını kestirmişti. |
| 224. instruction · isim | talimat; yönerge | Read the instructions at the top of the first page and tick the correct box.İlk sayfanın üstündeki yönergeleri oku ve doğru kutuyu işaretle. |
| 225. instructor · isim | eğitmen; hoca | My driving instructor is patient and stays calm when I make mistakes.Sürücü kursu eğitmenim sabırlı ve hata yaptığımda sakin kalıyor. |
| 226. absent · sıfat | devamsız; okula gelmemiş | Ali was absent on Monday, so he missed the quiz.Ali pazartesi günü devamsızdı, bu yüzden kısa sınavı kaçırdı. |
| 227. progress · isim | ilerleme; gelişme | You are making real progress; your reading is much faster than in September.Gerçek bir ilerleme kaydediyorsun; okuman eylüldekinden çok daha hızlı. |
| 228. focus · fiil | odaklanmak; dikkatini vermek | It is hard to focus on your lesson when your phone keeps ringing.Telefonun sürekli çalarken derse odaklanmak zor. |
| 229. memory · isim | hafıza; bellek | She has a great memory and can recall every name from the list.Çok iyi bir hafızası var ve listedeki her ismi hatırlayabiliyor. |
| 230. attention · isim | dikkat | Please pay attention to the board, because I will not repeat this.Lütfen tahtaya dikkat edin, çünkü bunu tekrar etmeyeceğim. |
| 231. experiment · isim | deney | In the experiment, we mixed salt and water and watched what happened.Deneyde tuz ile suyu karıştırdık ve ne olduğunu izledik. |
| 232. fact · isim | gerçek; olgu | It is a fact that the Earth goes around the sun.Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğü bir gerçektir. |
| 233. information · isim | bilgi; bilgilendirme | You can find all the information about the course on our website.Kursla ilgili tüm bilgileri web sitemizde bulabilirsiniz. |
| 234. smart · sıfat | zeki; akıllı | He is a smart boy who learns new things very quickly.O, yeni şeyleri çok çabuk öğrenen zeki bir çocuk. |
| 235. intelligent · sıfat | zeki; akıllı | She is an intelligent woman who solves difficult problems in a few minutes.O, zor sorunları birkaç dakikada çözen zeki bir kadın. |
| 236. summary · isim | özet | Write a short summary of the story in about five lines.Hikâyenin kısa bir özetini yaklaşık beş satırda yaz. |
| 237. paragraph · isim | paragraf | Each paragraph in your essay should have one main idea.Kompozisyonundaki her paragrafın tek bir ana fikri olmalı. |
| 238. title · isim | başlık; kitap veya film adı | Choose a title for your story before you hand it in.Hikâyeni teslim etmeden önce ona bir başlık seç. |
| 239. chapter · isim | bölüm (kitapta) | We read the first chapter of the novel and discussed it in class.Romanın ilk bölümünü okuduk ve sınıfta tartıştık. |
| 240. literature · isim | edebiyat | Selin loves literature and reads a poem before bed every evening.Selin edebiyatı çok seviyor ve her akşam yatmadan önce bir şiir okuyor. |
| 241. geography · isim | coğrafya | In geography, we learned the names of all the rivers in Turkey.Coğrafya dersinde Türkiye'deki bütün nehirlerin adlarını öğrendik. |
| 242. biology · isim | biyoloji | Our biology lesson was about the human body and how the heart works.Biyoloji dersimiz insan vücudu ve kalbin nasıl çalıştığı hakkındaydı. |
| 243. look up · öbek fiil | (sözlükte, internette) bakmak; araştırıp bulmak | If you don't know a word, look it up in the dictionary.Bir kelimeyi bilmiyorsan sözlükte ona bak. |
| 244. hand in · öbek fiil | teslim etmek (ödev, kâğıt) | Please hand in your essays at the office by Friday afternoon.Lütfen kompozisyonlarınızı cuma öğleden sonraya kadar ofise teslim edin. |
| 245. fill in · öbek fiil | doldurmak (boşluk, form) | Fill in the blanks with the correct words from the box.Boşlukları kutudaki doğru kelimelerle doldurun. |
| 246. underline · fiil | altını çizmek | Underline the verbs in the text and then compare with your partner.Metindeki fiillerin altını çiz ve sonra partnerinle karşılaştır. |
| 247. tick · fiil | işaretlemek (✓ ile); tik atmak | Tick the box next to the answer you think is right.Doğru olduğunu düşündüğün cevabın yanındaki kutuyu işaretle. |
| 248. choose · fiil | seçmek | You can choose one of the three topics for your presentation.Sunumun için üç konudan birini seçebilirsin. |
| 249. leisure · isim | boş zaman; serbest zaman | I don't have much leisure during the week, so I try to make the most of Sundays.Hafta içi pek boş zamanım olmuyor, bu yüzden pazar günlerini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. |
| 250. competition · isim | yarışma; müsabaka | She entered a baking competition and won second prize with her lemon tart.Bir pasta yarışmasına katıldı ve limonlu tartıyla ikinciliği kazandı. |