YÖKDİL Kelime Listesi (Sayfa 8)
YÖKDİL Kelime Listesi: 2.131 kelime, YÖKDİL’in fen, sağlık ve sosyal bilimler metinlerinde sık geçen türden akademik kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 394, B2 937, C1 800.
1.751–2.000. kelimeler · Sayfa 8/9 · Güncelleme:
Kelimeler 1.751–2.000
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 1.751. warfare · isim · C1 | savaş yöntemleri; harp | Modern warfare increasingly relies on information technology as well as traditional military force.Modern savaş, geleneksel askeri güce olduğu kadar bilgi teknolojisine de giderek daha fazla dayanıyor. |
| 1.752. ceasefire · isim · C1 | ateşkes | After months of heavy fighting, both sides finally agreed to a ceasefire mediated by neutral states.Aylarca süren ağır çatışmalardan sonra iki taraf, tarafsız devletlerin arabuluculuğunda bir ateşkes konusunda sonunda anlaştı. |
| 1.753. anthropology · isim · C1 | antropoloji, insanbilim | She chose anthropology because she wanted to understand how people in different cultures organise family life.İnsanların farklı kültürlerde aile hayatını nasıl düzenlediğini anlamak istediği için antropolojiyi seçti. |
| 1.754. sociology · isim · C1 | sosyoloji, toplumbilim | Sociology examines how social class, education and family background influence a person's opportunities.Sosyoloji, toplumsal sınıfın, eğitimin ve aile geçmişinin bir kişinin fırsatlarını nasıl etkilediğini inceler. |
| 1.755. linguistics · isim · C1 | dilbilim | Advances in linguistics have helped researchers understand how children acquire grammar without formal teaching.Dilbilimdeki gelişmeler, araştırmacıların çocukların resmî bir öğretim olmadan dil bilgisini nasıl edindiğini anlamasına yardımcı oldu. |
| 1.756. patriarchy · isim · C1 | ataerkillik | Feminist scholars argue that patriarchy continues to shape the division of work inside the home.Feminist akademisyenler, ataerkilliğin ev içindeki iş bölümünü şekillendirmeyi sürdürdüğünü savunur. |
| 1.757. famine · isim · C1 | kıtlık, açlık felaketi | The famine was caused less by poor harvests than by war and the collapse of trade routes.Kıtlığa kötü hasatlardan çok savaş ve ticaret yollarının çökmesi neden oldu. |
| 1.758. prestige · isim · C1 | itibar, saygınlık, prestij | Teaching has lost some of its social prestige in countries where salaries have remained low.Öğretmenlik, maaşların düşük kaldığı ülkelerde toplumsal prestijinin bir kısmını kaybetti. |
| 1.759. conscience · isim · C1 | vicdan | Several officials resigned in protest, saying they could not follow the order with a clear conscience.Birkaç yetkili, emri vicdanları rahat biçimde uygulayamayacaklarını söyleyerek protesto amacıyla istifa etti. |
| 1.760. lobby · fiil · C1 | lobi faaliyeti yürütmek; siyasetçileri etkilemeye çalışmak | Environmental groups have been lobbying the government for years to introduce stricter rules on industrial waste.Çevre grupları, yıllardır hükümete endüstriyel atık konusunda daha sıkı kurallar getirmesi için lobi yapıyor. |
| 1.761. tariff · isim · C1 | gümrük vergisi; tarife | The new tariff on imported steel was designed to protect local producers from cheaper foreign competitors.İthal çeliğe getirilen yeni gümrük vergisi, yerel üreticileri daha ucuz yabancı rakiplerden korumak için tasarlandı. |
| 1.762. monopoly · isim · C1 | tekel | Economists warn that a monopoly can raise prices because consumers have no other choice.İktisatçılar, tüketicilerin başka seçeneği olmadığı için bir tekelin fiyatları yükseltebileceği konusunda uyarıyor. |
| 1.763. stimulus · isim · C1 | uyaran; teşvik edici etken | In the experiment, participants pressed a button as soon as the visual stimulus appeared on the screen.Deneyde katılımcılar, görsel uyaran ekranda belirir belirmez bir düğmeye bastı. |
| 1.764. acquisition · isim · C1 | edinim; (dil/beceri) kazanma | Second language acquisition is usually faster when learners are surrounded by the language every day.İkinci dil edinimi, öğrenciler her gün o dille çevrili olduğunda genellikle daha hızlı gerçekleşir. |
| 1.765. attain · fiil · C1 | ulaşmak; elde etmek | Few of the participants attained the level of fluency required for professional translation.Katılımcıların çok azı, profesyonel çeviri için gereken akıcılık düzeyine ulaştı. |
| 1.766. aptitude · isim · C1 | yetenek; yatkınlık | The test is designed to measure a student's aptitude for mathematics rather than prior knowledge.Test, öğrencinin önceki bilgisini değil matematiğe yatkınlığını ölçmek üzere tasarlanmıştır. |
| 1.767. pedagogy · isim · C1 | pedagoji; öğretim bilimi ve yöntemi | Modern pedagogy encourages teachers to guide discussion rather than simply deliver information.Modern pedagoji, öğretmenleri yalnızca bilgi aktarmak yerine tartışmaya rehberlik etmeye teşvik eder. |
| 1.768. conformity · isim · C1 | uyum; norma uyma | Classic experiments showed that people often display conformity even when the group's answer is clearly wrong.Klasik deneyler, insanların grubun cevabı açıkça yanlış olsa bile çoğu zaman uyum gösterdiğini ortaya koydu. |
| 1.769. retention · isim · C1 | akılda tutma; kalıcılık | Spaced repetition significantly improves the retention of vocabulary over several months.Aralıklı tekrar, kelime bilgisinin aylar boyunca akılda kalıcılığını önemli ölçüde artırır. |
| 1.770. resilience · isim · C1 | psikolojik dayanıklılık; çabuk toparlanma | Supportive friendships help children build the resilience they need to face difficult life events.Destekleyici arkadaşlıklar, çocukların zor yaşam olaylarıyla yüzleşmek için ihtiyaç duydukları dayanıklılığı kazanmasına yardımcı olur. |
| 1.771. socialisation · isim · C1 | toplumsallaşma | Schools play a central role in the socialisation of children beyond the academic content they teach.Okullar, öğrettikleri akademik içeriğin ötesinde çocukların toplumsallaşmasında merkezi bir rol oynar. |
| 1.772. deprivation · isim · C1 | yoksunluk | Emotional deprivation in early childhood can have long-lasting effects on social development.Erken çocukluktaki duygusal yoksunluk, sosyal gelişim üzerinde uzun süreli etkiler bırakabilir. |
| 1.773. subconscious · sıfat · C1 | bilinçaltı; farkında olunmayan | Subconscious prejudice can influence hiring decisions even when employers believe they are being fair.Bilinçaltı önyargı, işverenler adil davrandıklarına inansalar bile işe alım kararlarını etkileyebilir. |
| 1.774. impulse · isim · C1 | dürtü; ani istek | Learning to control impulses is an important part of emotional development in young children.Dürtüleri kontrol etmeyi öğrenmek, küçük çocuklarda duygusal gelişimin önemli bir parçasıdır. |
| 1.775. cultivate · fiil · C1 | geliştirmek; yetiştirmek (beceri, alışkanlık) | Good teachers cultivate curiosity by encouraging students to ask questions rather than memorise answers.İyi öğretmenler, öğrencileri cevapları ezberlemek yerine soru sormaya teşvik ederek merakı geliştirir. |
| 1.776. foster · fiil · C1 | teşvik etmek; beslemek; geliştirmek | Group projects can foster cooperation and communication skills among students from different backgrounds.Grup projeleri, farklı geçmişlere sahip öğrenciler arasında iş birliğini ve iletişim becerilerini teşvik edebilir. |
| 1.777. nurture · fiil · C1 | yetiştirmek; beslemek; ilgiyle büyütmek | Schools should nurture creativity as carefully as they develop reading and mathematical skills.Okullar, yaratıcılığı okuma ve matematik becerilerini geliştirdikleri kadar özenle beslemelidir. |
| 1.778. disruptive · sıfat · C1 | düzeni bozan; engelleyici | Disruptive behaviour in the classroom reduces learning time for every student, not only for those involved.Sınıftaki düzeni bozan davranışlar, yalnızca ilgili öğrencilerin değil, tüm öğrencilerin öğrenme süresini azaltır. |
| 1.779. plagiarism · isim · C1 | intihal, aşırma | Universities use special software to detect plagiarism in theses and research papers.Üniversiteler, tezlerde ve araştırma makalelerinde intihali tespit etmek için özel yazılımlar kullanır. |
| 1.780. numeracy · isim · C1 | sayısal beceri, temel matematik yeteneği | The programme aims to improve both reading and numeracy among children from low-income families.Program, düşük gelirli ailelerin çocuklarında hem okuma hem de sayısal becerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. |
| 1.781. dyslexia · isim · C1 | disleksi, okuma güçlüğü | Early screening for dyslexia helps teachers provide support before the child falls far behind.Disleksi için erken tarama, öğretmenlerin çocuk çok geri kalmadan destek sağlamasına yardımcı olur. |
| 1.782. hallucination · isim · C1 | halüsinasyon, varsanı | Auditory hallucinations, such as hearing voices, are a common feature of some severe mental illnesses.Ses duymak gibi işitsel halüsinasyonlar, bazı ağır ruhsal hastalıkların yaygın bir özelliğidir. |
| 1.783. delusion · isim · C1 | sanrı, hezeyan | The patient had a delusion that strangers were secretly following him wherever he went.Hasta, yabancıların gittiği her yerde gizlice onu takip ettiğine dair bir sanrıya sahipti. |
| 1.784. temperament · isim · C1 | mizaç, yaradılış | A child's temperament can influence how parents respond to the child and how teachers manage the class.Bir çocuğun mizacı, ebeveynlerin çocuğa nasıl yaklaştığını ve öğretmenlerin sınıfı nasıl yönettiğini etkileyebilir. |
| 1.785. intrinsic · sıfat · C1 | içsel, kendiliğinden gelen | Students with intrinsic interest in a subject tend to keep studying even without grades.Bir konuya içsel ilgi duyan öğrenciler, not olmasa bile çalışmaya devam etme eğilimindedir. |
| 1.786. extrinsic · sıfat · C1 | dışsal, dışarıdan gelen | Extrinsic rewards such as prizes may work in the short term but weaken long-term interest.Ödüller gibi dışsal teşvikler kısa vadede işe yarayabilir ancak uzun vadeli ilgiyi zayıflatabilir. |
| 1.787. conditioning · isim · C1 | koşullanma, şartlandırma | Pavlov's experiments with dogs are the classic example of conditioning in behavioural psychology.Pavlov'un köpeklerle yaptığı deneyler, davranışçı psikolojide koşullanmanın klasik örneğidir. |
| 1.788. scaffolding · isim · C1 | (eğitimde) destekleyici yapılandırma, geçici öğrenme desteği | Through careful scaffolding, the teacher guided pupils from simple exercises towards independent problem solving.Öğretmen, dikkatli bir destekleme sayesinde öğrencileri basit alıştırmalardan bağımsız problem çözmeye doğru yönlendirdi. |
| 1.789. procrastinate · fiil · C1 | işleri ertelemek, oyalanmak | Many students procrastinate until the night before a deadline and then complain about the pressure.Birçok öğrenci son teslim tarihinden bir önceki geceye kadar işi erteler ve sonra baskıdan yakınır. |
| 1.790. burnout · isim · C1 | tükenmişlik | Teacher burnout is a major reason why experienced staff leave the profession early.Öğretmen tükenmişliği, deneyimli personelin meslekten erken ayrılmasının önemli bir nedenidir. |
| 1.791. perseverance · isim · C1 | azim, sebat | Success in long research projects often depends more on perseverance than on natural talent.Uzun araştırma projelerindeki başarı, çoğu zaman doğal yetenekten çok azme bağlıdır. |
| 1.792. consciousness · isim · C1 | bilinç; farkında olma durumu | Researchers still disagree about how consciousness arises from the activity of billions of nerve cells in the brain.Araştırmacılar, bilincin beyindeki milyarlarca sinir hücresinin etkinliğinden nasıl doğduğu konusunda hâlâ görüş ayrılığı içindedir. |
| 1.793. autonomy · isim · C1 | özerklik; kendi kararlarını verebilme | Learners who are given more autonomy over their study plans tend to take greater responsibility for their progress.Çalışma planları üzerinde daha fazla özerklik tanınan öğrenciler, ilerlemelerinin sorumluluğunu daha çok üstlenme eğilimindedir. |
| 1.794. competence · isim · C1 | yeterlik; yetkinlik | Teacher training programmes aim to build both subject knowledge and practical competence in managing a classroom.Öğretmen yetiştirme programları hem alan bilgisini hem de sınıf yönetiminde pratik yeterliği geliştirmeyi amaçlar. |
| 1.795. proficiency · isim · C1 | ustalık; (dilde) yeterlik düzeyi | Applicants must show proficiency in English before they can be admitted to the master's programme.Başvuranlar, yüksek lisans programına kabul edilmeden önce İngilizce yeterliklerini kanıtlamak zorundadır. |
| 1.796. intuition · isim · C1 | sezgi | Experienced clinicians sometimes rely on intuition, but they still need to support their decisions with careful assessment.Deneyimli klinisyenler bazen sezgilerine güvenir, ancak yine de kararlarını dikkatli bir değerlendirmeyle desteklemeleri gerekir. |
| 1.797. heuristic · isim · C1 | sezgisel yöntem; pratik kestirme kural | People often use a heuristic, such as choosing the most familiar option, instead of weighing every piece of information.İnsanlar, tüm bilgileri tartmak yerine çoğu zaman en tanıdık seçeneği seçmek gibi bir sezgisel yönteme başvurur. |
| 1.798. retrieval · isim · C1 | (bellekten) geri çağırma; geri getirme | Regular quizzes strengthen memory retrieval, which makes it easier to recall facts during an exam.Düzenli küçük sınavlar bellekten geri çağırmayı güçlendirir; bu da sınav sırasında bilgileri hatırlamayı kolaylaştırır. |
| 1.799. rehearsal · isim · C1 | (bellekte) tekrarlama; prova | Without rehearsal, information in short-term memory fades within a few seconds.Tekrarlama yapılmazsa, kısa süreli bellekteki bilgi birkaç saniye içinde silinir. |
| 1.800. self-efficacy · isim · C1 | öz yeterlik; kendi başarma gücüne inanç | Students with high self-efficacy are more likely to keep trying when a problem turns out to be difficult.Öz yeterliği yüksek öğrencilerin, bir problem zor çıktığında denemeye devam etme olasılığı daha yüksektir. |
| 1.801. pessimism · isim · C1 | kötümserlik | A strong sense of pessimism about the future was common among the unemployed graduates in the study.Çalışmaya katılan işsiz üniversite mezunları arasında gelecek konusunda güçlü bir kötümserlik duygusu yaygındı. |
| 1.802. apathy · isim · C1 | ilgisizlik; duyarsızlık | Teachers noticed growing apathy among students who felt that their efforts were never recognised.Öğretmenler, çabalarının hiç fark edilmediğini düşünen öğrenciler arasında artan bir ilgisizlik olduğunu gözlemledi. |
| 1.803. rapport · isim · C1 | yakın ve uyumlu ilişki; güven bağı | A therapist must establish rapport with a client before any meaningful progress can be made.Bir terapist, anlamlı bir ilerleme kaydedilebilmesi için danışanıyla önce güvene dayalı bir bağ kurmalıdır. |
| 1.804. insecurity · isim · C1 | güvensizlik; özgüven eksikliği | Deep insecurity about their appearance led many of the teenagers to avoid social situations.Görünüşleri hakkındaki derin güvensizlik, gençlerin çoğunun sosyal ortamlardan kaçınmasına yol açtı. |
| 1.805. maturation · isim · C1 | olgunlaşma | The maturation of the frontal lobes continues until the mid-twenties, which affects planning and decision-making.Ön beyin loblarının olgunlaşması yirmili yaşların ortasına kadar sürer ve bu durum planlamayı ve karar vermeyi etkiler. |
| 1.806. compliance · isim · C1 | uyum; kurallara uyma | Compliance with school rules was higher in classes where students had helped to create them.Okul kurallarına uyum, kuralların oluşturulmasına öğrencilerin katkıda bulunduğu sınıflarda daha yüksekti. |
| 1.807. obedience · isim · C1 | itaat | Milgram's studies showed that ordinary people may show surprising obedience to figures of authority.Milgram'ın çalışmaları, sıradan insanların otorite figürlerine şaşırtıcı bir itaat gösterebildiğini ortaya koydu. |
| 1.808. altruism · isim · C1 | özgecilik; çıkar gözetmeden başkasını düşünme | Acts of altruism, such as donating blood, raise interesting questions about human motivation.Kan bağışı gibi özgecilik davranışları, insan güdülenmesi hakkında ilginç sorular ortaya çıkarır. |
| 1.809. bystander · isim · C1 | olaya seyirci kalan kişi; görgü tanığı | The bystander effect describes how individuals are less likely to help when many other people are present.Seyirci etkisi, çevrede çok sayıda kişi varken bireylerin yardım etme olasılığının azaldığını anlatır. |
| 1.810. remedial · sıfat · C1 | telafi edici; eksikleri gidermeye yönelik | The school offers remedial classes in reading for pupils who have fallen behind their peers.Okul, akranlarının gerisinde kalan öğrenciler için okuma alanında telafi edici dersler sunmaktadır. |
| 1.811. extracurricular · sıfat · C1 | ders dışı (etkinlik); müfredat dışı | Participation in extracurricular activities such as sport and music is associated with stronger social skills.Spor ve müzik gibi ders dışı etkinliklere katılım, daha güçlü sosyal becerilerle ilişkilendirilmektedir. |
| 1.812. truancy · isim · C1 | okuldan izinsiz kaçma; devamsızlık | Persistent truancy is often a warning sign of problems at home or difficulties with learning.Sürekli okuldan kaçma, çoğu zaman evdeki sorunların ya da öğrenme güçlüklerinin bir uyarı işaretidir. |
| 1.813. formative · sıfat · C1 | biçimlendirici; gelişimi şekillendiren | Formative feedback during the term lets teachers adjust their lessons before the final exam takes place.Dönem boyunca verilen biçimlendirici dönütler, öğretmenlerin final sınavından önce derslerini düzenlemesine olanak tanır. |
| 1.814. learning disability · isim · C1 | öğrenme güçlüğü; öğrenme yetersizliği | Early identification of a learning disability allows schools to provide support before the child falls far behind.Öğrenme güçlüğünün erken fark edilmesi, okulların çocuk çok geride kalmadan destek sunmasına imkân tanır. |
| 1.815. hyperactivity · isim · C1 | aşırı hareketlilik; hiperaktivite | Hyperactivity combined with difficulty concentrating can make it hard for a child to follow classroom routines.Aşırı hareketliliğin odaklanma güçlüğüyle birleşmesi, çocuğun sınıf düzenine uymasını zorlaştırabilir. |
| 1.816. rote learning · isim · C1 | ezbere öğrenme | Rote learning may help students to pass a test, but it rarely leads to a deep understanding of the subject.Ezbere öğrenme öğrencilerin sınavı geçmesine yardımcı olabilir, ancak konunun derinlemesine anlaşılmasını nadiren sağlar. |
| 1.817. amnesia · isim · C1 | bellek kaybı; amnezi | After the accident, the man suffered amnesia and could not remember events from the previous year.Kazadan sonra adam bellek kaybı yaşadı ve bir önceki yıla ait olayları hatırlayamadı. |
| 1.818. self-awareness · isim · C1 | öz farkındalık; kendini tanıma | Reflective writing is one way for trainee teachers to develop self-awareness about their strengths and weaknesses.Yansıtıcı yazma, öğretmen adaylarının güçlü ve zayıf yönleri konusunda öz farkındalık geliştirmesinin yollarından biridir. |
| 1.819. compassion · isim · C1 | merhamet; şefkat | Medical and teaching professionals are expected to treat vulnerable people with both skill and compassion.Sağlık ve eğitim profesyonellerinden, savunmasız insanlara hem beceriyle hem merhametle davranmaları beklenir. |
| 1.820. unconscious · sıfat · C1 | bilinçdışı; farkında olmadan yapılan | Unconscious fears from childhood can shape how adults react to authority without their realising it.Çocukluktan gelen bilinçdışı korkular, yetişkinlerin otoriteye verdiği tepkileri onlar fark etmeden biçimlendirebilir. |
| 1.821. intellect · isim · C1 | akıl; zihinsel yetenek | The school aims to develop not only the intellect of its pupils but also their social skills.Okul, yalnızca öğrencilerin zihinsel yeteneklerini değil, sosyal becerilerini de geliştirmeyi amaçlıyor. |
| 1.822. multilingual · sıfat · C1 | çok dilli; birçok dil konuşan | In a multilingual classroom, teachers must find ways to include pupils who speak little of the main language.Çok dilli bir sınıfta öğretmenler, ana dili az konuşan öğrencileri de dahil etmenin yollarını bulmak zorundadır. |
| 1.823. apprenticeship · isim · C1 | çıraklık; mesleki staj eğitimi | An apprenticeship allows young people to earn a small wage while they learn a trade.Çıraklık, gençlerin bir meslek öğrenirken küçük bir ücret kazanmasına olanak tanır. |
| 1.824. dedication · isim · C1 | özveri; adanmışlık | Years of dedication to her research finally earned the young psychologist an international prize.Araştırmasına yıllarca gösterdiği özveri, genç psikoloğa sonunda uluslararası bir ödül kazandırdı. |
| 1.825. bereavement · isim · C1 | yakın kaybı; yas | Children who experience bereavement at an early age may need long-term emotional support at school.Erken yaşta yakınını kaybeden çocukların okulda uzun süreli duygusal desteğe ihtiyacı olabilir. |
| 1.826. humiliation · isim · C1 | aşağılanma; küçük düşürülme | Many victims of bullying describe the humiliation of being laughed at as worse than the physical pain.Zorbalık mağdurlarının çoğu, alay edilmenin getirdiği aşağılanmayı fiziksel acıdan daha kötü olarak tanımlar. |
| 1.827. assertive · sıfat · C1 | kendinden emin ve girişken; iddialı | Workshops on assertive communication help shy students express their opinions during group discussions.Girişken iletişim atölyeleri, çekingen öğrencilerin grup tartışmalarında fikirlerini ifade etmesine yardımcı olur. |
| 1.828. mindfulness · isim · C1 | bilinçli farkındalık; şimdiki ana odaklanma | Several schools now teach mindfulness to help pupils manage worry and stay focused during lessons.Birçok okul artık öğrencilerin kaygıyla başa çıkmasına ve derslerde odaklanmasına yardımcı olmak için bilinçli farkındalık öğretiyor. |
| 1.829. infer · fiil · C1 | çıkarım yapmak; sonuç çıkarmak | From the falling test scores, the authors inferred that the new curriculum was too demanding.Düşen test puanlarından yazarlar, yeni müfredatın fazla zorlayıcı olduğu sonucunu çıkardı. |
| 1.830. cross-sectional · sıfat · C1 | kesitsel; belirli bir anda yapılan | Because the design was cross-sectional, it could not show how attitudes changed over the years.Tasarım kesitsel olduğu için tutumların yıllar içinde nasıl değiştiğini gösteremedi. |
| 1.831. median · isim · C1 | ortanca; medyan | The median salary was lower than the mean because a few very high earners raised the average.Ortanca maaş ortalamadan düşüktü, çünkü çok yüksek kazanan birkaç kişi ortalamayı yukarı çekti. |
| 1.832. standard deviation · isim · C1 | standart sapma | A small standard deviation means that most students scored close to the class average.Küçük bir standart sapma, öğrencilerin çoğunun sınıf ortalamasına yakın puan aldığı anlamına gelir. |
| 1.833. outlier · isim · C1 | aykırı değer; diğerlerinden çok farklı veri noktası | One extreme outlier distorted the average, so the analyst removed it and explained why.Tek bir uç aykırı değer ortalamayı bozdu, bu yüzden analist onu çıkardı ve nedenini açıkladı. |
| 1.834. confidence interval · isim · C1 | güven aralığı | The 95 percent confidence interval showed that the true effect could be quite small.Yüzde 95'lik güven aralığı, gerçek etkinin oldukça küçük olabileceğini gösterdi. |
| 1.835. margin of error · isim · C1 | hata payı | The poll has a margin of error of three points, so the two candidates are effectively tied.Anketin hata payı üç puan, dolayısıyla iki aday fiilen başa baş. |
| 1.836. replicate · fiil · C1 | tekrarlamak; aynı sonucu yeniden elde etmek | Other laboratories failed to replicate the original results, which raised doubts about the first report.Diğer laboratuvarlar ilk sonuçları yeniden elde edemedi; bu da ilk rapor hakkında şüphe yarattı. |
| 1.837. peer review · isim · C1 | hakem değerlendirmesi; meslektaş incelemesi | The article passed peer review only after the authors rewrote the methods section twice.Makale, ancak yazarlar yöntem bölümünü iki kez yeniden yazdıktan sonra hakem değerlendirmesinden geçti. |
| 1.838. anecdotal · sıfat · C1 | anekdot niteliğinde; bilimsel olarak kanıtlanmamış, kişisel öykülere dayalı | The claim was supported only by anecdotal reports, not by any carefully controlled study.İddia yalnızca anekdot niteliğindeki anlatımlarla destekleniyordu, dikkatle kontrol edilen hiçbir çalışmayla değil. |
| 1.839. negligible · sıfat · C1 | önemsiz derecede küçük; ihmal edilebilir | The difference between the two methods was negligible, so cost became the deciding factor.İki yöntem arasındaki fark ihmal edilebilir düzeydeydi, bu yüzden belirleyici etken maliyet oldu. |
| 1.840. regression · isim · C1 | regresyon; değişkenler arasındaki ilişkiyi modelleyen istatistiksel yöntem | Using regression analysis, the team estimated how much each extra year of schooling raises income.Ekip, regresyon analizini kullanarak her ek eğitim yılının geliri ne kadar artırdığını tahmin etti. |
| 1.841. causation · isim · C1 | nedensellik; bir şeyin diğerine yol açması | The authors warned that a link between two trends does not prove causation.Yazarlar, iki eğilim arasındaki bağlantının nedenselliği kanıtlamadığı konusunda uyardı. |
| 1.842. variance · isim · C1 | varyans; değişinti | High variance in the scores suggests that individual students responded very differently to the program.Puanlardaki yüksek varyans, bireysel öğrencilerin programa çok farklı tepki verdiğini düşündürüyor. |
| 1.843. coefficient · isim · C1 | katsayı | A coefficient close to 1 indicates that the two measures rise and fall almost together.1'e yakın bir katsayı, iki ölçümün neredeyse birlikte arttığını ve azaldığını gösterir. |
| 1.844. quantify · fiil · C1 | sayısal olarak ifade etmek; nicelleştirmek | It is difficult to quantify the long-term social benefits of early childhood education.Erken çocukluk eğitiminin uzun vadeli toplumsal yararlarını sayısal olarak ifade etmek zordur. |
| 1.845. extrapolate · fiil · C1 | ekstrapolasyon yapmak; eldeki verilerden yola çıkarak genelleme yapmak | It would be unwise to extrapolate from a small urban study to the entire national workforce.Küçük bir kentsel çalışmadan yola çıkarak tüm ulusal iş gücü hakkında çıkarım yapmak akıllıca olmaz. |
| 1.846. baseline · isim · C1 | başlangıç düzeyi; referans değer | Each child's reading level was recorded as a baseline before the new teaching method began.Yeni öğretim yöntemi başlamadan önce her çocuğun okuma düzeyi başlangıç değeri olarak kaydedildi. |
| 1.847. attrition · isim · C1 | çalışmadan çekilme nedeniyle katılımcı kaybı | High attrition in the second year left too few volunteers to draw firm conclusions.İkinci yıldaki yüksek katılımcı kaybı, kesin sonuçlara varmak için çok az gönüllü bıraktı. |
| 1.848. confounding · sıfat · C1 | karıştırıcı; sonucu çarpıtan | Income may be a confounding influence, since wealthier families both exercise more and visit doctors more often.Gelir karıştırıcı bir etken olabilir, çünkü zengin aileler hem daha çok egzersiz yapıyor hem de doktora daha sık gidiyor. |
| 1.849. double-blind · sıfat · C1 | çift kör (ne denek ne araştırmacı grubu bilir) | The findings come from a double-blind design, which greatly reduces the chance of expectation affecting results.Bulgular, beklentilerin sonuçları etkileme olasılığını büyük ölçüde azaltan çift kör bir desenden elde edilmiştir. |
| 1.850. skewed · sıfat · C1 | çarpık; simetrik olmayan | Income figures are usually skewed, because a few very high earners pull the results upward.Gelir rakamları genellikle çarpıktır, çünkü çok yüksek kazanan birkaç kişi sonuçları yukarı çeker. |
| 1.851. anomaly · isim · C1 | anomali; olağan dışı durum | The sudden drop in 2015 is an anomaly that the authors could not explain.2015'teki ani düşüş, yazarların açıklayamadığı bir anomalidir. |
| 1.852. cumulative · sıfat · C1 | birikimli; kümülatif | The cumulative effect of small differences over many years can be surprisingly large.Uzun yıllar boyunca küçük farkların birikimli etkisi şaşırtıcı derecede büyük olabilir. |
| 1.853. aggregate · sıfat · C1 | toplam; bütünleşik | Aggregate figures hide important differences between regions, so the authors also report local results.Toplam rakamlar bölgeler arasındaki önemli farkları gizlediği için yazarlar yerel sonuçları da bildiriyor. |
| 1.854. parameter · isim · C1 | parametre; çerçeveyi belirleyen sınır veya ölçüt | The authors clearly stated the parameters of the study, including age limits and the time period covered.Yazarlar, yaş sınırları ve kapsanan dönem dahil olmak üzere çalışmanın parametrelerini açıkça belirtti. |
| 1.855. subset · isim · C1 | alt küme; alt grup | Only a subset of the original records contained information about the participants' income.Orijinal kayıtların yalnızca bir alt kümesi katılımcıların geliri hakkında bilgi içeriyordu. |
| 1.856. triangulation · isim · C1 | çoklu doğrulama yöntemi; üçgenleme | Triangulation, combining interviews, observation and documents, strengthened confidence in the researcher's conclusions.Görüşmeleri, gözlemi ve belgeleri birleştiren çoklu doğrulama yöntemi, araştırmacının sonuçlarına duyulan güveni artırdı. |
| 1.857. spurious · sıfat · C1 | sahte; yanıltıcı (ilişki) | The link between ice cream sales and drowning is spurious; both simply increase in hot weather.Dondurma satışları ile boğulmalar arasındaki bağlantı sahtedir; ikisi de sıcak havada artar. |
| 1.858. tentative · sıfat · C1 | geçici; kesinleşmemiş | The authors offer only tentative conclusions, since the results have not yet been checked by other teams.Sonuçlar henüz başka ekipler tarafından denetlenmediği için yazarlar yalnızca geçici sonuçlar sunuyor. |
| 1.859. pitfall · isim · C1 | tuzak; gizli güçlük | One common pitfall in survey design is asking questions that push people toward a particular answer.Anket tasarımındaki yaygın tuzaklardan biri, insanları belirli bir cevaba yönlendiren sorular sormaktır. |
| 1.860. meta-analysis · isim · C1 | meta-analiz | A recent meta-analysis of thirty trials found that the effect was smaller than first reported.Otuz denemeyi kapsayan yakın tarihli bir meta-analiz, etkinin ilk bildirilenden daha küçük olduğunu buldu. |
| 1.861. predictor · isim · C1 | yordayıcı; öngörü sağlayan etken | Early reading skill proved to be the strongest predictor of later success at school.Erken okuma becerisi, okuldaki sonraki başarının en güçlü yordayıcısı olduğunu kanıtladı. |
| 1.862. sensitivity · isim · C1 | duyarlılık (testin gerçek durumu yakalama gücü) | The new test has high sensitivity, so very few true cases are missed.Yeni test yüksek duyarlılığa sahip olduğundan çok az gerçek vaka gözden kaçıyor. |
| 1.863. plateau · isim · C1 | durağan dönem; yatay seyir | After rising sharply for a decade, the figures reached a plateau and have barely changed since.On yıl boyunca hızla yükseldikten sonra rakamlar durağan bir döneme girdi ve o zamandan beri neredeyse hiç değişmedi. |
| 1.864. surge · isim · C1 | ani yükseliş; artış dalgası | The study recorded a surge in online learning during the months when schools were closed.Çalışma, okulların kapalı olduğu aylarda çevrim içi öğrenmede ani bir yükseliş kaydetti. |
| 1.865. gauge · fiil · C1 | değerlendirmek; ölçüp tartmak | Interviews were used to gauge how teachers felt about the new assessment system.Öğretmenlerin yeni değerlendirme sistemi hakkında ne düşündüğünü tartmak için görüşmeler kullanıldı. |
| 1.866. scrutinize · fiil · C1 | ince ince incelemek; sıkı denetimden geçirmek | Reviewers scrutinized every table in the report before agreeing that the study could be published.Hakemler, çalışmanın yayımlanabileceğini kabul etmeden önce raporun her tablosunu ince ince inceledi. |
| 1.867. corroborate · fiil · C1 | doğrulamak; destekleyici kanıt sunmak | Independent records from two hospitals corroborate the main result of the original report.İki hastaneden gelen bağımsız kayıtlar, asıl raporun temel sonucunu doğruluyor. |
| 1.868. substantiate · fiil · C1 | kanıtlarla desteklemek; temellendirmek | The authors failed to substantiate their claim that the program improved long-term job prospects.Yazarlar, programın uzun vadeli iş olanaklarını iyileştirdiği iddiasını kanıtlarla destekleyemedi. |
| 1.869. retrospective · sıfat · C1 | geriye dönük; retrospektif | This retrospective study relied on hospital records from the past twenty years rather than on new interviews.Bu geriye dönük çalışma, yeni görüşmeler yerine son yirmi yıla ait hastane kayıtlarına dayandı. |
| 1.870. inferential · sıfat · C1 | çıkarımsal; örneklemden evrene genelleme yapan | Inferential methods allowed the authors to make claims about the whole country from a limited group.Çıkarımsal yöntemler, yazarların sınırlı bir gruptan yola çıkarak tüm ülke hakkında iddialarda bulunmasını sağladı. |
| 1.871. causal · sıfat · C1 | nedensel | The study found a link, but it could not prove a causal relationship between sleep and memory.Çalışma bir ilişki buldu, ancak uyku ile bellek arasında nedensel bir bağı kanıtlayamadı. |
| 1.872. marginal · sıfat · C1 | çok küçük; sınırda olan | Adding a second training session produced only a marginal improvement in the students' test scores.İkinci bir eğitim oturumu eklemek öğrencilerin test puanlarında yalnızca çok küçük bir iyileşme sağladı. |
| 1.873. protocol · isim · C1 | protokol; uygulama planı | All sites followed the same protocol, which made it easier to compare the results.Tüm merkezler aynı protokolü izledi; bu da sonuçları karşılaştırmayı kolaylaştırdı. |
| 1.874. debrief · fiil · C1 | (çalışma sonrası) bilgilendirmek; değerlendirme görüşmesi yapmak | Participants were debriefed immediately after the task and told why some details had been withheld.Katılımcılar görevden hemen sonra bilgilendirildi ve bazı ayrıntıların neden saklandığı kendilerine anlatıldı. |
| 1.875. stratified · sıfat · C1 | tabakalı; katmanlara ayrılmış | A stratified design ensured that every income level appeared in the study in the right proportion.Tabakalı bir tasarım, her gelir düzeyinin çalışmada doğru oranda yer almasını sağladı. |
| 1.876. weighted · sıfat · C1 | ağırlıklandırılmış | The authors used weighted figures to correct for the fact that younger people replied less often.Yazarlar, gençlerin daha az yanıt vermesini düzeltmek için ağırlıklandırılmış rakamlar kullandı. |
| 1.877. normalize · fiil · C1 | normalleştirmek; ortak bir ölçeğe getirmek | The values were normalized by population size so that small towns could be compared with large cities.Küçük kasabalar büyük şehirlerle karşılaştırılabilsin diye değerler nüfus büyüklüğüne göre normalleştirildi. |
| 1.878. tabulate · fiil · C1 | tablo halinde düzenlemek | After the answers were tabulated, a clear difference between the two age groups became visible.Yanıtlar tablo halinde düzenlendikten sonra iki yaş grubu arasındaki net fark görünür hale geldi. |
| 1.879. tally · isim · C1 | sayım; toplam (kayıt) | The final tally showed that fewer than half of the schools had adopted the new method.Nihai sayım, okulların yarısından azının yeni yöntemi benimsediğini gösterdi. |
| 1.880. manipulate · fiil · C1 | (veriyi) kasıtlı olarak çarpıtmak; üzerinde oynamak | The journal withdrew the paper after reviewers discovered that the authors had manipulated several figures.Hakemler yazarların birkaç rakamı çarpıttığını fark edince dergi makaleyi geri çekti. |
| 1.881. fabricate · fiil · C1 | uydurmak; sahte üretmek | The scientist was dismissed after an inquiry found that he had fabricated results in three studies.Bir soruşturma üç çalışmada sonuç uydurduğunu ortaya çıkarınca bilim insanı işten çıkarıldı. |
| 1.882. falsify · fiil · C1 | çürütmek; (kayıtları) tahrif etmek | A good scientific claim must be stated in a way that allows other researchers to falsify it.İyi bir bilimsel iddia, diğer araştırmacıların onu çürütebileceği biçimde ortaya konmalıdır. |
| 1.883. fallacy · isim · C1 | safsata; yanlış inanç | Assuming that every cause must be visible in the numbers is a common fallacy in social research.Her nedenin rakamlarda görünmesi gerektiğini varsaymak, sosyal araştırmalarda yaygın bir safsatadır. |
| 1.884. cherry-pick · fiil · C1 | işine gelen verileri seçmek | Critics accused the report of cherry-picking studies that supported its conclusions while ignoring contrary findings.Eleştirmenler raporu, karşıt bulguları göz ardı edip yalnızca sonuçlarını destekleyen çalışmaları seçmekle suçladı. |
| 1.885. inductive · sıfat · C1 | tümevarımsal | The study took an inductive approach, building a general explanation from the stories people told.Çalışma tümevarımsal bir yol izleyerek, insanların anlattığı hikâyelerden genel bir açıklama oluşturdu. |
| 1.886. deductive · sıfat · C1 | tümdengelimsel | A deductive method starts with an established principle and checks whether it holds in particular cases.Tümdengelimsel bir yöntem, yerleşik bir ilkeden yola çıkar ve bunun belirli durumlarda geçerli olup olmadığını denetler. |
| 1.887. exploratory · sıfat · C1 | keşfedici; ön araştırma niteliğinde | This exploratory study aims to identify questions that larger projects can examine in more detail later.Bu keşfedici çalışma, daha büyük projelerin sonradan ayrıntılı inceleyebileceği soruları belirlemeyi amaçlıyor. |
| 1.888. operationalize · fiil · C1 | işlevsel olarak tanımlamak; ölçülebilir hale getirmek | The authors operationalized social isolation as the number of weekly contacts a person has with others.Yazarlar sosyal izolasyonu, bir kişinin haftalık olarak başkalarıyla kurduğu temas sayısı olarak ölçülebilir biçimde tanımladı. |
| 1.889. reproducible · sıfat · C1 | yeniden üretilebilir; tekrarlandığında aynı sonucu veren | For the findings to be reproducible, the authors shared their code and full descriptions of every step.Bulguların yeniden üretilebilir olması için yazarlar kodlarını ve her adımın ayrıntılı açıklamasını paylaştı. |
| 1.890. interpolate · fiil · C1 | ara değer hesaplamak; eksik değeri tahmin etmek | Because no measurements were taken in 2015, the team interpolated the missing figure from neighbouring years.2015'te ölçüm yapılmadığı için ekip eksik değeri komşu yıllardan hareketle tahmin etti. |
| 1.891. disproportionate · sıfat · C1 | orantısız; aşırı | The survey included a disproportionate number of university graduates, which may have distorted the overall picture.Ankette orantısız sayıda üniversite mezunu yer aldı ve bu genel tabloyu çarpıtmış olabilir. |
| 1.892. non-response · isim · C1 | yanıtsızlık; yanıt vermeme | High non-response among older men may have distorted the picture of health in the region.Yaşlı erkekler arasındaki yüksek yanıtsızlık, bölgedeki sağlık tablosunu çarpıtmış olabilir. |
| 1.893. metric · isim · C1 | ölçüm göstergesi; metrik | Length of hospital stay is a common metric for comparing the efficiency of wards.Hastanede kalış süresi, servislerin verimliliğini karşılaştırmak için yaygın bir ölçüm göstergesidir. |
| 1.894. quartile · isim · C1 | çeyreklik | The first quartile is the value below which a quarter of the pupils' scores fall.Birinci çeyreklik, öğrenci puanlarının dörtte birinin altında kaldığı değerdir. |
| 1.895. percentile · isim · C1 | yüzdelik dilim | A child in the ninetieth percentile for weight is heavier than ninety per cent of children of the same age.Kilo bakımından doksanıncı yüzdelik dilimdeki bir çocuk, aynı yaştaki çocukların yüzde doksanından daha ağırdır. |
| 1.896. dispersion · isim · C1 | dağılım genişliği; saçılım | Greater dispersion in test results means that the pupils' abilities differed widely.Test sonuçlarındaki daha büyük saçılım, öğrencilerin yeteneklerinin birbirinden çok farklı olduğu anlamına gelir. |
| 1.897. variability · isim · C1 | değişkenlik | Because of the high variability between hospitals, the authors avoided drawing a single national conclusion.Hastaneler arasındaki yüksek değişkenlik nedeniyle yazarlar tek bir ulusal sonuca varmaktan kaçındı. |
| 1.898. p-value · isim · C1 | p değeri | A p-value below 0.05 is often taken as a sign that the result is unlikely to be due to chance.0,05'in altındaki bir p değeri, sonucun şansa bağlı olma ihtimalinin düşük olduğuna işaret sayılır. |
| 1.899. effect size · isim · C1 | etki büyüklüğü | Although the result was statistically clear, the effect size was too small to matter in practice.Sonuç istatistiksel olarak net olsa da etki büyüklüğü, pratikte önem taşımayacak kadar küçüktü. |
| 1.900. covariate · isim · C1 | ortak değişken; eş değişken | Age and income were included as covariates so that they would not distort the comparison.Karşılaştırmayı bozmasınlar diye yaş ve gelir ortak değişken olarak modele dâhil edildi. |
| 1.901. moderator · isim · C1 | düzenleyici değişken; ılımlaştırıcı etken | Social support acted as a moderator, weakening the link between workload and exhaustion.Sosyal destek düzenleyici bir değişken olarak iş yükü ile tükenmişlik arasındaki bağı zayıflattı. |
| 1.902. discrete · sıfat · C1 | ayrık; kesikli | The number of children in a family is a discrete value, since no one has 2.5 children.Bir ailedeki çocuk sayısı ayrık bir değerdir, çünkü kimsenin 2,5 çocuğu olamaz. |
| 1.903. homogeneous · sıfat · C1 | türdeş; homojen | The group was fairly homogeneous, since all members were female nurses in their thirties.Grup oldukça türdeşti, çünkü tüm üyeler otuzlu yaşlardaki kadın hemşirelerdi. |
| 1.904. heterogeneous · sıfat · C1 | çeşitli yapıda; heterojen | The studies were so heterogeneous in design that combining their results was not appropriate.Çalışmalar tasarım bakımından o kadar heterojendi ki sonuçlarını birleştirmek uygun değildi. |
| 1.905. saturation · isim · C1 | doygunluk; yeni bilgi gelmemesi noktası | The team stopped recruiting after the fourteenth interview, when saturation seemed to have been reached.Ekip, doygunluğa ulaşıldığı görülünce on dördüncü görüşmeden sonra katılımcı almayı bıraktı. |
| 1.906. snowball sampling · isim · C1 | kartopu örnekleme | Snowball sampling was used because the group was hard to reach through official lists.Gruba resmî listeler aracılığıyla ulaşmak zor olduğu için kartopu örnekleme yöntemi kullanıldı. |
| 1.907. self-report · isim · C1 | öz bildirim; kendi beyanına dayalı ölçüm | Because the figures rely on self-report, they may underestimate how much people actually drink.Rakamlar öz bildirime dayandığı için insanların gerçekte ne kadar içtiğini olduğundan az gösteriyor olabilir. |
| 1.908. derive from · öbek fiil · C1 | -den türemek; kaynaklanmak | Many modern medical terms derive from Greek and Latin roots.Birçok modern tıp terimi Yunanca ve Latince köklerden türemiştir. |
| 1.909. attribute to · öbek fiil · C1 | -e atfetmek; -e bağlamak | The authors attribute the improvement to better access to clean water.Yazarlar, iyileşmeyi temiz suya daha kolay erişime bağlıyor. |
| 1.910. acknowledge · fiil · C1 | kabul etmek; itiraf etmek; takdir etmek | The authors acknowledge that their findings may not apply to other countries.Yazarlar, bulgularının diğer ülkeler için geçerli olmayabileceğini kabul ediyor. |
| 1.911. verify · fiil · C1 | doğrulamak; gerçekliğini kontrol etmek | Independent teams must verify the data before the findings can be published.Bulguların yayımlanabilmesi için bağımsız ekiplerin verileri doğrulaması gerekir. |
| 1.912. refute · fiil · C1 | çürütmek; yanlışlığını kanıtlamak | New evidence from the excavation refuted the long-held belief about the settlement's age.Kazıdan elde edilen yeni kanıtlar, yerleşimin yaşına dair uzun süredir kabul gören görüşü çürüttü. |
| 1.913. enhance · fiil · C1 | artırmak; geliştirmek | Group discussions can enhance understanding of complex scientific ideas.Grup tartışmaları, karmaşık bilimsel fikirlerin anlaşılmasını artırabilir. |
| 1.914. undermine · fiil · C1 | zayıflatmak; temelini sarsmak | Inconsistent measurements can undermine the reliability of an otherwise careful study.Tutarsız ölçümler, aksi halde titiz olan bir çalışmanın güvenilirliğini zayıflatabilir. |
| 1.915. address · fiil · C1 | ele almak; çözmeye çalışmak | The second chapter addresses the question of how funding affects research quality.İkinci bölüm, finansmanın araştırma kalitesini nasıl etkilediği sorusunu ele alıyor. |
| 1.916. comprise · fiil · C1 | oluşturmak; kapsamak; -den oluşmak | Women comprise nearly sixty percent of the students in the nursing faculty.Kadınlar, hemşirelik fakültesindeki öğrencilerin yaklaşık yüzde altmışını oluşturuyor. |
| 1.917. emerge · fiil · C1 | ortaya çıkmak; belirmek | A clear pattern emerged once the researchers combined results from all three regions.Araştırmacılar üç bölgenin sonuçlarını birleştirince net bir örüntü ortaya çıktı. |
| 1.918. acquire · fiil · C1 | edinmek; kazanmak | Children acquire basic grammar rules long before they begin formal schooling.Çocuklar, temel dil bilgisi kurallarını resmi eğitime başlamadan çok önce edinir. |
| 1.919. diminish · fiil · C1 | azalmak; azaltmak; küçülmek | The benefits of the programme tend to diminish if participants stop practising after a few months.Katılımcılar birkaç ay sonra çalışmayı bırakırsa programın yararları azalma eğilimindedir. |
| 1.920. incorporate · fiil · C1 | içine katmak; bünyesine dahil etmek | Modern language courses increasingly incorporate digital tools and real-life listening materials into their lessons.Modern dil kursları derslerine giderek daha çok dijital araçları ve gerçek yaşamdan dinleme materyallerini katıyor. |
| 1.921. initiate · fiil · C1 | başlatmak; harekete geçirmek | The ministry initiated a pilot project to test the new teaching method in twenty rural schools.Bakanlık, yeni öğretim yöntemini yirmi kırsal okulda denemek için bir pilot proje başlattı. |
| 1.922. retain · fiil · C1 | elde tutmak; korumak; akılda tutmak | Learners retain new vocabulary more effectively when they meet the words several times in different contexts.Öğrenenler yeni kelimelerle farklı bağlamlarda birkaç kez karşılaştıklarında onları daha etkili biçimde akılda tutar. |
| 1.923. sustain · fiil · C1 | sürdürmek; devam ettirmek; desteklemek | Without regular funding, it is hard to sustain a long research project over many years.Düzenli finansman olmadan uzun bir araştırma projesini yıllarca sürdürmek zordur. |
| 1.924. underlie · fiil · C1 | temelinde yatmak; altında yatan neden olmak | Scientists are still trying to understand the biological processes that underlie sleep disorders in teenagers.Bilim insanları, gençlerdeki uyku bozukluklarının temelinde yatan biyolojik süreçleri hâlâ anlamaya çalışıyor. |
| 1.925. utilize · fiil · C1 | kullanmak; yararlanmak | Farmers in dry regions utilize water far more efficiently when they switch to drip irrigation.Kurak bölgelerdeki çiftçiler damla sulamaya geçtiklerinde suyu çok daha verimli kullanıyor. |
| 1.926. yield · fiil · C1 | sonuç vermek; ürün vermek; getirmek | The new method yielded more accurate results than any of the techniques used in earlier studies.Yeni yöntem, önceki çalışmalarda kullanılan tekniklerin hiçbirinden daha doğru sonuçlar verdi. |
| 1.927. allocate · fiil · C1 | ayırmak; tahsis etmek; dağıtmak | The government allocated additional funds to rural clinics that lacked basic equipment.Hükümet, temel donanımı olmayan kırsal kliniklere ek fon ayırdı. |
| 1.928. compensate · fiil · C1 | telafi etmek; tazmin etmek | Some older adults compensate for weaker memory by relying more on notes and daily routines.Bazı yaşlı yetişkinler, zayıflayan belleklerini daha çok notlara ve günlük rutinlere başvurarak telafi eder. |
| 1.929. complement · fiil · C1 | tamamlamak; birbirini bütünlemek | Interviews can complement numerical data by explaining why people made certain choices.Görüşmeler, insanların belirli tercihleri neden yaptığını açıklayarak sayısal verileri tamamlayabilir. |
| 1.930. constitute · fiil · C1 | oluşturmak; teşkil etmek | Women constitute nearly sixty percent of the university's graduate students in the social sciences.Kadınlar, üniversitenin sosyal bilimlerdeki lisansüstü öğrencilerinin yaklaşık yüzde altmışını oluşturuyor. |
| 1.931. contradict · fiil · C1 | çelişmek; yalanlamak; tersini söylemek | The latest results contradict earlier claims that the drug has no effect on older patients.Son sonuçlar, ilacın yaşlı hastalar üzerinde hiçbir etkisi olmadığı yönündeki önceki iddialarla çelişiyor. |
| 1.932. correspond · fiil · C1 | uymak; karşılık gelmek; yazışmak | The areas of highest rainfall on the map correspond closely to the regions with the densest forests.Haritadaki en yüksek yağış alan bölgeler, en yoğun ormanların bulunduğu bölgelere büyük ölçüde karşılık geliyor. |
| 1.933. differentiate · fiil · C1 | ayırt etmek; farklılaştırmak | Young children often cannot differentiate between a real threat and an imaginary one.Küçük çocuklar çoğu zaman gerçek bir tehdit ile hayali bir tehdidi birbirinden ayıramaz. |
| 1.934. elaborate · fiil · C1 | ayrıntılı açıklamak; ayrıntılandırmak | The author does not elaborate on how the participants were chosen, which raises some doubts about the study.Yazar katılımcıların nasıl seçildiğini ayrıntılı açıklamıyor; bu da çalışma hakkında bazı şüpheler doğuruyor. |
| 1.935. enforce · fiil · C1 | uygulatmak; yürürlüğe koydurmak | Environmental laws are of little value unless the authorities are able to enforce them consistently.Çevre yasaları, yetkililer onları tutarlı biçimde uygulatamadıkça pek az değer taşır. |
| 1.936. exploit · fiil · C1 | sömürmek; (kaynaktan) yararlanmak | Some companies exploit cheap labour in poorer countries, which has led to growing calls for stricter regulation.Bazı şirketler yoksul ülkelerdeki ucuz iş gücünü sömürüyor; bu da daha sıkı düzenleme çağrılarını artırdı. |
| 1.937. hinder · fiil · C1 | engellemek; geciktirmek; zorlaştırmak | A lack of reliable internet access can seriously hinder students' progress in remote learning programmes.Güvenilir internet erişiminin olmaması, uzaktan eğitim programlarındaki öğrencilerin ilerlemesini ciddi biçimde engelleyebilir. |
| 1.938. impose · fiil · C1 | dayatmak; (kural, vergi vb.) koymak | Several countries imposed strict limits on travel in order to slow the spread of the illness.Birçok ülke, hastalığın yayılmasını yavaşlatmak için seyahate sıkı sınırlamalar getirdi. |
| 1.939. induce · fiil · C1 | neden olmak; yol açmak; ikna etmek | High levels of noise can induce stress and make it harder for pupils to concentrate in class.Yüksek gürültü düzeyi stres yaratabilir ve öğrencilerin derste odaklanmasını zorlaştırabilir. |
| 1.940. speculate · fiil · C1 | spekülasyon yapmak; varsayımda bulunmak | Researchers can only speculate about why the number of cases fell so suddenly in the second year.Araştırmacılar, vaka sayısının ikinci yılda neden bu kadar aniden düştüğü konusunda yalnızca tahminde bulunabiliyor. |
| 1.941. mitigate · fiil · C1 | hafifletmek; etkisini azaltmak | Planting trees along the river can mitigate the damage caused by seasonal flooding in nearby villages.Nehir boyunca ağaç dikmek, yakındaki köylerde mevsimsel taşkınların yol açtığı hasarı hafifletebilir. |
| 1.942. outweigh · fiil · C1 | ağır basmak; önemce üstün olmak | In this case, the potential benefits of the new method clearly outweigh its small financial cost.Bu durumda yeni yöntemin olası yararları, küçük mali maliyetinden açıkça daha ağır basmaktadır. |
| 1.943. assert · fiil · C1 | ileri sürmek; kesin biçimde savunmak | The author asserts that early diagnosis is the single most important step in managing this condition.Yazar, bu rahatsızlığın yönetilmesinde erken teşhisin tek ve en önemli adım olduğunu ileri sürmektedir. |
| 1.944. endorse · fiil · C1 | onaylamak; desteklemek | Several leading medical associations have endorsed the new guidelines for school nutrition programmes.Birçok önde gelen tıp derneği, okul beslenme programlarına ilişkin yeni yönergeleri onayladı. |
| 1.945. disseminate · fiil · C1 | yaymak; duyurmak (bilgi) | Universities have a duty to disseminate their findings to the public, not only to other scholars.Üniversitelerin, bulgularını yalnızca diğer akademisyenlere değil kamuoyuna da yayma görevi vardır. |
| 1.946. distort · fiil · C1 | çarpıtmak; bozmak | Leading questions can distort the answers people give and make the results less trustworthy.Yönlendirici sorular, insanların verdiği yanıtları çarpıtabilir ve sonuçları daha az güvenilir kılabilir. |
| 1.947. administer · fiil · C1 | uygulamak; yönetmek; (ilaç) vermek | The researchers administered the test to every child in the class under the same conditions.Araştırmacılar, testi sınıftaki her çocuğa aynı koşullar altında uyguladı. |
| 1.948. coincide · fiil · C1 | çakışmak; aynı zamana denk gelmek | The rise in crop prices coincided with a long period of unusually dry weather.Ürün fiyatlarındaki artış, alışılmadık derecede kurak geçen uzun bir döneme denk geldi. |
| 1.949. deduce · fiil · C1 | çıkarım yapmak; sonuç çıkarmak | From the shape of the bones, scientists could deduce how the animal moved and what it ate.Bilim insanları, kemiklerin şeklinden hayvanın nasıl hareket ettiğini ve ne yediğini çıkarabildi. |
| 1.950. denote · fiil · C1 | belirtmek; anlamına gelmek | In this table, a star next to a number denotes a result that is not reliable enough.Bu tabloda, bir sayının yanındaki yıldız yeterince güvenilir olmayan bir sonucu belirtir. |
| 1.951. depict · fiil · C1 | betimlemek; resmetmek; tasvir etmek | The report depicts a society in which access to healthcare depends largely on where people live.Rapor, sağlık hizmetine erişimin büyük ölçüde insanların nerede yaşadığına bağlı olduğu bir toplumu betimliyor. |
| 1.952. deviate · fiil · C1 | sapmak; ayrılmak | If the results deviate significantly from the expected range, the machine should be checked again.Sonuçlar beklenen aralıktan belirgin biçimde sapıyorsa, makine yeniden kontrol edilmelidir. |
| 1.953. devise · fiil · C1 | tasarlamak; geliştirmek; icat etmek | The team devised a simple method for tracking how much time students spend on each task.Ekip, öğrencilerin her görevde ne kadar zaman harcadığını izlemek için basit bir yöntem geliştirdi. |
| 1.954. disclose · fiil · C1 | açıklamak; ifşa etmek | Authors are required to disclose any financial links they have with companies that fund their work.Yazarların, çalışmalarını finanse eden şirketlerle olan her türlü mali bağlantılarını açıklaması gerekir. |
| 1.955. exert · fiil · C1 | uygulamak (güç, etki); göstermek | Large companies exert considerable influence on the rules that govern the markets they work in.Büyük şirketler, içinde faaliyet gösterdikleri piyasaları yöneten kurallar üzerinde hatırı sayılır bir etki uygular. |
| 1.956. exhibit · fiil · C1 | sergilemek; göstermek (özellik, belirti) | Children who exhibit early signs of language delay should be assessed by a specialist as soon as possible.Erken dönemde dil gelişimi gecikmesi belirtisi gösteren çocuklar mümkün olan en kısa sürede bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. |
| 1.957. formulate · fiil · C1 | formüle etmek; ifade etmek; geliştirmek | Before collecting any information, the team formulated a clear question that the study would try to answer.Herhangi bir bilgi toplamadan önce ekip, çalışmanın yanıtlamaya çalışacağı net bir soru oluşturdu. |
| 1.958. impede · fiil · C1 | engellemek; yavaşlatmak; aksatmak | Poor road conditions impeded the delivery of supplies to the remote areas affected by the storm.Kötü yol koşulları, fırtınadan etkilenen uzak bölgelere malzeme ulaştırılmasını engelledi. |
| 1.959. intensify · fiil · C1 | yoğunlaşmak; şiddetlenmek; artırmak | Competition for limited water supplies is likely to intensify as the region becomes drier.Bölge kuraklaştıkça sınırlı su kaynakları için rekabetin yoğunlaşması muhtemeldir. |
| 1.960. offset · fiil · C1 | dengelemek; telafi etmek | Higher production costs were partly offset by the savings made through more efficient use of energy.Daha yüksek üretim maliyetleri, enerjinin daha verimli kullanılmasıyla sağlanan tasarrufla kısmen dengelendi. |
| 1.961. pinpoint · fiil · C1 | tam olarak belirlemek; saptamak | It is often difficult to pinpoint the exact moment when a minor problem turns into a crisis.Küçük bir sorunun krize dönüştüğü anı tam olarak belirlemek çoğu zaman zordur. |
| 1.962. prolong · fiil · C1 | uzatmak; sürdürmek | Delays in the approval process prolonged the project by almost a year and increased its cost.Onay sürecindeki gecikmeler projeyi neredeyse bir yıl uzattı ve maliyetini artırdı. |
| 1.963. provoke · fiil · C1 | tetiklemek; yol açmak; kışkırtmak | The proposed changes provoked strong criticism from teachers, who felt they had not been consulted.Önerilen değişiklikler, kendilerine danışılmadığını düşünen öğretmenlerden güçlü eleştiri aldı. |
| 1.964. retrieve · fiil · C1 | geri almak; (bilgiyi) çağırmak; erişmek | The new system allows doctors to retrieve a patient's full medical history within a few seconds.Yeni sistem, doktorların bir hastanın tüm tıbbi geçmişine birkaç saniye içinde erişmesine olanak tanıyor. |
| 1.965. surpass · fiil · C1 | aşmak; geride bırakmak | Renewable sources have now surpassed coal as the main supplier of electricity in several countries.Yenilenebilir kaynaklar artık birçok ülkede elektriğin ana kaynağı olarak kömürü geride bıraktı. |
| 1.966. suppress · fiil · C1 | bastırmak; engellemek | Certain drugs work by suppressing the body's immune response so that a transplanted organ is not rejected.Bazı ilaçlar, nakledilen organın reddedilmemesi için vücudun bağışıklık yanıtını bastırarak etki eder. |
| 1.967. undertake · fiil · C1 | üstlenmek; girişmek | The institute has undertaken a large-scale review of how schools support students with learning difficulties.Enstitü, okulların öğrenme güçlüğü çeken öğrencileri nasıl desteklediğine dair geniş çaplı bir inceleme üstlendi. |
| 1.968. validate · fiil · C1 | doğrulamak; geçerliliğini kanıtlamak | The new test was validated on a group of two thousand adults before it was used in clinics.Yeni test, kliniklerde kullanılmadan önce iki bin yetişkinden oluşan bir grup üzerinde doğrulandı. |
| 1.969. contend · fiil · C1 | iddia etmek; savunmak | Some researchers contend that early language learning has lasting advantages for the developing brain.Bazı araştırmacılar, erken yaşta dil öğrenmenin gelişen beyin için kalıcı avantajları olduğunu savunuyor. |
| 1.970. ascertain · fiil · C1 | kesin olarak öğrenmek; tespit etmek | It was impossible to ascertain the exact cause of the fault without further tests.Daha fazla test yapılmadan arızanın kesin nedenini tespit etmek mümkün değildi. |
| 1.971. bolster · fiil · C1 | güçlendirmek; desteklemek; pekiştirmek | New results from larger studies bolster the argument for earlier testing in schools.Daha büyük çalışmalardan elde edilen yeni sonuçlar, okullarda daha erken test yapılması görüşünü güçlendiriyor. |
| 1.972. circumvent · fiil · C1 | (kuralı, engeli) dolanmak; atlatmak | Some companies circumvent safety regulations by moving production to countries with weaker controls.Bazı şirketler, üretimi denetimlerin daha zayıf olduğu ülkelere taşıyarak güvenlik düzenlemelerini dolanır. |
| 1.973. constrain · fiil · C1 | kısıtlamak; sınırlamak | A small budget constrained the scope of the project and the number of participants.Düşük bütçe, projenin kapsamını ve katılımcı sayısını sınırladı. |
| 1.974. deter · fiil · C1 | caydırmak; vazgeçirmek | High tuition costs may deter talented students from poorer families from applying to university.Yüksek öğrenim ücretleri, yoksul ailelerden gelen yetenekli öğrencileri üniversiteye başvurmaktan caydırabilir. |
| 1.975. envisage · fiil · C1 | gözünde canlandırmak; öngörmek; tasarlamak | The authors envisage a health system in which most routine checks are done remotely.Yazarlar, rutin kontrollerin çoğunun uzaktan yapıldığı bir sağlık sistemi öngörüyor. |
| 1.976. encompass · fiil · C1 | kapsamak; içine almak | Public health research encompasses topics as varied as diet, housing and access to care.Halk sağlığı araştırmaları; beslenme, barınma ve bakıma erişim gibi çok çeşitli konuları kapsar. |
| 1.977. embody · fiil · C1 | somutlaştırmak; temsil etmek; içermek | The new law embodies the principle that every child has the right to education.Yeni yasa, her çocuğun eğitim hakkına sahip olduğu ilkesini somutlaştırıyor. |
| 1.978. evoke · fiil · C1 | çağrıştırmak; uyandırmak | Certain smells can evoke vivid memories of childhood.Bazı kokular, çocukluğa ait canlı anıları çağrıştırabilir. |
| 1.979. exemplify · fiil · C1 | örnek oluşturmak; örneklemek | The rapid growth of coastal cities exemplifies the pressures of modern development.Kıyı şehirlerinin hızlı büyümesi, modern kalkınmanın yarattığı baskılara tipik bir örnektir. |
| 1.980. elicit · fiil · C1 | (tepki, bilgi) ortaya çıkarmak; almak | Open questions elicit longer and more detailed answers than simple yes-or-no questions.Açık uçlu sorular, basit evet-hayır sorularına göre daha uzun ve ayrıntılı yanıtlar alınmasını sağlar. |
| 1.981. concede · fiil · C1 | kabul etmek; teslim etmek; (istemeyerek) onaylamak | The authors concede that their small sample limits how far the results can be applied.Yazarlar, örneklemlerinin küçük olmasının sonuçların ne kadar uygulanabileceğini sınırladığını kabul ediyor. |
| 1.982. contemplate · fiil · C1 | düşünmek; tasarlamak; uzun uzun düşünüp tartmak | Few governments are willing to contemplate such a radical change to the pension system.Çok az hükümet, emeklilik sisteminde bu kadar köklü bir değişikliği ciddi şekilde düşünmeye istekli. |
| 1.983. curtail · fiil · C1 | kısıtlamak; kısaltmak; azaltmak | Lack of funding forced the university to curtail several long-term research programmes.Fon eksikliği, üniversiteyi birkaç uzun vadeli araştırma programını kısıtlamaya zorladı. |
| 1.984. delineate · fiil · C1 | ayrıntılı biçimde tanımlamak; sınırlarını çizmek | The report delineates the responsibilities of each department involved in the programme.Rapor, programda yer alan her bölümün sorumluluklarını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. |
| 1.985. discern · fiil · C1 | ayırt etmek; fark etmek; seçebilmek | It is difficult to discern any clear trend in such a small set of results.Bu kadar az sonuçtan oluşan bir kümede net bir eğilim fark etmek zordur. |
| 1.986. dispel · fiil · C1 | (şüphe, korku, yanlış inanç) gidermek; yok etmek | The latest findings help dispel the myth that adults cannot learn a new language well.Son bulgular, yetişkinlerin yeni bir dili iyi öğrenemeyeceği efsanesini çürütmeye yardımcı oluyor. |
| 1.987. underscore · fiil · C1 | vurgulamak; altını çizmek | The sharp rise in cases underscores the need for faster and more coordinated action.Vakalardaki keskin artış, daha hızlı ve daha eşgüdümlü bir harekete duyulan ihtiyacın altını çiziyor. |
| 1.988. inflict · fiil · C1 | (zarar, acı) vermek; yaşatmak | Long periods of drought inflict severe damage on farming communities that depend on rainfall.Uzun kuraklık dönemleri, yağışa bağımlı çiftçi topluluklarına ağır zarar verir. |
| 1.989. negate · fiil · C1 | geçersiz kılmak; etkisini yok etmek; yadsımak | Poor data collection can negate the value of an otherwise well-designed study.Kötü veri toplama, aksi halde iyi tasarlanmış bir çalışmanın değerini ortadan kaldırabilir. |
| 1.990. perpetuate · fiil · C1 | sürdürmek; kalıcı hale getirmek; devam ettirmek | Unequal access to good schools can perpetuate social divisions across generations.Kaliteli okullara eşit olmayan erişim, toplumsal bölünmeleri kuşaklar boyunca sürdürebilir. |
| 1.991. postulate · fiil · C1 | ileri sürmek; (kanıtsız) kabul etmek; postüla etmek | Early astronomers postulated that the planets moved in perfect circles around the Earth.İlk astronomlar, gezegenlerin Dünya çevresinde mükemmel daireler çizerek hareket ettiğini ileri sürdü. |
| 1.992. preclude · fiil · C1 | engellemek; olanaksız kılmak; önlemek | A limited budget does not preclude the use of simple but effective research methods.Sınırlı bir bütçe, basit ama etkili araştırma yöntemlerinin kullanılmasını engellemez. |
| 1.993. rectify · fiil · C1 | düzeltmek; gidermek | The journal published a note to rectify an error in the original table of results.Dergi, sonuç tablosundaki bir hatayı düzeltmek için bir not yayımladı. |
| 1.994. reiterate · fiil · C1 | yineleyerek vurgulamak; tekrar belirtmek | In the final section, the author reiterates that more long-term research is needed.Son bölümde yazar, daha fazla uzun vadeli araştırmaya ihtiyaç olduğunu yineliyor. |
| 1.995. stipulate · fiil · C1 | şart koşmak; (kural olarak) belirtmek | The guidelines stipulate that all participants must give written permission before the study begins.Yönergeler, çalışma başlamadan önce tüm katılımcıların yazılı izin vermesi gerektiğini şart koşuyor. |
| 1.996. underpin · fiil · C1 | temelini oluşturmak; desteklemek | Basic research in biology underpins many of the advances made in modern medicine.Biyolojideki temel araştırmalar, modern tıpta kaydedilen birçok ilerlemenin temelini oluşturur. |
| 1.997. uphold · fiil · C1 | korumak; savunmak; onamak (karar) | Universities must uphold high ethical standards in all research involving human subjects.Üniversiteler, insanların katıldığı tüm araştırmalarda yüksek etik standartları korumalıdır. |
| 1.998. warrant · fiil · C1 | haklı kılmak; gerektirmek; hak etmek | These unusual results warrant further investigation before any firm conclusions are drawn.Bu alışılmadık sonuçlar, kesin sonuçlar çıkarılmadan önce daha ileri bir inceleme gerektiriyor. |
| 1.999. withstand · fiil · C1 | dayanmak; karşı koymak | The new material can withstand extreme heat without losing its strength or shape.Yeni malzeme, gücünü ya da şeklini kaybetmeden aşırı sıcağa dayanabilir. |
| 2.000. controversy · isim · C1 | tartışma; ihtilaf | The new genetic test has caused considerable controversy among doctors and ethicists.Yeni genetik test, doktorlar ve etikçiler arasında hatırı sayılır bir tartışmaya yol açtı. |