YÖKDİL Kelime Listesi (Sayfa 8)

YÖKDİL Kelime Listesi: 2.131 kelime, YÖKDİL’in fen, sağlık ve sosyal bilimler metinlerinde sık geçen türden akademik kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 394, B2 937, C1 800.

1.751–2.000. kelimeler · Sayfa 8/9 · Güncelleme:

Kelimeler 1.751–2.000

KelimeAnlamıÖrnek cümle
1.751. warfare · isim · C1savaş yöntemleri; harpModern warfare increasingly relies on information technology as well as traditional military force.Modern savaş, geleneksel askeri güce olduğu kadar bilgi teknolojisine de giderek daha fazla dayanıyor.
1.752. ceasefire · isim · C1ateşkesAfter months of heavy fighting, both sides finally agreed to a ceasefire mediated by neutral states.Aylarca süren ağır çatışmalardan sonra iki taraf, tarafsız devletlerin arabuluculuğunda bir ateşkes konusunda sonunda anlaştı.
1.753. anthropology · isim · C1antropoloji, insanbilimShe chose anthropology because she wanted to understand how people in different cultures organise family life.İnsanların farklı kültürlerde aile hayatını nasıl düzenlediğini anlamak istediği için antropolojiyi seçti.
1.754. sociology · isim · C1sosyoloji, toplumbilimSociology examines how social class, education and family background influence a person's opportunities.Sosyoloji, toplumsal sınıfın, eğitimin ve aile geçmişinin bir kişinin fırsatlarını nasıl etkilediğini inceler.
1.755. linguistics · isim · C1dilbilimAdvances in linguistics have helped researchers understand how children acquire grammar without formal teaching.Dilbilimdeki gelişmeler, araştırmacıların çocukların resmî bir öğretim olmadan dil bilgisini nasıl edindiğini anlamasına yardımcı oldu.
1.756. patriarchy · isim · C1ataerkillikFeminist scholars argue that patriarchy continues to shape the division of work inside the home.Feminist akademisyenler, ataerkilliğin ev içindeki iş bölümünü şekillendirmeyi sürdürdüğünü savunur.
1.757. famine · isim · C1kıtlık, açlık felaketiThe famine was caused less by poor harvests than by war and the collapse of trade routes.Kıtlığa kötü hasatlardan çok savaş ve ticaret yollarının çökmesi neden oldu.
1.758. prestige · isim · C1itibar, saygınlık, prestijTeaching has lost some of its social prestige in countries where salaries have remained low.Öğretmenlik, maaşların düşük kaldığı ülkelerde toplumsal prestijinin bir kısmını kaybetti.
1.759. conscience · isim · C1vicdanSeveral officials resigned in protest, saying they could not follow the order with a clear conscience.Birkaç yetkili, emri vicdanları rahat biçimde uygulayamayacaklarını söyleyerek protesto amacıyla istifa etti.
1.760. lobby · fiil · C1lobi faaliyeti yürütmek; siyasetçileri etkilemeye çalışmakEnvironmental groups have been lobbying the government for years to introduce stricter rules on industrial waste.Çevre grupları, yıllardır hükümete endüstriyel atık konusunda daha sıkı kurallar getirmesi için lobi yapıyor.
1.761. tariff · isim · C1gümrük vergisi; tarifeThe new tariff on imported steel was designed to protect local producers from cheaper foreign competitors.İthal çeliğe getirilen yeni gümrük vergisi, yerel üreticileri daha ucuz yabancı rakiplerden korumak için tasarlandı.
1.762. monopoly · isim · C1tekelEconomists warn that a monopoly can raise prices because consumers have no other choice.İktisatçılar, tüketicilerin başka seçeneği olmadığı için bir tekelin fiyatları yükseltebileceği konusunda uyarıyor.
1.763. stimulus · isim · C1uyaran; teşvik edici etkenIn the experiment, participants pressed a button as soon as the visual stimulus appeared on the screen.Deneyde katılımcılar, görsel uyaran ekranda belirir belirmez bir düğmeye bastı.
1.764. acquisition · isim · C1edinim; (dil/beceri) kazanmaSecond language acquisition is usually faster when learners are surrounded by the language every day.İkinci dil edinimi, öğrenciler her gün o dille çevrili olduğunda genellikle daha hızlı gerçekleşir.
1.765. attain · fiil · C1ulaşmak; elde etmekFew of the participants attained the level of fluency required for professional translation.Katılımcıların çok azı, profesyonel çeviri için gereken akıcılık düzeyine ulaştı.
1.766. aptitude · isim · C1yetenek; yatkınlıkThe test is designed to measure a student's aptitude for mathematics rather than prior knowledge.Test, öğrencinin önceki bilgisini değil matematiğe yatkınlığını ölçmek üzere tasarlanmıştır.
1.767. pedagogy · isim · C1pedagoji; öğretim bilimi ve yöntemiModern pedagogy encourages teachers to guide discussion rather than simply deliver information.Modern pedagoji, öğretmenleri yalnızca bilgi aktarmak yerine tartışmaya rehberlik etmeye teşvik eder.
1.768. conformity · isim · C1uyum; norma uymaClassic experiments showed that people often display conformity even when the group's answer is clearly wrong.Klasik deneyler, insanların grubun cevabı açıkça yanlış olsa bile çoğu zaman uyum gösterdiğini ortaya koydu.
1.769. retention · isim · C1akılda tutma; kalıcılıkSpaced repetition significantly improves the retention of vocabulary over several months.Aralıklı tekrar, kelime bilgisinin aylar boyunca akılda kalıcılığını önemli ölçüde artırır.
1.770. resilience · isim · C1psikolojik dayanıklılık; çabuk toparlanmaSupportive friendships help children build the resilience they need to face difficult life events.Destekleyici arkadaşlıklar, çocukların zor yaşam olaylarıyla yüzleşmek için ihtiyaç duydukları dayanıklılığı kazanmasına yardımcı olur.
1.771. socialisation · isim · C1toplumsallaşmaSchools play a central role in the socialisation of children beyond the academic content they teach.Okullar, öğrettikleri akademik içeriğin ötesinde çocukların toplumsallaşmasında merkezi bir rol oynar.
1.772. deprivation · isim · C1yoksunlukEmotional deprivation in early childhood can have long-lasting effects on social development.Erken çocukluktaki duygusal yoksunluk, sosyal gelişim üzerinde uzun süreli etkiler bırakabilir.
1.773. subconscious · sıfat · C1bilinçaltı; farkında olunmayanSubconscious prejudice can influence hiring decisions even when employers believe they are being fair.Bilinçaltı önyargı, işverenler adil davrandıklarına inansalar bile işe alım kararlarını etkileyebilir.
1.774. impulse · isim · C1dürtü; ani istekLearning to control impulses is an important part of emotional development in young children.Dürtüleri kontrol etmeyi öğrenmek, küçük çocuklarda duygusal gelişimin önemli bir parçasıdır.
1.775. cultivate · fiil · C1geliştirmek; yetiştirmek (beceri, alışkanlık)Good teachers cultivate curiosity by encouraging students to ask questions rather than memorise answers.İyi öğretmenler, öğrencileri cevapları ezberlemek yerine soru sormaya teşvik ederek merakı geliştirir.
1.776. foster · fiil · C1teşvik etmek; beslemek; geliştirmekGroup projects can foster cooperation and communication skills among students from different backgrounds.Grup projeleri, farklı geçmişlere sahip öğrenciler arasında iş birliğini ve iletişim becerilerini teşvik edebilir.
1.777. nurture · fiil · C1yetiştirmek; beslemek; ilgiyle büyütmekSchools should nurture creativity as carefully as they develop reading and mathematical skills.Okullar, yaratıcılığı okuma ve matematik becerilerini geliştirdikleri kadar özenle beslemelidir.
1.778. disruptive · sıfat · C1düzeni bozan; engelleyiciDisruptive behaviour in the classroom reduces learning time for every student, not only for those involved.Sınıftaki düzeni bozan davranışlar, yalnızca ilgili öğrencilerin değil, tüm öğrencilerin öğrenme süresini azaltır.
1.779. plagiarism · isim · C1intihal, aşırmaUniversities use special software to detect plagiarism in theses and research papers.Üniversiteler, tezlerde ve araştırma makalelerinde intihali tespit etmek için özel yazılımlar kullanır.
1.780. numeracy · isim · C1sayısal beceri, temel matematik yeteneğiThe programme aims to improve both reading and numeracy among children from low-income families.Program, düşük gelirli ailelerin çocuklarında hem okuma hem de sayısal becerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır.
1.781. dyslexia · isim · C1disleksi, okuma güçlüğüEarly screening for dyslexia helps teachers provide support before the child falls far behind.Disleksi için erken tarama, öğretmenlerin çocuk çok geri kalmadan destek sağlamasına yardımcı olur.
1.782. hallucination · isim · C1halüsinasyon, varsanıAuditory hallucinations, such as hearing voices, are a common feature of some severe mental illnesses.Ses duymak gibi işitsel halüsinasyonlar, bazı ağır ruhsal hastalıkların yaygın bir özelliğidir.
1.783. delusion · isim · C1sanrı, hezeyanThe patient had a delusion that strangers were secretly following him wherever he went.Hasta, yabancıların gittiği her yerde gizlice onu takip ettiğine dair bir sanrıya sahipti.
1.784. temperament · isim · C1mizaç, yaradılışA child's temperament can influence how parents respond to the child and how teachers manage the class.Bir çocuğun mizacı, ebeveynlerin çocuğa nasıl yaklaştığını ve öğretmenlerin sınıfı nasıl yönettiğini etkileyebilir.
1.785. intrinsic · sıfat · C1içsel, kendiliğinden gelenStudents with intrinsic interest in a subject tend to keep studying even without grades.Bir konuya içsel ilgi duyan öğrenciler, not olmasa bile çalışmaya devam etme eğilimindedir.
1.786. extrinsic · sıfat · C1dışsal, dışarıdan gelenExtrinsic rewards such as prizes may work in the short term but weaken long-term interest.Ödüller gibi dışsal teşvikler kısa vadede işe yarayabilir ancak uzun vadeli ilgiyi zayıflatabilir.
1.787. conditioning · isim · C1koşullanma, şartlandırmaPavlov's experiments with dogs are the classic example of conditioning in behavioural psychology.Pavlov'un köpeklerle yaptığı deneyler, davranışçı psikolojide koşullanmanın klasik örneğidir.
1.788. scaffolding · isim · C1(eğitimde) destekleyici yapılandırma, geçici öğrenme desteğiThrough careful scaffolding, the teacher guided pupils from simple exercises towards independent problem solving.Öğretmen, dikkatli bir destekleme sayesinde öğrencileri basit alıştırmalardan bağımsız problem çözmeye doğru yönlendirdi.
1.789. procrastinate · fiil · C1işleri ertelemek, oyalanmakMany students procrastinate until the night before a deadline and then complain about the pressure.Birçok öğrenci son teslim tarihinden bir önceki geceye kadar işi erteler ve sonra baskıdan yakınır.
1.790. burnout · isim · C1tükenmişlikTeacher burnout is a major reason why experienced staff leave the profession early.Öğretmen tükenmişliği, deneyimli personelin meslekten erken ayrılmasının önemli bir nedenidir.
1.791. perseverance · isim · C1azim, sebatSuccess in long research projects often depends more on perseverance than on natural talent.Uzun araştırma projelerindeki başarı, çoğu zaman doğal yetenekten çok azme bağlıdır.
1.792. consciousness · isim · C1bilinç; farkında olma durumuResearchers still disagree about how consciousness arises from the activity of billions of nerve cells in the brain.Araştırmacılar, bilincin beyindeki milyarlarca sinir hücresinin etkinliğinden nasıl doğduğu konusunda hâlâ görüş ayrılığı içindedir.
1.793. autonomy · isim · C1özerklik; kendi kararlarını verebilmeLearners who are given more autonomy over their study plans tend to take greater responsibility for their progress.Çalışma planları üzerinde daha fazla özerklik tanınan öğrenciler, ilerlemelerinin sorumluluğunu daha çok üstlenme eğilimindedir.
1.794. competence · isim · C1yeterlik; yetkinlikTeacher training programmes aim to build both subject knowledge and practical competence in managing a classroom.Öğretmen yetiştirme programları hem alan bilgisini hem de sınıf yönetiminde pratik yeterliği geliştirmeyi amaçlar.
1.795. proficiency · isim · C1ustalık; (dilde) yeterlik düzeyiApplicants must show proficiency in English before they can be admitted to the master's programme.Başvuranlar, yüksek lisans programına kabul edilmeden önce İngilizce yeterliklerini kanıtlamak zorundadır.
1.796. intuition · isim · C1sezgiExperienced clinicians sometimes rely on intuition, but they still need to support their decisions with careful assessment.Deneyimli klinisyenler bazen sezgilerine güvenir, ancak yine de kararlarını dikkatli bir değerlendirmeyle desteklemeleri gerekir.
1.797. heuristic · isim · C1sezgisel yöntem; pratik kestirme kuralPeople often use a heuristic, such as choosing the most familiar option, instead of weighing every piece of information.İnsanlar, tüm bilgileri tartmak yerine çoğu zaman en tanıdık seçeneği seçmek gibi bir sezgisel yönteme başvurur.
1.798. retrieval · isim · C1(bellekten) geri çağırma; geri getirmeRegular quizzes strengthen memory retrieval, which makes it easier to recall facts during an exam.Düzenli küçük sınavlar bellekten geri çağırmayı güçlendirir; bu da sınav sırasında bilgileri hatırlamayı kolaylaştırır.
1.799. rehearsal · isim · C1(bellekte) tekrarlama; provaWithout rehearsal, information in short-term memory fades within a few seconds.Tekrarlama yapılmazsa, kısa süreli bellekteki bilgi birkaç saniye içinde silinir.
1.800. self-efficacy · isim · C1öz yeterlik; kendi başarma gücüne inançStudents with high self-efficacy are more likely to keep trying when a problem turns out to be difficult.Öz yeterliği yüksek öğrencilerin, bir problem zor çıktığında denemeye devam etme olasılığı daha yüksektir.
1.801. pessimism · isim · C1kötümserlikA strong sense of pessimism about the future was common among the unemployed graduates in the study.Çalışmaya katılan işsiz üniversite mezunları arasında gelecek konusunda güçlü bir kötümserlik duygusu yaygındı.
1.802. apathy · isim · C1ilgisizlik; duyarsızlıkTeachers noticed growing apathy among students who felt that their efforts were never recognised.Öğretmenler, çabalarının hiç fark edilmediğini düşünen öğrenciler arasında artan bir ilgisizlik olduğunu gözlemledi.
1.803. rapport · isim · C1yakın ve uyumlu ilişki; güven bağıA therapist must establish rapport with a client before any meaningful progress can be made.Bir terapist, anlamlı bir ilerleme kaydedilebilmesi için danışanıyla önce güvene dayalı bir bağ kurmalıdır.
1.804. insecurity · isim · C1güvensizlik; özgüven eksikliğiDeep insecurity about their appearance led many of the teenagers to avoid social situations.Görünüşleri hakkındaki derin güvensizlik, gençlerin çoğunun sosyal ortamlardan kaçınmasına yol açtı.
1.805. maturation · isim · C1olgunlaşmaThe maturation of the frontal lobes continues until the mid-twenties, which affects planning and decision-making.Ön beyin loblarının olgunlaşması yirmili yaşların ortasına kadar sürer ve bu durum planlamayı ve karar vermeyi etkiler.
1.806. compliance · isim · C1uyum; kurallara uymaCompliance with school rules was higher in classes where students had helped to create them.Okul kurallarına uyum, kuralların oluşturulmasına öğrencilerin katkıda bulunduğu sınıflarda daha yüksekti.
1.807. obedience · isim · C1itaatMilgram's studies showed that ordinary people may show surprising obedience to figures of authority.Milgram'ın çalışmaları, sıradan insanların otorite figürlerine şaşırtıcı bir itaat gösterebildiğini ortaya koydu.
1.808. altruism · isim · C1özgecilik; çıkar gözetmeden başkasını düşünmeActs of altruism, such as donating blood, raise interesting questions about human motivation.Kan bağışı gibi özgecilik davranışları, insan güdülenmesi hakkında ilginç sorular ortaya çıkarır.
1.809. bystander · isim · C1olaya seyirci kalan kişi; görgü tanığıThe bystander effect describes how individuals are less likely to help when many other people are present.Seyirci etkisi, çevrede çok sayıda kişi varken bireylerin yardım etme olasılığının azaldığını anlatır.
1.810. remedial · sıfat · C1telafi edici; eksikleri gidermeye yönelikThe school offers remedial classes in reading for pupils who have fallen behind their peers.Okul, akranlarının gerisinde kalan öğrenciler için okuma alanında telafi edici dersler sunmaktadır.
1.811. extracurricular · sıfat · C1ders dışı (etkinlik); müfredat dışıParticipation in extracurricular activities such as sport and music is associated with stronger social skills.Spor ve müzik gibi ders dışı etkinliklere katılım, daha güçlü sosyal becerilerle ilişkilendirilmektedir.
1.812. truancy · isim · C1okuldan izinsiz kaçma; devamsızlıkPersistent truancy is often a warning sign of problems at home or difficulties with learning.Sürekli okuldan kaçma, çoğu zaman evdeki sorunların ya da öğrenme güçlüklerinin bir uyarı işaretidir.
1.813. formative · sıfat · C1biçimlendirici; gelişimi şekillendirenFormative feedback during the term lets teachers adjust their lessons before the final exam takes place.Dönem boyunca verilen biçimlendirici dönütler, öğretmenlerin final sınavından önce derslerini düzenlemesine olanak tanır.
1.814. learning disability · isim · C1öğrenme güçlüğü; öğrenme yetersizliğiEarly identification of a learning disability allows schools to provide support before the child falls far behind.Öğrenme güçlüğünün erken fark edilmesi, okulların çocuk çok geride kalmadan destek sunmasına imkân tanır.
1.815. hyperactivity · isim · C1aşırı hareketlilik; hiperaktiviteHyperactivity combined with difficulty concentrating can make it hard for a child to follow classroom routines.Aşırı hareketliliğin odaklanma güçlüğüyle birleşmesi, çocuğun sınıf düzenine uymasını zorlaştırabilir.
1.816. rote learning · isim · C1ezbere öğrenmeRote learning may help students to pass a test, but it rarely leads to a deep understanding of the subject.Ezbere öğrenme öğrencilerin sınavı geçmesine yardımcı olabilir, ancak konunun derinlemesine anlaşılmasını nadiren sağlar.
1.817. amnesia · isim · C1bellek kaybı; amneziAfter the accident, the man suffered amnesia and could not remember events from the previous year.Kazadan sonra adam bellek kaybı yaşadı ve bir önceki yıla ait olayları hatırlayamadı.
1.818. self-awareness · isim · C1öz farkındalık; kendini tanımaReflective writing is one way for trainee teachers to develop self-awareness about their strengths and weaknesses.Yansıtıcı yazma, öğretmen adaylarının güçlü ve zayıf yönleri konusunda öz farkındalık geliştirmesinin yollarından biridir.
1.819. compassion · isim · C1merhamet; şefkatMedical and teaching professionals are expected to treat vulnerable people with both skill and compassion.Sağlık ve eğitim profesyonellerinden, savunmasız insanlara hem beceriyle hem merhametle davranmaları beklenir.
1.820. unconscious · sıfat · C1bilinçdışı; farkında olmadan yapılanUnconscious fears from childhood can shape how adults react to authority without their realising it.Çocukluktan gelen bilinçdışı korkular, yetişkinlerin otoriteye verdiği tepkileri onlar fark etmeden biçimlendirebilir.
1.821. intellect · isim · C1akıl; zihinsel yetenekThe school aims to develop not only the intellect of its pupils but also their social skills.Okul, yalnızca öğrencilerin zihinsel yeteneklerini değil, sosyal becerilerini de geliştirmeyi amaçlıyor.
1.822. multilingual · sıfat · C1çok dilli; birçok dil konuşanIn a multilingual classroom, teachers must find ways to include pupils who speak little of the main language.Çok dilli bir sınıfta öğretmenler, ana dili az konuşan öğrencileri de dahil etmenin yollarını bulmak zorundadır.
1.823. apprenticeship · isim · C1çıraklık; mesleki staj eğitimiAn apprenticeship allows young people to earn a small wage while they learn a trade.Çıraklık, gençlerin bir meslek öğrenirken küçük bir ücret kazanmasına olanak tanır.
1.824. dedication · isim · C1özveri; adanmışlıkYears of dedication to her research finally earned the young psychologist an international prize.Araştırmasına yıllarca gösterdiği özveri, genç psikoloğa sonunda uluslararası bir ödül kazandırdı.
1.825. bereavement · isim · C1yakın kaybı; yasChildren who experience bereavement at an early age may need long-term emotional support at school.Erken yaşta yakınını kaybeden çocukların okulda uzun süreli duygusal desteğe ihtiyacı olabilir.
1.826. humiliation · isim · C1aşağılanma; küçük düşürülmeMany victims of bullying describe the humiliation of being laughed at as worse than the physical pain.Zorbalık mağdurlarının çoğu, alay edilmenin getirdiği aşağılanmayı fiziksel acıdan daha kötü olarak tanımlar.
1.827. assertive · sıfat · C1kendinden emin ve girişken; iddialıWorkshops on assertive communication help shy students express their opinions during group discussions.Girişken iletişim atölyeleri, çekingen öğrencilerin grup tartışmalarında fikirlerini ifade etmesine yardımcı olur.
1.828. mindfulness · isim · C1bilinçli farkındalık; şimdiki ana odaklanmaSeveral schools now teach mindfulness to help pupils manage worry and stay focused during lessons.Birçok okul artık öğrencilerin kaygıyla başa çıkmasına ve derslerde odaklanmasına yardımcı olmak için bilinçli farkındalık öğretiyor.
1.829. infer · fiil · C1çıkarım yapmak; sonuç çıkarmakFrom the falling test scores, the authors inferred that the new curriculum was too demanding.Düşen test puanlarından yazarlar, yeni müfredatın fazla zorlayıcı olduğu sonucunu çıkardı.
1.830. cross-sectional · sıfat · C1kesitsel; belirli bir anda yapılanBecause the design was cross-sectional, it could not show how attitudes changed over the years.Tasarım kesitsel olduğu için tutumların yıllar içinde nasıl değiştiğini gösteremedi.
1.831. median · isim · C1ortanca; medyanThe median salary was lower than the mean because a few very high earners raised the average.Ortanca maaş ortalamadan düşüktü, çünkü çok yüksek kazanan birkaç kişi ortalamayı yukarı çekti.
1.832. standard deviation · isim · C1standart sapmaA small standard deviation means that most students scored close to the class average.Küçük bir standart sapma, öğrencilerin çoğunun sınıf ortalamasına yakın puan aldığı anlamına gelir.
1.833. outlier · isim · C1aykırı değer; diğerlerinden çok farklı veri noktasıOne extreme outlier distorted the average, so the analyst removed it and explained why.Tek bir uç aykırı değer ortalamayı bozdu, bu yüzden analist onu çıkardı ve nedenini açıkladı.
1.834. confidence interval · isim · C1güven aralığıThe 95 percent confidence interval showed that the true effect could be quite small.Yüzde 95'lik güven aralığı, gerçek etkinin oldukça küçük olabileceğini gösterdi.
1.835. margin of error · isim · C1hata payıThe poll has a margin of error of three points, so the two candidates are effectively tied.Anketin hata payı üç puan, dolayısıyla iki aday fiilen başa baş.
1.836. replicate · fiil · C1tekrarlamak; aynı sonucu yeniden elde etmekOther laboratories failed to replicate the original results, which raised doubts about the first report.Diğer laboratuvarlar ilk sonuçları yeniden elde edemedi; bu da ilk rapor hakkında şüphe yarattı.
1.837. peer review · isim · C1hakem değerlendirmesi; meslektaş incelemesiThe article passed peer review only after the authors rewrote the methods section twice.Makale, ancak yazarlar yöntem bölümünü iki kez yeniden yazdıktan sonra hakem değerlendirmesinden geçti.
1.838. anecdotal · sıfat · C1anekdot niteliğinde; bilimsel olarak kanıtlanmamış, kişisel öykülere dayalıThe claim was supported only by anecdotal reports, not by any carefully controlled study.İddia yalnızca anekdot niteliğindeki anlatımlarla destekleniyordu, dikkatle kontrol edilen hiçbir çalışmayla değil.
1.839. negligible · sıfat · C1önemsiz derecede küçük; ihmal edilebilirThe difference between the two methods was negligible, so cost became the deciding factor.İki yöntem arasındaki fark ihmal edilebilir düzeydeydi, bu yüzden belirleyici etken maliyet oldu.
1.840. regression · isim · C1regresyon; değişkenler arasındaki ilişkiyi modelleyen istatistiksel yöntemUsing regression analysis, the team estimated how much each extra year of schooling raises income.Ekip, regresyon analizini kullanarak her ek eğitim yılının geliri ne kadar artırdığını tahmin etti.
1.841. causation · isim · C1nedensellik; bir şeyin diğerine yol açmasıThe authors warned that a link between two trends does not prove causation.Yazarlar, iki eğilim arasındaki bağlantının nedenselliği kanıtlamadığı konusunda uyardı.
1.842. variance · isim · C1varyans; değişintiHigh variance in the scores suggests that individual students responded very differently to the program.Puanlardaki yüksek varyans, bireysel öğrencilerin programa çok farklı tepki verdiğini düşündürüyor.
1.843. coefficient · isim · C1katsayıA coefficient close to 1 indicates that the two measures rise and fall almost together.1'e yakın bir katsayı, iki ölçümün neredeyse birlikte arttığını ve azaldığını gösterir.
1.844. quantify · fiil · C1sayısal olarak ifade etmek; nicelleştirmekIt is difficult to quantify the long-term social benefits of early childhood education.Erken çocukluk eğitiminin uzun vadeli toplumsal yararlarını sayısal olarak ifade etmek zordur.
1.845. extrapolate · fiil · C1ekstrapolasyon yapmak; eldeki verilerden yola çıkarak genelleme yapmakIt would be unwise to extrapolate from a small urban study to the entire national workforce.Küçük bir kentsel çalışmadan yola çıkarak tüm ulusal iş gücü hakkında çıkarım yapmak akıllıca olmaz.
1.846. baseline · isim · C1başlangıç düzeyi; referans değerEach child's reading level was recorded as a baseline before the new teaching method began.Yeni öğretim yöntemi başlamadan önce her çocuğun okuma düzeyi başlangıç değeri olarak kaydedildi.
1.847. attrition · isim · C1çalışmadan çekilme nedeniyle katılımcı kaybıHigh attrition in the second year left too few volunteers to draw firm conclusions.İkinci yıldaki yüksek katılımcı kaybı, kesin sonuçlara varmak için çok az gönüllü bıraktı.
1.848. confounding · sıfat · C1karıştırıcı; sonucu çarpıtanIncome may be a confounding influence, since wealthier families both exercise more and visit doctors more often.Gelir karıştırıcı bir etken olabilir, çünkü zengin aileler hem daha çok egzersiz yapıyor hem de doktora daha sık gidiyor.
1.849. double-blind · sıfat · C1çift kör (ne denek ne araştırmacı grubu bilir)The findings come from a double-blind design, which greatly reduces the chance of expectation affecting results.Bulgular, beklentilerin sonuçları etkileme olasılığını büyük ölçüde azaltan çift kör bir desenden elde edilmiştir.
1.850. skewed · sıfat · C1çarpık; simetrik olmayanIncome figures are usually skewed, because a few very high earners pull the results upward.Gelir rakamları genellikle çarpıktır, çünkü çok yüksek kazanan birkaç kişi sonuçları yukarı çeker.
1.851. anomaly · isim · C1anomali; olağan dışı durumThe sudden drop in 2015 is an anomaly that the authors could not explain.2015'teki ani düşüş, yazarların açıklayamadığı bir anomalidir.
1.852. cumulative · sıfat · C1birikimli; kümülatifThe cumulative effect of small differences over many years can be surprisingly large.Uzun yıllar boyunca küçük farkların birikimli etkisi şaşırtıcı derecede büyük olabilir.
1.853. aggregate · sıfat · C1toplam; bütünleşikAggregate figures hide important differences between regions, so the authors also report local results.Toplam rakamlar bölgeler arasındaki önemli farkları gizlediği için yazarlar yerel sonuçları da bildiriyor.
1.854. parameter · isim · C1parametre; çerçeveyi belirleyen sınır veya ölçütThe authors clearly stated the parameters of the study, including age limits and the time period covered.Yazarlar, yaş sınırları ve kapsanan dönem dahil olmak üzere çalışmanın parametrelerini açıkça belirtti.
1.855. subset · isim · C1alt küme; alt grupOnly a subset of the original records contained information about the participants' income.Orijinal kayıtların yalnızca bir alt kümesi katılımcıların geliri hakkında bilgi içeriyordu.
1.856. triangulation · isim · C1çoklu doğrulama yöntemi; üçgenlemeTriangulation, combining interviews, observation and documents, strengthened confidence in the researcher's conclusions.Görüşmeleri, gözlemi ve belgeleri birleştiren çoklu doğrulama yöntemi, araştırmacının sonuçlarına duyulan güveni artırdı.
1.857. spurious · sıfat · C1sahte; yanıltıcı (ilişki)The link between ice cream sales and drowning is spurious; both simply increase in hot weather.Dondurma satışları ile boğulmalar arasındaki bağlantı sahtedir; ikisi de sıcak havada artar.
1.858. tentative · sıfat · C1geçici; kesinleşmemişThe authors offer only tentative conclusions, since the results have not yet been checked by other teams.Sonuçlar henüz başka ekipler tarafından denetlenmediği için yazarlar yalnızca geçici sonuçlar sunuyor.
1.859. pitfall · isim · C1tuzak; gizli güçlükOne common pitfall in survey design is asking questions that push people toward a particular answer.Anket tasarımındaki yaygın tuzaklardan biri, insanları belirli bir cevaba yönlendiren sorular sormaktır.
1.860. meta-analysis · isim · C1meta-analizA recent meta-analysis of thirty trials found that the effect was smaller than first reported.Otuz denemeyi kapsayan yakın tarihli bir meta-analiz, etkinin ilk bildirilenden daha küçük olduğunu buldu.
1.861. predictor · isim · C1yordayıcı; öngörü sağlayan etkenEarly reading skill proved to be the strongest predictor of later success at school.Erken okuma becerisi, okuldaki sonraki başarının en güçlü yordayıcısı olduğunu kanıtladı.
1.862. sensitivity · isim · C1duyarlılık (testin gerçek durumu yakalama gücü)The new test has high sensitivity, so very few true cases are missed.Yeni test yüksek duyarlılığa sahip olduğundan çok az gerçek vaka gözden kaçıyor.
1.863. plateau · isim · C1durağan dönem; yatay seyirAfter rising sharply for a decade, the figures reached a plateau and have barely changed since.On yıl boyunca hızla yükseldikten sonra rakamlar durağan bir döneme girdi ve o zamandan beri neredeyse hiç değişmedi.
1.864. surge · isim · C1ani yükseliş; artış dalgasıThe study recorded a surge in online learning during the months when schools were closed.Çalışma, okulların kapalı olduğu aylarda çevrim içi öğrenmede ani bir yükseliş kaydetti.
1.865. gauge · fiil · C1değerlendirmek; ölçüp tartmakInterviews were used to gauge how teachers felt about the new assessment system.Öğretmenlerin yeni değerlendirme sistemi hakkında ne düşündüğünü tartmak için görüşmeler kullanıldı.
1.866. scrutinize · fiil · C1ince ince incelemek; sıkı denetimden geçirmekReviewers scrutinized every table in the report before agreeing that the study could be published.Hakemler, çalışmanın yayımlanabileceğini kabul etmeden önce raporun her tablosunu ince ince inceledi.
1.867. corroborate · fiil · C1doğrulamak; destekleyici kanıt sunmakIndependent records from two hospitals corroborate the main result of the original report.İki hastaneden gelen bağımsız kayıtlar, asıl raporun temel sonucunu doğruluyor.
1.868. substantiate · fiil · C1kanıtlarla desteklemek; temellendirmekThe authors failed to substantiate their claim that the program improved long-term job prospects.Yazarlar, programın uzun vadeli iş olanaklarını iyileştirdiği iddiasını kanıtlarla destekleyemedi.
1.869. retrospective · sıfat · C1geriye dönük; retrospektifThis retrospective study relied on hospital records from the past twenty years rather than on new interviews.Bu geriye dönük çalışma, yeni görüşmeler yerine son yirmi yıla ait hastane kayıtlarına dayandı.
1.870. inferential · sıfat · C1çıkarımsal; örneklemden evrene genelleme yapanInferential methods allowed the authors to make claims about the whole country from a limited group.Çıkarımsal yöntemler, yazarların sınırlı bir gruptan yola çıkarak tüm ülke hakkında iddialarda bulunmasını sağladı.
1.871. causal · sıfat · C1nedenselThe study found a link, but it could not prove a causal relationship between sleep and memory.Çalışma bir ilişki buldu, ancak uyku ile bellek arasında nedensel bir bağı kanıtlayamadı.
1.872. marginal · sıfat · C1çok küçük; sınırda olanAdding a second training session produced only a marginal improvement in the students' test scores.İkinci bir eğitim oturumu eklemek öğrencilerin test puanlarında yalnızca çok küçük bir iyileşme sağladı.
1.873. protocol · isim · C1protokol; uygulama planıAll sites followed the same protocol, which made it easier to compare the results.Tüm merkezler aynı protokolü izledi; bu da sonuçları karşılaştırmayı kolaylaştırdı.
1.874. debrief · fiil · C1(çalışma sonrası) bilgilendirmek; değerlendirme görüşmesi yapmakParticipants were debriefed immediately after the task and told why some details had been withheld.Katılımcılar görevden hemen sonra bilgilendirildi ve bazı ayrıntıların neden saklandığı kendilerine anlatıldı.
1.875. stratified · sıfat · C1tabakalı; katmanlara ayrılmışA stratified design ensured that every income level appeared in the study in the right proportion.Tabakalı bir tasarım, her gelir düzeyinin çalışmada doğru oranda yer almasını sağladı.
1.876. weighted · sıfat · C1ağırlıklandırılmışThe authors used weighted figures to correct for the fact that younger people replied less often.Yazarlar, gençlerin daha az yanıt vermesini düzeltmek için ağırlıklandırılmış rakamlar kullandı.
1.877. normalize · fiil · C1normalleştirmek; ortak bir ölçeğe getirmekThe values were normalized by population size so that small towns could be compared with large cities.Küçük kasabalar büyük şehirlerle karşılaştırılabilsin diye değerler nüfus büyüklüğüne göre normalleştirildi.
1.878. tabulate · fiil · C1tablo halinde düzenlemekAfter the answers were tabulated, a clear difference between the two age groups became visible.Yanıtlar tablo halinde düzenlendikten sonra iki yaş grubu arasındaki net fark görünür hale geldi.
1.879. tally · isim · C1sayım; toplam (kayıt)The final tally showed that fewer than half of the schools had adopted the new method.Nihai sayım, okulların yarısından azının yeni yöntemi benimsediğini gösterdi.
1.880. manipulate · fiil · C1(veriyi) kasıtlı olarak çarpıtmak; üzerinde oynamakThe journal withdrew the paper after reviewers discovered that the authors had manipulated several figures.Hakemler yazarların birkaç rakamı çarpıttığını fark edince dergi makaleyi geri çekti.
1.881. fabricate · fiil · C1uydurmak; sahte üretmekThe scientist was dismissed after an inquiry found that he had fabricated results in three studies.Bir soruşturma üç çalışmada sonuç uydurduğunu ortaya çıkarınca bilim insanı işten çıkarıldı.
1.882. falsify · fiil · C1çürütmek; (kayıtları) tahrif etmekA good scientific claim must be stated in a way that allows other researchers to falsify it.İyi bir bilimsel iddia, diğer araştırmacıların onu çürütebileceği biçimde ortaya konmalıdır.
1.883. fallacy · isim · C1safsata; yanlış inançAssuming that every cause must be visible in the numbers is a common fallacy in social research.Her nedenin rakamlarda görünmesi gerektiğini varsaymak, sosyal araştırmalarda yaygın bir safsatadır.
1.884. cherry-pick · fiil · C1işine gelen verileri seçmekCritics accused the report of cherry-picking studies that supported its conclusions while ignoring contrary findings.Eleştirmenler raporu, karşıt bulguları göz ardı edip yalnızca sonuçlarını destekleyen çalışmaları seçmekle suçladı.
1.885. inductive · sıfat · C1tümevarımsalThe study took an inductive approach, building a general explanation from the stories people told.Çalışma tümevarımsal bir yol izleyerek, insanların anlattığı hikâyelerden genel bir açıklama oluşturdu.
1.886. deductive · sıfat · C1tümdengelimselA deductive method starts with an established principle and checks whether it holds in particular cases.Tümdengelimsel bir yöntem, yerleşik bir ilkeden yola çıkar ve bunun belirli durumlarda geçerli olup olmadığını denetler.
1.887. exploratory · sıfat · C1keşfedici; ön araştırma niteliğindeThis exploratory study aims to identify questions that larger projects can examine in more detail later.Bu keşfedici çalışma, daha büyük projelerin sonradan ayrıntılı inceleyebileceği soruları belirlemeyi amaçlıyor.
1.888. operationalize · fiil · C1işlevsel olarak tanımlamak; ölçülebilir hale getirmekThe authors operationalized social isolation as the number of weekly contacts a person has with others.Yazarlar sosyal izolasyonu, bir kişinin haftalık olarak başkalarıyla kurduğu temas sayısı olarak ölçülebilir biçimde tanımladı.
1.889. reproducible · sıfat · C1yeniden üretilebilir; tekrarlandığında aynı sonucu verenFor the findings to be reproducible, the authors shared their code and full descriptions of every step.Bulguların yeniden üretilebilir olması için yazarlar kodlarını ve her adımın ayrıntılı açıklamasını paylaştı.
1.890. interpolate · fiil · C1ara değer hesaplamak; eksik değeri tahmin etmekBecause no measurements were taken in 2015, the team interpolated the missing figure from neighbouring years.2015'te ölçüm yapılmadığı için ekip eksik değeri komşu yıllardan hareketle tahmin etti.
1.891. disproportionate · sıfat · C1orantısız; aşırıThe survey included a disproportionate number of university graduates, which may have distorted the overall picture.Ankette orantısız sayıda üniversite mezunu yer aldı ve bu genel tabloyu çarpıtmış olabilir.
1.892. non-response · isim · C1yanıtsızlık; yanıt vermemeHigh non-response among older men may have distorted the picture of health in the region.Yaşlı erkekler arasındaki yüksek yanıtsızlık, bölgedeki sağlık tablosunu çarpıtmış olabilir.
1.893. metric · isim · C1ölçüm göstergesi; metrikLength of hospital stay is a common metric for comparing the efficiency of wards.Hastanede kalış süresi, servislerin verimliliğini karşılaştırmak için yaygın bir ölçüm göstergesidir.
1.894. quartile · isim · C1çeyreklikThe first quartile is the value below which a quarter of the pupils' scores fall.Birinci çeyreklik, öğrenci puanlarının dörtte birinin altında kaldığı değerdir.
1.895. percentile · isim · C1yüzdelik dilimA child in the ninetieth percentile for weight is heavier than ninety per cent of children of the same age.Kilo bakımından doksanıncı yüzdelik dilimdeki bir çocuk, aynı yaştaki çocukların yüzde doksanından daha ağırdır.
1.896. dispersion · isim · C1dağılım genişliği; saçılımGreater dispersion in test results means that the pupils' abilities differed widely.Test sonuçlarındaki daha büyük saçılım, öğrencilerin yeteneklerinin birbirinden çok farklı olduğu anlamına gelir.
1.897. variability · isim · C1değişkenlikBecause of the high variability between hospitals, the authors avoided drawing a single national conclusion.Hastaneler arasındaki yüksek değişkenlik nedeniyle yazarlar tek bir ulusal sonuca varmaktan kaçındı.
1.898. p-value · isim · C1p değeriA p-value below 0.05 is often taken as a sign that the result is unlikely to be due to chance.0,05'in altındaki bir p değeri, sonucun şansa bağlı olma ihtimalinin düşük olduğuna işaret sayılır.
1.899. effect size · isim · C1etki büyüklüğüAlthough the result was statistically clear, the effect size was too small to matter in practice.Sonuç istatistiksel olarak net olsa da etki büyüklüğü, pratikte önem taşımayacak kadar küçüktü.
1.900. covariate · isim · C1ortak değişken; eş değişkenAge and income were included as covariates so that they would not distort the comparison.Karşılaştırmayı bozmasınlar diye yaş ve gelir ortak değişken olarak modele dâhil edildi.
1.901. moderator · isim · C1düzenleyici değişken; ılımlaştırıcı etkenSocial support acted as a moderator, weakening the link between workload and exhaustion.Sosyal destek düzenleyici bir değişken olarak iş yükü ile tükenmişlik arasındaki bağı zayıflattı.
1.902. discrete · sıfat · C1ayrık; kesikliThe number of children in a family is a discrete value, since no one has 2.5 children.Bir ailedeki çocuk sayısı ayrık bir değerdir, çünkü kimsenin 2,5 çocuğu olamaz.
1.903. homogeneous · sıfat · C1türdeş; homojenThe group was fairly homogeneous, since all members were female nurses in their thirties.Grup oldukça türdeşti, çünkü tüm üyeler otuzlu yaşlardaki kadın hemşirelerdi.
1.904. heterogeneous · sıfat · C1çeşitli yapıda; heterojenThe studies were so heterogeneous in design that combining their results was not appropriate.Çalışmalar tasarım bakımından o kadar heterojendi ki sonuçlarını birleştirmek uygun değildi.
1.905. saturation · isim · C1doygunluk; yeni bilgi gelmemesi noktasıThe team stopped recruiting after the fourteenth interview, when saturation seemed to have been reached.Ekip, doygunluğa ulaşıldığı görülünce on dördüncü görüşmeden sonra katılımcı almayı bıraktı.
1.906. snowball sampling · isim · C1kartopu örneklemeSnowball sampling was used because the group was hard to reach through official lists.Gruba resmî listeler aracılığıyla ulaşmak zor olduğu için kartopu örnekleme yöntemi kullanıldı.
1.907. self-report · isim · C1öz bildirim; kendi beyanına dayalı ölçümBecause the figures rely on self-report, they may underestimate how much people actually drink.Rakamlar öz bildirime dayandığı için insanların gerçekte ne kadar içtiğini olduğundan az gösteriyor olabilir.
1.908. derive from · öbek fiil · C1-den türemek; kaynaklanmakMany modern medical terms derive from Greek and Latin roots.Birçok modern tıp terimi Yunanca ve Latince köklerden türemiştir.
1.909. attribute to · öbek fiil · C1-e atfetmek; -e bağlamakThe authors attribute the improvement to better access to clean water.Yazarlar, iyileşmeyi temiz suya daha kolay erişime bağlıyor.
1.910. acknowledge · fiil · C1kabul etmek; itiraf etmek; takdir etmekThe authors acknowledge that their findings may not apply to other countries.Yazarlar, bulgularının diğer ülkeler için geçerli olmayabileceğini kabul ediyor.
1.911. verify · fiil · C1doğrulamak; gerçekliğini kontrol etmekIndependent teams must verify the data before the findings can be published.Bulguların yayımlanabilmesi için bağımsız ekiplerin verileri doğrulaması gerekir.
1.912. refute · fiil · C1çürütmek; yanlışlığını kanıtlamakNew evidence from the excavation refuted the long-held belief about the settlement's age.Kazıdan elde edilen yeni kanıtlar, yerleşimin yaşına dair uzun süredir kabul gören görüşü çürüttü.
1.913. enhance · fiil · C1artırmak; geliştirmekGroup discussions can enhance understanding of complex scientific ideas.Grup tartışmaları, karmaşık bilimsel fikirlerin anlaşılmasını artırabilir.
1.914. undermine · fiil · C1zayıflatmak; temelini sarsmakInconsistent measurements can undermine the reliability of an otherwise careful study.Tutarsız ölçümler, aksi halde titiz olan bir çalışmanın güvenilirliğini zayıflatabilir.
1.915. address · fiil · C1ele almak; çözmeye çalışmakThe second chapter addresses the question of how funding affects research quality.İkinci bölüm, finansmanın araştırma kalitesini nasıl etkilediği sorusunu ele alıyor.
1.916. comprise · fiil · C1oluşturmak; kapsamak; -den oluşmakWomen comprise nearly sixty percent of the students in the nursing faculty.Kadınlar, hemşirelik fakültesindeki öğrencilerin yaklaşık yüzde altmışını oluşturuyor.
1.917. emerge · fiil · C1ortaya çıkmak; belirmekA clear pattern emerged once the researchers combined results from all three regions.Araştırmacılar üç bölgenin sonuçlarını birleştirince net bir örüntü ortaya çıktı.
1.918. acquire · fiil · C1edinmek; kazanmakChildren acquire basic grammar rules long before they begin formal schooling.Çocuklar, temel dil bilgisi kurallarını resmi eğitime başlamadan çok önce edinir.
1.919. diminish · fiil · C1azalmak; azaltmak; küçülmekThe benefits of the programme tend to diminish if participants stop practising after a few months.Katılımcılar birkaç ay sonra çalışmayı bırakırsa programın yararları azalma eğilimindedir.
1.920. incorporate · fiil · C1içine katmak; bünyesine dahil etmekModern language courses increasingly incorporate digital tools and real-life listening materials into their lessons.Modern dil kursları derslerine giderek daha çok dijital araçları ve gerçek yaşamdan dinleme materyallerini katıyor.
1.921. initiate · fiil · C1başlatmak; harekete geçirmekThe ministry initiated a pilot project to test the new teaching method in twenty rural schools.Bakanlık, yeni öğretim yöntemini yirmi kırsal okulda denemek için bir pilot proje başlattı.
1.922. retain · fiil · C1elde tutmak; korumak; akılda tutmakLearners retain new vocabulary more effectively when they meet the words several times in different contexts.Öğrenenler yeni kelimelerle farklı bağlamlarda birkaç kez karşılaştıklarında onları daha etkili biçimde akılda tutar.
1.923. sustain · fiil · C1sürdürmek; devam ettirmek; desteklemekWithout regular funding, it is hard to sustain a long research project over many years.Düzenli finansman olmadan uzun bir araştırma projesini yıllarca sürdürmek zordur.
1.924. underlie · fiil · C1temelinde yatmak; altında yatan neden olmakScientists are still trying to understand the biological processes that underlie sleep disorders in teenagers.Bilim insanları, gençlerdeki uyku bozukluklarının temelinde yatan biyolojik süreçleri hâlâ anlamaya çalışıyor.
1.925. utilize · fiil · C1kullanmak; yararlanmakFarmers in dry regions utilize water far more efficiently when they switch to drip irrigation.Kurak bölgelerdeki çiftçiler damla sulamaya geçtiklerinde suyu çok daha verimli kullanıyor.
1.926. yield · fiil · C1sonuç vermek; ürün vermek; getirmekThe new method yielded more accurate results than any of the techniques used in earlier studies.Yeni yöntem, önceki çalışmalarda kullanılan tekniklerin hiçbirinden daha doğru sonuçlar verdi.
1.927. allocate · fiil · C1ayırmak; tahsis etmek; dağıtmakThe government allocated additional funds to rural clinics that lacked basic equipment.Hükümet, temel donanımı olmayan kırsal kliniklere ek fon ayırdı.
1.928. compensate · fiil · C1telafi etmek; tazmin etmekSome older adults compensate for weaker memory by relying more on notes and daily routines.Bazı yaşlı yetişkinler, zayıflayan belleklerini daha çok notlara ve günlük rutinlere başvurarak telafi eder.
1.929. complement · fiil · C1tamamlamak; birbirini bütünlemekInterviews can complement numerical data by explaining why people made certain choices.Görüşmeler, insanların belirli tercihleri neden yaptığını açıklayarak sayısal verileri tamamlayabilir.
1.930. constitute · fiil · C1oluşturmak; teşkil etmekWomen constitute nearly sixty percent of the university's graduate students in the social sciences.Kadınlar, üniversitenin sosyal bilimlerdeki lisansüstü öğrencilerinin yaklaşık yüzde altmışını oluşturuyor.
1.931. contradict · fiil · C1çelişmek; yalanlamak; tersini söylemekThe latest results contradict earlier claims that the drug has no effect on older patients.Son sonuçlar, ilacın yaşlı hastalar üzerinde hiçbir etkisi olmadığı yönündeki önceki iddialarla çelişiyor.
1.932. correspond · fiil · C1uymak; karşılık gelmek; yazışmakThe areas of highest rainfall on the map correspond closely to the regions with the densest forests.Haritadaki en yüksek yağış alan bölgeler, en yoğun ormanların bulunduğu bölgelere büyük ölçüde karşılık geliyor.
1.933. differentiate · fiil · C1ayırt etmek; farklılaştırmakYoung children often cannot differentiate between a real threat and an imaginary one.Küçük çocuklar çoğu zaman gerçek bir tehdit ile hayali bir tehdidi birbirinden ayıramaz.
1.934. elaborate · fiil · C1ayrıntılı açıklamak; ayrıntılandırmakThe author does not elaborate on how the participants were chosen, which raises some doubts about the study.Yazar katılımcıların nasıl seçildiğini ayrıntılı açıklamıyor; bu da çalışma hakkında bazı şüpheler doğuruyor.
1.935. enforce · fiil · C1uygulatmak; yürürlüğe koydurmakEnvironmental laws are of little value unless the authorities are able to enforce them consistently.Çevre yasaları, yetkililer onları tutarlı biçimde uygulatamadıkça pek az değer taşır.
1.936. exploit · fiil · C1sömürmek; (kaynaktan) yararlanmakSome companies exploit cheap labour in poorer countries, which has led to growing calls for stricter regulation.Bazı şirketler yoksul ülkelerdeki ucuz iş gücünü sömürüyor; bu da daha sıkı düzenleme çağrılarını artırdı.
1.937. hinder · fiil · C1engellemek; geciktirmek; zorlaştırmakA lack of reliable internet access can seriously hinder students' progress in remote learning programmes.Güvenilir internet erişiminin olmaması, uzaktan eğitim programlarındaki öğrencilerin ilerlemesini ciddi biçimde engelleyebilir.
1.938. impose · fiil · C1dayatmak; (kural, vergi vb.) koymakSeveral countries imposed strict limits on travel in order to slow the spread of the illness.Birçok ülke, hastalığın yayılmasını yavaşlatmak için seyahate sıkı sınırlamalar getirdi.
1.939. induce · fiil · C1neden olmak; yol açmak; ikna etmekHigh levels of noise can induce stress and make it harder for pupils to concentrate in class.Yüksek gürültü düzeyi stres yaratabilir ve öğrencilerin derste odaklanmasını zorlaştırabilir.
1.940. speculate · fiil · C1spekülasyon yapmak; varsayımda bulunmakResearchers can only speculate about why the number of cases fell so suddenly in the second year.Araştırmacılar, vaka sayısının ikinci yılda neden bu kadar aniden düştüğü konusunda yalnızca tahminde bulunabiliyor.
1.941. mitigate · fiil · C1hafifletmek; etkisini azaltmakPlanting trees along the river can mitigate the damage caused by seasonal flooding in nearby villages.Nehir boyunca ağaç dikmek, yakındaki köylerde mevsimsel taşkınların yol açtığı hasarı hafifletebilir.
1.942. outweigh · fiil · C1ağır basmak; önemce üstün olmakIn this case, the potential benefits of the new method clearly outweigh its small financial cost.Bu durumda yeni yöntemin olası yararları, küçük mali maliyetinden açıkça daha ağır basmaktadır.
1.943. assert · fiil · C1ileri sürmek; kesin biçimde savunmakThe author asserts that early diagnosis is the single most important step in managing this condition.Yazar, bu rahatsızlığın yönetilmesinde erken teşhisin tek ve en önemli adım olduğunu ileri sürmektedir.
1.944. endorse · fiil · C1onaylamak; desteklemekSeveral leading medical associations have endorsed the new guidelines for school nutrition programmes.Birçok önde gelen tıp derneği, okul beslenme programlarına ilişkin yeni yönergeleri onayladı.
1.945. disseminate · fiil · C1yaymak; duyurmak (bilgi)Universities have a duty to disseminate their findings to the public, not only to other scholars.Üniversitelerin, bulgularını yalnızca diğer akademisyenlere değil kamuoyuna da yayma görevi vardır.
1.946. distort · fiil · C1çarpıtmak; bozmakLeading questions can distort the answers people give and make the results less trustworthy.Yönlendirici sorular, insanların verdiği yanıtları çarpıtabilir ve sonuçları daha az güvenilir kılabilir.
1.947. administer · fiil · C1uygulamak; yönetmek; (ilaç) vermekThe researchers administered the test to every child in the class under the same conditions.Araştırmacılar, testi sınıftaki her çocuğa aynı koşullar altında uyguladı.
1.948. coincide · fiil · C1çakışmak; aynı zamana denk gelmekThe rise in crop prices coincided with a long period of unusually dry weather.Ürün fiyatlarındaki artış, alışılmadık derecede kurak geçen uzun bir döneme denk geldi.
1.949. deduce · fiil · C1çıkarım yapmak; sonuç çıkarmakFrom the shape of the bones, scientists could deduce how the animal moved and what it ate.Bilim insanları, kemiklerin şeklinden hayvanın nasıl hareket ettiğini ve ne yediğini çıkarabildi.
1.950. denote · fiil · C1belirtmek; anlamına gelmekIn this table, a star next to a number denotes a result that is not reliable enough.Bu tabloda, bir sayının yanındaki yıldız yeterince güvenilir olmayan bir sonucu belirtir.
1.951. depict · fiil · C1betimlemek; resmetmek; tasvir etmekThe report depicts a society in which access to healthcare depends largely on where people live.Rapor, sağlık hizmetine erişimin büyük ölçüde insanların nerede yaşadığına bağlı olduğu bir toplumu betimliyor.
1.952. deviate · fiil · C1sapmak; ayrılmakIf the results deviate significantly from the expected range, the machine should be checked again.Sonuçlar beklenen aralıktan belirgin biçimde sapıyorsa, makine yeniden kontrol edilmelidir.
1.953. devise · fiil · C1tasarlamak; geliştirmek; icat etmekThe team devised a simple method for tracking how much time students spend on each task.Ekip, öğrencilerin her görevde ne kadar zaman harcadığını izlemek için basit bir yöntem geliştirdi.
1.954. disclose · fiil · C1açıklamak; ifşa etmekAuthors are required to disclose any financial links they have with companies that fund their work.Yazarların, çalışmalarını finanse eden şirketlerle olan her türlü mali bağlantılarını açıklaması gerekir.
1.955. exert · fiil · C1uygulamak (güç, etki); göstermekLarge companies exert considerable influence on the rules that govern the markets they work in.Büyük şirketler, içinde faaliyet gösterdikleri piyasaları yöneten kurallar üzerinde hatırı sayılır bir etki uygular.
1.956. exhibit · fiil · C1sergilemek; göstermek (özellik, belirti)Children who exhibit early signs of language delay should be assessed by a specialist as soon as possible.Erken dönemde dil gelişimi gecikmesi belirtisi gösteren çocuklar mümkün olan en kısa sürede bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.
1.957. formulate · fiil · C1formüle etmek; ifade etmek; geliştirmekBefore collecting any information, the team formulated a clear question that the study would try to answer.Herhangi bir bilgi toplamadan önce ekip, çalışmanın yanıtlamaya çalışacağı net bir soru oluşturdu.
1.958. impede · fiil · C1engellemek; yavaşlatmak; aksatmakPoor road conditions impeded the delivery of supplies to the remote areas affected by the storm.Kötü yol koşulları, fırtınadan etkilenen uzak bölgelere malzeme ulaştırılmasını engelledi.
1.959. intensify · fiil · C1yoğunlaşmak; şiddetlenmek; artırmakCompetition for limited water supplies is likely to intensify as the region becomes drier.Bölge kuraklaştıkça sınırlı su kaynakları için rekabetin yoğunlaşması muhtemeldir.
1.960. offset · fiil · C1dengelemek; telafi etmekHigher production costs were partly offset by the savings made through more efficient use of energy.Daha yüksek üretim maliyetleri, enerjinin daha verimli kullanılmasıyla sağlanan tasarrufla kısmen dengelendi.
1.961. pinpoint · fiil · C1tam olarak belirlemek; saptamakIt is often difficult to pinpoint the exact moment when a minor problem turns into a crisis.Küçük bir sorunun krize dönüştüğü anı tam olarak belirlemek çoğu zaman zordur.
1.962. prolong · fiil · C1uzatmak; sürdürmekDelays in the approval process prolonged the project by almost a year and increased its cost.Onay sürecindeki gecikmeler projeyi neredeyse bir yıl uzattı ve maliyetini artırdı.
1.963. provoke · fiil · C1tetiklemek; yol açmak; kışkırtmakThe proposed changes provoked strong criticism from teachers, who felt they had not been consulted.Önerilen değişiklikler, kendilerine danışılmadığını düşünen öğretmenlerden güçlü eleştiri aldı.
1.964. retrieve · fiil · C1geri almak; (bilgiyi) çağırmak; erişmekThe new system allows doctors to retrieve a patient's full medical history within a few seconds.Yeni sistem, doktorların bir hastanın tüm tıbbi geçmişine birkaç saniye içinde erişmesine olanak tanıyor.
1.965. surpass · fiil · C1aşmak; geride bırakmakRenewable sources have now surpassed coal as the main supplier of electricity in several countries.Yenilenebilir kaynaklar artık birçok ülkede elektriğin ana kaynağı olarak kömürü geride bıraktı.
1.966. suppress · fiil · C1bastırmak; engellemekCertain drugs work by suppressing the body's immune response so that a transplanted organ is not rejected.Bazı ilaçlar, nakledilen organın reddedilmemesi için vücudun bağışıklık yanıtını bastırarak etki eder.
1.967. undertake · fiil · C1üstlenmek; girişmekThe institute has undertaken a large-scale review of how schools support students with learning difficulties.Enstitü, okulların öğrenme güçlüğü çeken öğrencileri nasıl desteklediğine dair geniş çaplı bir inceleme üstlendi.
1.968. validate · fiil · C1doğrulamak; geçerliliğini kanıtlamakThe new test was validated on a group of two thousand adults before it was used in clinics.Yeni test, kliniklerde kullanılmadan önce iki bin yetişkinden oluşan bir grup üzerinde doğrulandı.
1.969. contend · fiil · C1iddia etmek; savunmakSome researchers contend that early language learning has lasting advantages for the developing brain.Bazı araştırmacılar, erken yaşta dil öğrenmenin gelişen beyin için kalıcı avantajları olduğunu savunuyor.
1.970. ascertain · fiil · C1kesin olarak öğrenmek; tespit etmekIt was impossible to ascertain the exact cause of the fault without further tests.Daha fazla test yapılmadan arızanın kesin nedenini tespit etmek mümkün değildi.
1.971. bolster · fiil · C1güçlendirmek; desteklemek; pekiştirmekNew results from larger studies bolster the argument for earlier testing in schools.Daha büyük çalışmalardan elde edilen yeni sonuçlar, okullarda daha erken test yapılması görüşünü güçlendiriyor.
1.972. circumvent · fiil · C1(kuralı, engeli) dolanmak; atlatmakSome companies circumvent safety regulations by moving production to countries with weaker controls.Bazı şirketler, üretimi denetimlerin daha zayıf olduğu ülkelere taşıyarak güvenlik düzenlemelerini dolanır.
1.973. constrain · fiil · C1kısıtlamak; sınırlamakA small budget constrained the scope of the project and the number of participants.Düşük bütçe, projenin kapsamını ve katılımcı sayısını sınırladı.
1.974. deter · fiil · C1caydırmak; vazgeçirmekHigh tuition costs may deter talented students from poorer families from applying to university.Yüksek öğrenim ücretleri, yoksul ailelerden gelen yetenekli öğrencileri üniversiteye başvurmaktan caydırabilir.
1.975. envisage · fiil · C1gözünde canlandırmak; öngörmek; tasarlamakThe authors envisage a health system in which most routine checks are done remotely.Yazarlar, rutin kontrollerin çoğunun uzaktan yapıldığı bir sağlık sistemi öngörüyor.
1.976. encompass · fiil · C1kapsamak; içine almakPublic health research encompasses topics as varied as diet, housing and access to care.Halk sağlığı araştırmaları; beslenme, barınma ve bakıma erişim gibi çok çeşitli konuları kapsar.
1.977. embody · fiil · C1somutlaştırmak; temsil etmek; içermekThe new law embodies the principle that every child has the right to education.Yeni yasa, her çocuğun eğitim hakkına sahip olduğu ilkesini somutlaştırıyor.
1.978. evoke · fiil · C1çağrıştırmak; uyandırmakCertain smells can evoke vivid memories of childhood.Bazı kokular, çocukluğa ait canlı anıları çağrıştırabilir.
1.979. exemplify · fiil · C1örnek oluşturmak; örneklemekThe rapid growth of coastal cities exemplifies the pressures of modern development.Kıyı şehirlerinin hızlı büyümesi, modern kalkınmanın yarattığı baskılara tipik bir örnektir.
1.980. elicit · fiil · C1(tepki, bilgi) ortaya çıkarmak; almakOpen questions elicit longer and more detailed answers than simple yes-or-no questions.Açık uçlu sorular, basit evet-hayır sorularına göre daha uzun ve ayrıntılı yanıtlar alınmasını sağlar.
1.981. concede · fiil · C1kabul etmek; teslim etmek; (istemeyerek) onaylamakThe authors concede that their small sample limits how far the results can be applied.Yazarlar, örneklemlerinin küçük olmasının sonuçların ne kadar uygulanabileceğini sınırladığını kabul ediyor.
1.982. contemplate · fiil · C1düşünmek; tasarlamak; uzun uzun düşünüp tartmakFew governments are willing to contemplate such a radical change to the pension system.Çok az hükümet, emeklilik sisteminde bu kadar köklü bir değişikliği ciddi şekilde düşünmeye istekli.
1.983. curtail · fiil · C1kısıtlamak; kısaltmak; azaltmakLack of funding forced the university to curtail several long-term research programmes.Fon eksikliği, üniversiteyi birkaç uzun vadeli araştırma programını kısıtlamaya zorladı.
1.984. delineate · fiil · C1ayrıntılı biçimde tanımlamak; sınırlarını çizmekThe report delineates the responsibilities of each department involved in the programme.Rapor, programda yer alan her bölümün sorumluluklarını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.
1.985. discern · fiil · C1ayırt etmek; fark etmek; seçebilmekIt is difficult to discern any clear trend in such a small set of results.Bu kadar az sonuçtan oluşan bir kümede net bir eğilim fark etmek zordur.
1.986. dispel · fiil · C1(şüphe, korku, yanlış inanç) gidermek; yok etmekThe latest findings help dispel the myth that adults cannot learn a new language well.Son bulgular, yetişkinlerin yeni bir dili iyi öğrenemeyeceği efsanesini çürütmeye yardımcı oluyor.
1.987. underscore · fiil · C1vurgulamak; altını çizmekThe sharp rise in cases underscores the need for faster and more coordinated action.Vakalardaki keskin artış, daha hızlı ve daha eşgüdümlü bir harekete duyulan ihtiyacın altını çiziyor.
1.988. inflict · fiil · C1(zarar, acı) vermek; yaşatmakLong periods of drought inflict severe damage on farming communities that depend on rainfall.Uzun kuraklık dönemleri, yağışa bağımlı çiftçi topluluklarına ağır zarar verir.
1.989. negate · fiil · C1geçersiz kılmak; etkisini yok etmek; yadsımakPoor data collection can negate the value of an otherwise well-designed study.Kötü veri toplama, aksi halde iyi tasarlanmış bir çalışmanın değerini ortadan kaldırabilir.
1.990. perpetuate · fiil · C1sürdürmek; kalıcı hale getirmek; devam ettirmekUnequal access to good schools can perpetuate social divisions across generations.Kaliteli okullara eşit olmayan erişim, toplumsal bölünmeleri kuşaklar boyunca sürdürebilir.
1.991. postulate · fiil · C1ileri sürmek; (kanıtsız) kabul etmek; postüla etmekEarly astronomers postulated that the planets moved in perfect circles around the Earth.İlk astronomlar, gezegenlerin Dünya çevresinde mükemmel daireler çizerek hareket ettiğini ileri sürdü.
1.992. preclude · fiil · C1engellemek; olanaksız kılmak; önlemekA limited budget does not preclude the use of simple but effective research methods.Sınırlı bir bütçe, basit ama etkili araştırma yöntemlerinin kullanılmasını engellemez.
1.993. rectify · fiil · C1düzeltmek; gidermekThe journal published a note to rectify an error in the original table of results.Dergi, sonuç tablosundaki bir hatayı düzeltmek için bir not yayımladı.
1.994. reiterate · fiil · C1yineleyerek vurgulamak; tekrar belirtmekIn the final section, the author reiterates that more long-term research is needed.Son bölümde yazar, daha fazla uzun vadeli araştırmaya ihtiyaç olduğunu yineliyor.
1.995. stipulate · fiil · C1şart koşmak; (kural olarak) belirtmekThe guidelines stipulate that all participants must give written permission before the study begins.Yönergeler, çalışma başlamadan önce tüm katılımcıların yazılı izin vermesi gerektiğini şart koşuyor.
1.996. underpin · fiil · C1temelini oluşturmak; desteklemekBasic research in biology underpins many of the advances made in modern medicine.Biyolojideki temel araştırmalar, modern tıpta kaydedilen birçok ilerlemenin temelini oluşturur.
1.997. uphold · fiil · C1korumak; savunmak; onamak (karar)Universities must uphold high ethical standards in all research involving human subjects.Üniversiteler, insanların katıldığı tüm araştırmalarda yüksek etik standartları korumalıdır.
1.998. warrant · fiil · C1haklı kılmak; gerektirmek; hak etmekThese unusual results warrant further investigation before any firm conclusions are drawn.Bu alışılmadık sonuçlar, kesin sonuçlar çıkarılmadan önce daha ileri bir inceleme gerektiriyor.
1.999. withstand · fiil · C1dayanmak; karşı koymakThe new material can withstand extreme heat without losing its strength or shape.Yeni malzeme, gücünü ya da şeklini kaybetmeden aşırı sıcağa dayanabilir.
2.000. controversy · isim · C1tartışma; ihtilafThe new genetic test has caused considerable controversy among doctors and ethicists.Yeni genetik test, doktorlar ve etikçiler arasında hatırı sayılır bir tartışmaya yol açtı.