YDS Kelime Listesi
YDS Kelime Listesi: 2.249 kelime, YDS’nin akademik okuma parçalarında ve kelime sorularında karşılaşacağın türden kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 385, B2 1.040, C1 824.
1–250. kelimeler · Sayfa 1/9 · Güncelleme:
Kelimeler 1–250
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 1. affect · fiil · B1 | etkilemek; etki etmek | Heavy rain can seriously affect the quality of the harvest in coastal regions.Şiddetli yağmur, kıyı bölgelerinde hasadın kalitesini ciddi biçimde etkileyebilir. |
| 2. indicate · fiil · B1 | göstermek; işaret etmek | The results indicate that sleep deprivation reduces students' ability to concentrate during lectures.Sonuçlar, uykusuzluğun öğrencilerin derslerde odaklanma becerisini azalttığını göstermektedir. |
| 3. require · fiil · B1 | gerektirmek; zorunlu kılmak | Becoming a qualified surgeon requires many years of study and practical training.Nitelikli bir cerrah olmak, uzun yıllar süren eğitim ve uygulamalı çalışma gerektirir. |
| 4. emphasize · fiil · B1 | vurgulamak; önemini belirtmek | The author emphasizes that economic growth alone does not guarantee social well-being.Yazar, ekonomik büyümenin tek başına toplumsal refahı garanti etmediğini vurgulamaktadır. |
| 5. conclude · fiil · B1 | sonuca varmak; sona erdirmek | After comparing both samples, the researchers concluded that the new method was more reliable.Her iki örneği karşılaştırdıktan sonra araştırmacılar yeni yöntemin daha güvenilir olduğu sonucuna vardı. |
| 6. involve · fiil · B1 | içermek; gerektirmek; dahil etmek | The experiment involved more than two hundred volunteers from three different universities.Deney, üç farklı üniversiteden iki yüzden fazla gönüllüyü kapsıyordu. |
| 7. consist of · öbek fiil · B1 | -den oluşmak; -den meydana gelmek | The committee consists of five academics and two representatives from the student union.Komite, beş akademisyen ile öğrenci birliğinin iki temsilcisinden oluşmaktadır. |
| 8. rely on · öbek fiil · B1 | güvenmek; -e bağımlı olmak | Many developing countries still rely on agriculture as their main source of income.Gelişmekte olan birçok ülke, ana gelir kaynağı olarak hâlâ tarıma bağımlıdır. |
| 9. confirm · fiil · B1 | doğrulamak; onaylamak | Later studies confirmed the earlier findings about the link between diet and heart disease.Sonraki çalışmalar, beslenme ile kalp hastalığı arasındaki bağa dair önceki bulguları doğruladı. |
| 10. refer to · öbek fiil · B1 | değinmek; atıfta bulunmak; başvurmak | In her essay, the writer refers to several earlier studies on language acquisition.Yazar makalesinde, dil edinimi üzerine yapılmış birkaç önceki çalışmaya atıfta bulunuyor. |
| 11. predict · fiil · B1 | tahmin etmek; önceden söylemek | Economists find it difficult to predict how markets will react to sudden political changes.Ekonomistler, piyasaların ani siyasi değişikliklere nasıl tepki vereceğini tahmin etmekte zorlanıyor. |
| 12. expand · fiil · B1 | genişlemek; genişletmek; büyümek | The university plans to expand its research facilities over the next five years.Üniversite, önümüzdeki beş yıl içinde araştırma tesislerini genişletmeyi planlıyor. |
| 13. summarize · fiil · B1 | özetlemek | At the end of the lecture, the professor summarized the main arguments in three sentences.Dersin sonunda profesör ana tartışmaları üç cümleyle özetledi. |
| 14. occur · fiil · B1 | meydana gelmek; ortaya çıkmak | Errors of this kind occur more often when participants are tired or under time pressure.Bu tür hatalar, katılımcılar yorgun olduğunda ya da zaman baskısı altında kaldığında daha sık meydana gelir. |
| 15. provide · fiil · B1 | sağlamak; sunmak | The report provides a clear explanation of how the funds were distributed among the departments.Rapor, fonların bölümler arasında nasıl dağıtıldığına dair açık bir açıklama sunuyor. |
| 16. define · fiil · B1 | tanımlamak; sınırlarını belirlemek | Before starting the survey, the authors defined what they meant by the term 'digital literacy'.Anketi yapmadan önce yazarlar, 'dijital okuryazarlık' terimiyle neyi kastettiklerini tanımladı. |
| 17. deny · fiil · B1 | inkâr etmek; reddetmek; (bir şeyi) vermemek, mahrum bırakmak | The company denied that its product had caused any of the health problems reported by customers.Şirket, ürününün müşterilerin bildirdiği sağlık sorunlarından herhangi birine yol açtığını reddetti. |
| 18. gather · fiil · B1 | toplamak; bir araya getirmek | The team gathered information from more than two hundred schools before writing its final report.Ekip, nihai raporunu yazmadan önce iki yüzden fazla okuldan bilgi topladı. |
| 19. perform · fiil · B1 | yapmak; icra etmek; başarım göstermek | Students who performed best in the test had all reviewed the material at regular intervals.Testte en iyi performansı gösteren öğrencilerin hepsi konuyu düzenli aralıklarla tekrar etmişti. |
| 20. prove · fiil · B1 | kanıtlamak; (sonuçta) olduğu anlaşılmak | The new method proved far more reliable than the older technique used in earlier experiments.Yeni yöntem, daha önceki deneylerde kullanılan eski tekniğe göre çok daha güvenilir çıktı. |
| 21. publish · fiil · B1 | yayımlamak; basmak | She published her findings in an international journal after two years of careful fieldwork.İki yıllık titiz bir alan çalışmasının ardından bulgularını uluslararası bir dergide yayımladı. |
| 22. recognize · fiil · B1 | tanımak; fark etmek; kabul etmek | Scientists now recognize that sleep plays a far greater part in learning than was once believed.Bilim insanları artık uykunun öğrenmede bir zamanlar sanıldığından çok daha büyük bir payı olduğunu kabul ediyor. |
| 23. reduce · fiil · B1 | azaltmak; düşürmek | Small class sizes can reduce the number of students who fall behind in the early years of school.Küçük sınıf mevcutları, okulun ilk yıllarında geride kalan öğrencilerin sayısını azaltabilir. |
| 24. evidence · isim · B1 | kanıt; belirti | There is not enough evidence to support the claim that the drug works equally well for all age groups.İlacın tüm yaş gruplarında aynı derecede etkili olduğu iddiasını destekleyecek yeterli kanıt yok. |
| 25. factor · isim · B1 | etken; faktör | Climate is only one factor that determines how quickly a crop grows in a particular region.İklim, bir ürünün belirli bir bölgede ne kadar hızlı büyüdüğünü belirleyen etkenlerden yalnızca biridir. |
| 26. approach · isim · B1 | yaklaşım; yöntem | Researchers have adopted a more cautious approach to testing new teaching methods in schools.Araştırmacılar, yeni öğretim yöntemlerini okullarda denerken daha temkinli bir yaklaşım benimsedi. |
| 27. resource · isim · B1 | kaynak (doğal, mali vb.) | Water is becoming a scarce resource in many parts of the Mediterranean basin.Su, Akdeniz havzasının birçok yerinde kıt bir kaynak haline geliyor. |
| 28. majority · isim · B1 | çoğunluk | The vast majority of participants reported feeling less anxious after the programme.Katılımcıların büyük çoğunluğu programdan sonra kendini daha az kaygılı hissettiğini bildirdi. |
| 29. issue · isim · B1 | konu; sorun | Climate change is no longer just an environmental issue; it is also an economic one.İklim değişikliği artık yalnızca çevresel bir konu değil, aynı zamanda ekonomik bir konudur. |
| 30. gap · isim · B1 | fark; açık; boşluk | The gap between rich and poor regions has widened over the past two decades.Zengin ve yoksul bölgeler arasındaki fark son yirmi yılda açıldı. |
| 31. attitude · isim · B1 | tutum; bakış açısı, tavır | Students' attitude toward learning often shapes their results more than their natural ability does.Öğrencilerin öğrenmeye yönelik tutumu, çoğu zaman sonuçlarını doğal yeteneklerinden daha fazla şekillendirir. |
| 32. pattern · isim · B1 | örüntü, kalıp; düzen | Researchers noticed a clear pattern in the way people's spending changed during holidays.Araştırmacılar, insanların harcamalarının tatillerde değişme biçiminde belirgin bir örüntü fark etti. |
| 33. category · isim · B1 | kategori, sınıf | The books in the library are divided into several categories according to their subject.Kütüphanedeki kitaplar konularına göre birkaç kategoriye ayrılmıştır. |
| 34. preference · isim · B1 | tercih | Surveys show a growing preference for online shopping among people under thirty.Anketler, otuz yaşın altındaki insanlar arasında internetten alışverişe yönelik artan bir tercih olduğunu gösteriyor. |
| 35. crisis · isim · B1 | kriz, bunalım | The banking crisis forced several countries to rethink how they supervise financial institutions.Bankacılık krizi, birkaç ülkeyi mali kurumları nasıl denetlediklerini yeniden düşünmeye zorladı. |
| 36. argument · isim · B1 | tez, savunulan görüş; gerekçeli akıl yürütme | The author's main argument is that education reduces social differences more effectively than financial aid.Yazarın temel savı, eğitimin toplumsal farkları mali yardımdan daha etkili biçimde azalttığıdır. |
| 37. alternative · isim · B1 | alternatif, seçenek | Researchers are looking for a cheaper alternative to the current method of testing water quality.Araştırmacılar, su kalitesini test etmenin mevcut yöntemine daha ucuz bir alternatif arıyor. |
| 38. behaviour · isim · B1 | davranış | The study compares the behaviour of children raised in cities with that of children raised in villages.Çalışma, şehirde büyüyen çocukların davranışlarını köyde büyüyenlerinkiyle karşılaştırıyor. |
| 39. achievement · isim · B1 | başarı; elde edilen sonuç | Completing a doctorate in four years is a remarkable academic achievement.Doktorayı dört yılda tamamlamak olağanüstü bir akademik başarıdır. |
| 40. motivation · isim · B1 | motivasyon, güdülenme | Students with strong motivation tend to remain in language courses longer than those who attend out of obligation.Güçlü motivasyonu olan öğrenciler, zorunluluktan katılanlara göre dil kurslarında daha uzun süre kalma eğilimindedir. |
| 41. selection · isim · B1 | seçim; seçme işlemi | The careful selection of participants is essential if the results of the study are to be reliable.Çalışmanın sonuçlarının güvenilir olması için katılımcıların dikkatle seçilmesi şarttır. |
| 42. function · isim · B1 | işlev, görev; bir şeyin amacı | The main function of the liver is to filter toxins from the blood.Karaciğerin ana işlevi, kandaki zararlı maddeleri süzmektir. |
| 43. method · isim · B1 | yöntem, metot | The researchers compared two teaching methods to see which one improved reading skills faster.Araştırmacılar, hangisinin okuma becerisini daha hızlı geliştirdiğini görmek için iki öğretim yöntemini karşılaştırdı. |
| 44. element · isim · B1 | öğe, unsur; bileşen | Trust is an important element of any successful partnership.Güven, her başarılı ortaklığın önemli bir unsurudur. |
| 45. attempt · isim · B1 | girişim, deneme | The first attempt to measure the signal failed because of interference.Sinyali ölçmeye yönelik ilk girişim, parazit yüzünden başarısız oldu. |
| 46. response · isim · B1 | yanıt, tepki | The survey recorded a positive response from most of the students.Anket, öğrencilerin çoğundan olumlu bir tepki aldığını kaydetti. |
| 47. theme · isim · B1 | tema, ana konu | The central theme of the novel is the conflict between tradition and progress.Romanın ana teması, gelenek ile ilerleme arasındaki çatışmadır. |
| 48. reduction · isim · B1 | azalma, düşüş, indirim | The new law led to a significant reduction in traffic accidents.Yeni yasa, trafik kazalarında belirgin bir azalmaya yol açtı. |
| 49. maximum · isim · B1 | azami miktar, üst sınır | The temperature in the experiment room reached a maximum of thirty degrees.Deney odasındaki sıcaklık, en yüksek değer olan otuz dereceye ulaştı. |
| 50. minimum · isim · B1 | asgari miktar, alt sınır | Candidates must score a minimum of fifty points in each section to pass the exam.Adayların sınavı geçmek için her bölümden en az elli puan alması gerekir. |
| 51. error · isim · B1 | hata, yanlış | A small error in the calculation made the final figures completely unreliable.Hesaplamadaki küçük bir hata, nihai rakamları tamamen güvenilmez hale getirdi. |
| 52. exception · isim · B1 | istisna | Most of the species in the area are small; the brown bear is a notable exception.Bölgedeki türlerin çoğu küçüktür; boz ayı dikkat çekici bir istisnadır. |
| 53. clue · isim · B1 | ipucu | Tree rings give scientists a valuable clue about the climate of past centuries.Ağaç halkaları, bilim insanlarına geçmiş yüzyılların iklimi hakkında değerli bir ipucu verir. |
| 54. intention · isim · B1 | niyet, amaç | The author states clearly in the preface that his intention is to inform, not to persuade.Yazar, önsözde amacının ikna etmek değil bilgilendirmek olduğunu açıkça belirtiyor. |
| 55. layer · isim · B1 | tabaka, katman | Scientists found a thin layer of ash in the rock, evidence of an ancient eruption.Bilim insanları kayanın içinde ince bir kül tabakası buldu; bu, eski bir püskürmenin kanıtıydı. |
| 56. argue · fiil · B1 | savunmak, iddia etmek; tartışmak | Some historians argue that the conflict could have been avoided through earlier diplomacy.Bazı tarihçiler, çatışmanın daha erken yürütülen diplomasiyle önlenebileceğini savunuyor. |
| 57. examine · fiil · B1 | incelemek, gözden geçirmek | The committee will examine the report in detail before it announces any decision.Komite, herhangi bir karar açıklamadan önce raporu ayrıntılı olarak inceleyecek. |
| 58. suggest · fiil · B1 | işaret etmek, düşündürmek; önermek | Recent studies suggest that sleep plays a vital role in the way we learn.Son çalışmalar, uykunun öğrenme biçimimizde hayati bir rol oynadığına işaret ediyor. |
| 59. theory · isim · B1 | kuram, teori | Darwin's theory of natural selection changed the way people think about the origin of life.Darwin'in doğal seçilim kuramı, insanların yaşamın kökeni hakkındaki düşünce biçimini değiştirdi. |
| 60. data · isim · B1 | veri, bilgi | The data were collected over five years from schools in both urban and rural areas.Veriler, beş yıl boyunca hem kentsel hem kırsal bölgelerdeki okullardan toplandı. |
| 61. defend · fiil · B1 | savunmak, korumak | In her speech, the professor defended her findings against the harsh criticism of her colleagues.Konuşmasında profesör, bulgularını meslektaşlarının sert eleştirilerine karşı savundu. |
| 62. criticize · fiil · B1 | eleştirmek | Several scholars criticized the study for relying on a very small group of volunteers.Birkaç akademisyen, çalışmayı çok küçük bir gönüllü grubuna dayandığı için eleştirdi. |
| 63. reject · fiil · B1 | reddetmek, kabul etmemek | The scientific community rejected the claim because nobody could repeat the results.Bilim çevresi, kimse sonuçları tekrar elde edemediği için bu iddiayı reddetti. |
| 64. convince · fiil · B1 | ikna etmek; inandırmak | The author failed to convince the reviewers that her method was suitable for such a large study.Yazar, yönteminin bu kadar büyük bir çalışma için uygun olduğuna hakemleri ikna edemedi. |
| 65. at first glance · kalıp · B1 | ilk bakışta | At first glance the two charts look the same, but the scales are quite different.İlk bakışta iki grafik aynı görünüyor, ancak ölçekleri oldukça farklı. |
| 66. debate · isim · B1 | tartışma; münazara | The debate over whether schools should ban mobile phones has divided teachers and parents for years.Okulların cep telefonunu yasaklayıp yasaklamaması konusundaki tartışma yıllardır öğretmenleri ve velileri ikiye bölüyor. |
| 67. explore · fiil · B1 | araştırmak; derinlemesine incelemek | The study explores how social media affects the reading habits of teenagers.Çalışma, sosyal medyanın gençlerin okuma alışkanlıklarını nasıl etkilediğini araştırıyor. |
| 68. questionnaire · isim · B1 | anket formu; soru formu | Participants completed a short questionnaire about their sleeping habits before the experiment began.Katılımcılar deney başlamadan önce uyku alışkanlıkları hakkında kısa bir anket formu doldurdu. |
| 69. participant · isim · B1 | katılımcı | Each participant in the study was asked to keep a daily diary for two weeks.Çalışmadaki her katılımcıdan iki hafta boyunca günlük tutması istendi. |
| 70. quote · fiil · B1 | alıntı yapmak | The author quotes several economists to support her claim that prices will rise.Yazar, fiyatların artacağı iddiasını desteklemek için birkaç ekonomistten alıntı yapıyor. |
| 71. viewpoint · isim · B1 | bakış açısı; görüş | From a historian's viewpoint, the treaty was less important than most people believe.Bir tarihçinin bakış açısından bu antlaşma, çoğu insanın sandığından daha az önemliydi. |
| 72. persuade · fiil · B1 | ikna etmek | The author tries to persuade readers that early education matters more than any later reform.Yazar, okuyucuları erken eğitimin sonraki herhangi bir reformdan daha önemli olduğuna ikna etmeye çalışıyor. |
| 73. legal · sıfat · B1 | yasal; hukuki | Citizens have the legal right to challenge any official decision in an independent court.Vatandaşların, herhangi bir resmî kararı bağımsız bir mahkemede itiraz etme yönünde yasal hakkı vardır. |
| 74. trial · isim · B1 | yargılama; dava | The trial lasted six weeks, and more than thirty witnesses were called to give evidence.Yargılama altı hafta sürdü ve otuzdan fazla tanık delil sunmak üzere çağrıldı. |
| 75. witness · isim · B1 | tanık | A key witness changed her statement, which seriously weakened the case against the accused.Kilit bir tanık ifadesini değiştirdi ve bu, sanığa karşı açılan davayı ciddi biçimde zayıflattı. |
| 76. parliament · isim · B1 | parlamento; meclis | The opposition asked parliament to investigate how the contract had been awarded to the company.Muhalefet, meclisten sözleşmenin şirkete nasıl verildiğini araştırmasını istedi. |
| 77. candidate · isim · B1 | aday | Each candidate presented a different plan for improving public education during the televised debate.Her aday, televizyonda yayınlanan tartışmada kamu eğitimini iyileştirmeye yönelik farklı bir plan sundu. |
| 78. campaign · isim · B1 | (seçim) kampanyası; kampanya | The party ran a campaign focused on housing, health care and the rising cost of living.Parti; konut, sağlık hizmetleri ve artan hayat pahalılığı üzerine odaklanan bir kampanya yürüttü. |
| 79. democracy · isim · B1 | demokrasi | A free press is often seen as an essential protection for democracy because it exposes abuses of power.Özgür basın, güç kötüye kullanımlarını ortaya çıkardığı için çoğu zaman demokrasinin temel bir güvencesi sayılır. |
| 80. election · isim · B1 | seçim | The general election will be held in May, and the polls show a very close race.Genel seçim mayıs ayında yapılacak ve anketler çok çekişmeli bir yarış olduğunu gösteriyor. |
| 81. policy · isim · B1 | politika; izlenen yol | The government announced a new energy policy aimed at reducing dependence on imported oil.Hükümet, ithal petrole bağımlılığı azaltmayı hedefleyen yeni bir enerji politikası açıkladı. |
| 82. court · isim · B1 | mahkeme | The court postponed the hearing until next month because a key document was missing.Mahkeme, önemli bir belge eksik olduğu için duruşmayı gelecek aya erteledi. |
| 83. judge · isim · B1 | yargıç, hâkim | The judge reminded everyone in the courtroom that the hearing must remain completely impartial.Hâkim, mahkeme salonundaki herkese duruşmanın tamamen tarafsız kalması gerektiğini hatırlattı. |
| 84. vote · fiil · B1 | oy vermek | Citizens over the age of eighteen are entitled to vote in local and national elections.On sekiz yaşını doldurmuş vatandaşlar yerel ve ulusal seçimlerde oy kullanma hakkına sahiptir. |
| 85. guilty · sıfat · B1 | suçlu; suç işlemiş | The jury found the manager guilty of misusing company funds for personal gain.Jüri, müdürü şirket fonlarını kişisel çıkar için kötüye kullanmaktan suçlu buldu. |
| 86. arrest · fiil · B1 | gözaltına almak; tutuklamak | Police arrested three men on suspicion of stealing valuable paintings from the museum.Polis, üç kişiyi müzeden değerli tabloları çalma şüphesiyle gözaltına aldı. |
| 87. illegal · sıfat · B1 | yasa dışı, kanuna aykırı | It is illegal to build on this land without a permit from the local council.Bu arazide yerel meclisten izin almadan inşaat yapmak yasa dışıdır. |
| 88. politician · isim · B1 | politikacı, siyasetçi | Many voters no longer trust a politician who changes his position whenever public opinion shifts.Birçok seçmen, kamuoyu değiştikçe tutumunu değiştiren bir politikacıya artık güvenmiyor. |
| 89. minister · isim · B1 | bakan | The minister of education announced that the university entrance system would be reviewed next year.Eğitim bakanı, üniversiteye giriş sisteminin gelecek yıl gözden geçirileceğini açıkladı. |
| 90. lawyer · isim · B1 | avukat, hukukçu | The company hired a lawyer to examine the contract before any signatures were added.Şirket, imzalar atılmadan önce sözleşmeyi incelemesi için bir avukat tuttu. |
| 91. punishment · isim · B1 | ceza, cezalandırma | Many scholars argue that the severity of a punishment matters less than how certain it is.Birçok bilim insanı, bir cezanın ağırlığının, kesinliğinden daha az önemli olduğunu savunuyor. |
| 92. criminal · sıfat · B1 | cezai, suça ilişkin; suç niteliğinde | Spreading false financial information on purpose can lead to criminal proceedings against the company's directors.Yanlış mali bilgileri kasten yaymak, şirket yöneticileri hakkında ceza davası açılmasına yol açabilir. |
| 93. innocent · sıfat · B1 | suçsuz, masum | In a fair legal system, a person is treated as innocent until a court proves otherwise.Adil bir hukuk sisteminde, bir mahkeme aksini kanıtlayana kadar kişi suçsuz sayılır. |
| 94. mayor · isim · B1 | belediye başkanı | The mayor promised that the new metro line would be completed before the end of her term.Belediye başkanı, yeni metro hattının görev süresi bitmeden tamamlanacağına söz verdi. |
| 95. civil war · isim · B1 | iç savaş | The civil war destroyed much of the country's infrastructure and forced millions of people to flee.İç savaş ülkenin altyapısının büyük bölümünü yok etti ve milyonlarca insanı kaçmaya zorladı. |
| 96. government · isim · B1 | hükümet; yönetim | The government announced a new plan to reduce traffic in the largest cities by improving public transport.Hükümet, toplu taşımayı iyileştirerek en büyük şehirlerdeki trafiği azaltmayı amaçlayan yeni bir plan açıkladı. |
| 97. law · isim · B1 | yasa, kanun; hukuk | Under the new law, companies must publish how much they spend on advertising each year.Yeni yasaya göre şirketler her yıl reklama ne kadar harcadıklarını açıklamak zorundadır. |
| 98. justice · isim · B1 | adalet | Many citizens believe that justice cannot exist unless every person is treated equally before the courts.Birçok vatandaş, herkese mahkemeler önünde eşit davranılmadıkça adaletin var olamayacağına inanır. |
| 99. citizenship · isim · B1 | vatandaşlık | After living in the country for ten years, she applied for citizenship and passed the required language test.Ülkede on yıl yaşadıktan sonra vatandaşlık için başvurdu ve gerekli dil sınavını geçti. |
| 100. theft · isim · B1 | hırsızlık | Cases of theft from shops rose sharply during the winter, according to the latest police report.Son polis raporuna göre mağazalardan hırsızlık vakaları kış boyunca keskin biçimde arttı. |
| 101. immigration · isim · B1 | göç (bir ülkeye gelen); göçmenlik | Debates on immigration often focus on its effects on the labour market and on public services.Göç üzerine tartışmalar çoğunlukla bunun işgücü piyasası ve kamu hizmetleri üzerindeki etkilerine odaklanır. |
| 102. republic · isim · B1 | cumhuriyet | After the monarchy was abolished, the country was officially declared a republic.Monarşi kaldırıldıktan sonra ülke resmen cumhuriyet ilan edildi. |
| 103. voter · isim · B1 | seçmen | Surveys show that young voters are more concerned about the climate than about taxation.Anketler, genç seçmenlerin vergiden çok iklim konusunda kaygılı olduğunu gösteriyor. |
| 104. significant · sıfat · B1 | önemli; kayda değer; anlamlı | The study found a significant difference in test scores between students who slept well and those who did not.Çalışma, iyi uyuyan ve uyumayan öğrencilerin sınav puanları arasında kayda değer bir fark olduğunu buldu. |
| 105. essential · sıfat · B1 | gerekli; vazgeçilmez; temel | Clean water is essential for the survival of any community, however small it may be.Temiz su, ne kadar küçük olursa olsun her toplumun hayatta kalması için vazgeçilmezdir. |
| 106. relevant · sıfat · B1 | konuyla ilgili; ilgili | Please include only relevant information in your abstract and leave out unrelated details.Lütfen özetinize yalnızca konuyla ilgili bilgileri ekleyin, alakasız ayrıntıları dışarıda bırakın. |
| 107. approximately · zarf · B1 | yaklaşık olarak; aşağı yukarı | The city has approximately two million inhabitants, most of whom live in the northern districts.Şehrin yaklaşık iki milyon nüfusu var ve bunların çoğu kuzey ilçelerinde yaşıyor. |
| 108. particularly · zarf · B1 | özellikle; bilhassa | Air pollution is a serious problem in large cities, particularly during the winter.Hava kirliliği büyük şehirlerde, özellikle kış aylarında ciddi bir sorundur. |
| 109. hardly · zarf · B1 | neredeyse hiç; güçlükle | The two reports hardly differ in their conclusions, despite being written by rival teams.İki rapor, rakip ekipler tarafından yazılmış olmalarına rağmen sonuçları bakımından neredeyse hiç farklılaşmıyor. |
| 110. numerous · sıfat · B1 | çok sayıda; sayısız | Numerous studies have shown a link between regular sleep and better academic performance.Çok sayıda çalışma, düzenli uyku ile daha iyi akademik başarı arasında bir bağ olduğunu göstermiştir. |
| 111. temporary · sıfat · B1 | geçici | The government introduced temporary measures to reduce traffic in the city centre.Hükümet, şehir merkezindeki trafiği azaltmak için geçici önlemler getirdi. |
| 112. urgent · sıfat · B1 | acil; ivedi | Hospitals sent an urgent appeal for blood donors after the accident.Hastaneler, kazanın ardından kan bağışçılarına acil bir çağrı gönderdi. |
| 113. reasonable · sıfat · B1 | makul; mantıklı; uygun (fiyat) | It is reasonable to expect that costs will rise as the population grows older.Nüfus yaşlandıkça maliyetlerin artmasını beklemek makuldür. |
| 114. gradually · zarf · B1 | yavaş yavaş; giderek; kademeli olarak | The city's air quality has gradually improved since the new rules came into force.Yeni kurallar yürürlüğe girdiğinden beri şehrin hava kalitesi yavaş yavaş iyileşti. |
| 115. mainly · zarf · B1 | çoğunlukla; esas olarak | The island's economy depends mainly on fishing and small-scale tourism.Adanın ekonomisi esas olarak balıkçılığa ve küçük ölçekli turizme dayanıyor. |
| 116. originally · zarf · B1 | başlangıçta; aslen; ilk olarak | The building was originally a hospital before it became part of the university.Bina, üniversitenin bir parçası olmadan önce aslen bir hastaneydi. |
| 117. obvious · sıfat · B1 | açık; bariz; aşikâr | The author does not state the obvious conclusion, leaving readers to reach it themselves.Yazar bariz sonucu belirtmez, onu okurun kendisinin bulmasına bırakır. |
| 118. widely · zarf · B1 | yaygın olarak; geniş çapta | The method is now widely used in schools across the country.Bu yöntem artık ülke genelindeki okullarda yaygın olarak kullanılıyor. |
| 119. permanent · sıfat · B1 | kalıcı; sürekli | Heavy rain caused permanent damage to the old bridge, which had to be rebuilt.Şiddetli yağmur eski köprüde kalıcı hasara yol açtı ve köprünün yeniden yapılması gerekti. |
| 120. practical · sıfat · B1 | pratik; uygulamalı; uygulanabilir | Medical students gain practical experience by working in hospitals during their final year.Tıp öğrencileri son yıllarında hastanelerde çalışarak uygulamalı deneyim kazanır. |
| 121. enormous · sıfat · B1 | çok büyük; devasa | The new factory brought enormous benefits to the small town and its residents.Yeni fabrika küçük kasabaya ve sakinlerine çok büyük faydalar sağladı. |
| 122. frequently · zarf · B1 | sık sık; çoğu zaman | The word is frequently misused in academic writing, even by native speakers.Bu sözcük akademik yazımda, anadili konuşanlar tarafından bile sık sık yanlış kullanılır. |
| 123. entirely · zarf · B1 | tamamen; bütünüyle | The final result was entirely different from what the researchers had expected.Nihai sonuç, araştırmacıların beklediğinden tamamen farklıydı. |
| 124. unique · sıfat · B1 | eşsiz; tek; kendine özgü | Each language reflects a unique way of seeing the world and organising experience.Her dil, dünyayı görmenin ve deneyimi düzenlemenin eşsiz bir yolunu yansıtır. |
| 125. more or less · kalıp · B1 | aşağı yukarı; kabaca; hemen hemen | The two studies reached more or less the same conclusion, despite using different methods.İki çalışma, farklı yöntemler kullanmalarına rağmen aşağı yukarı aynı sonuca ulaştı. |
| 126. brief · sıfat · B1 | kısa; kısa süreli | The author gives a brief overview of the topic before moving on to the main argument.Yazar, ana argümanına geçmeden önce konuya kısa bir genel bakış sunuyor. |
| 127. mature · sıfat · B1 | olgun; tam gelişmiş | She handled the criticism in a mature way and used it to improve her paper.Eleştiriyi olgun bir biçimde karşıladı ve makalesini geliştirmek için kullandı. |
| 128. ambitious · sıfat · B1 | hırslı; iddialı | The government has announced an ambitious plan to build a thousand new schools.Hükümet, bin yeni okul yapmayı hedefleyen iddialı bir plan açıkladı. |
| 129. appropriate · sıfat · B1 | uygun; yerinde | Choosing an appropriate research method is the first step of any serious study.Uygun bir araştırma yöntemi seçmek, her ciddi çalışmanın ilk adımıdır. |
| 130. occasionally · zarf · B1 | ara sıra; zaman zaman | Mild side effects such as headaches may occasionally occur during the first week.Baş ağrısı gibi hafif yan etkiler ilk hafta içinde ara sıra görülebilir. |
| 131. carry out · öbek fiil · B1 | yürütmek; gerçekleştirmek (deney, araştırma, plan) | The research team carried out a series of experiments to test how temperature changes the growth of bacteria.Araştırma ekibi, sıcaklığın bakteri üremesini nasıl değiştirdiğini test etmek için bir dizi deney gerçekleştirdi. |
| 132. point out · öbek fiil · B1 | belirtmek; dikkat çekmek | The author points out that most earlier studies were based on very small samples.Yazar, önceki çalışmaların çoğunun çok küçük örneklemlere dayandığına dikkat çekiyor. |
| 133. come up with · öbek fiil · B1 | (fikir, çözüm) bulmak; ortaya atmak | Engineers have finally come up with a cheaper way of removing salt from seawater.Mühendisler sonunda deniz suyundan tuzu ayırmanın daha ucuz bir yolunu buldular. |
| 134. turn out · öbek fiil · B1 | (sonunda) çıkmak; sonuçlanmak | The theory, which seemed convincing at first, turned out to be based on faulty calculations.İlk başta ikna edici görünen kuramın hatalı hesaplamalara dayandığı ortaya çıktı. |
| 135. as a result of · kalıp · B1 | ... sonucunda; yüzünden | As a result of the drought, wheat production fell by nearly a third last year.Kuraklık sonucunda geçen yıl buğday üretimi yaklaşık üçte bir oranında düştü. |
| 136. due to · edat · B1 | ... nedeniyle; ... yüzünden | Many species are disappearing due to the loss of their natural habitats.Birçok tür, doğal yaşam alanlarını yitirmeleri nedeniyle yok olmaktadır. |
| 137. deal with · öbek fiil · B1 | ele almak; (sorunla) ilgilenmek; konu edinmek | The final chapter of the book deals with the ethical questions raised by genetic engineering.Kitabın son bölümü, genetik mühendisliğinin ortaya çıkardığı etik sorunları ele alıyor. |
| 138. set up · öbek fiil · B1 | kurmak; oluşturmak | The government set up a special commission to investigate the causes of the financial crisis.Hükümet, mali krizin nedenlerini araştırmak üzere özel bir komisyon kurdu. |
| 139. figure out · öbek fiil · B1 | anlamak; çözmek; bulmak | Scientists are still trying to figure out why the species suddenly vanished from the island.Bilim insanları türün adadan neden aniden yok olduğunu hâlâ çözmeye çalışıyor. |
| 140. give up · öbek fiil · B1 | vazgeçmek; bırakmak | Despite repeated failures, the inventor refused to give up his search for a more efficient battery.Tekrarlanan başarısızlıklara rağmen mucit, daha verimli bir pil arayışından vazgeçmeyi reddetti. |
| 141. put off · öbek fiil · B1 | ertelemek; caydırmak | High tuition fees may put off students from poorer families who would otherwise apply to university.Yüksek harçlar, aksi hâlde üniversiteye başvuracak daha yoksul ailelerden gelen öğrencileri caydırabilir. |
| 142. carry on · öbek fiil · B1 | devam etmek; sürdürmek | The scientists decided to carry on with the project even though funding had been reduced.Bilim insanları, finansman azalmış olmasına rağmen projeye devam etmeye karar verdi. |
| 143. get rid of · kalıp · B1 | kurtulmak; ortadan kaldırmak | Many cities are trying to get rid of old diesel buses in order to reduce air pollution.Birçok şehir, hava kirliliğini azaltmak için eski dizel otobüslerden kurtulmaya çalışıyor. |
| 144. in spite of · edat · B1 | ...e rağmen | In spite of the heavy criticism, the minister refused to change the plan.Ağır eleştirilere rağmen bakan planı değiştirmeyi reddetti. |
| 145. on the other hand · kalıp · B1 | öte yandan; diğer taraftan | Nuclear power produces little carbon; on the other hand, it creates waste that stays dangerous for centuries.Nükleer enerji az karbon üretir; öte yandan yüzyıllarca tehlikeli kalan atık yaratır. |
| 146. bring up · öbek fiil · B1 | gündeme getirmek; yetiştirmek (çocuk) | Nobody wanted to bring up the issue of salaries during the first meeting.İlk toplantıda kimse maaşlar konusunu gündeme getirmek istemedi. |
| 147. end up · öbek fiil · B1 | sonunda ... olmak; ... durumuna gelmek | Many students who start with weak study habits end up repeating the same course in the following year.Zayıf çalışma alışkanlıklarıyla başlayan birçok öğrenci sonunda aynı dersi ertesi yıl tekrar almak zorunda kalıyor. |
| 148. on average · kalıp · B1 | ortalama olarak | On average, people in urban areas spend more time commuting than those living in small towns.Ortalama olarak, kentlerde yaşayanlar küçük kasabalarda yaşayanlardan daha fazla zaman işe gidip gelmekle geçirir. |
| 149. in charge of · kalıp · B1 | ... sorumlu olan; ... yönetmekle görevli | A senior researcher is in charge of the project and reports directly to the head of the department.Projeden kıdemli bir araştırmacı sorumludur ve doğrudan bölüm başkanına rapor verir. |
| 150. look forward to · öbek fiil · B1 | sabırsızlıkla beklemek; dört gözle beklemek | The research team looks forward to presenting its findings at the international conference next spring.Araştırma ekibi bulgularını gelecek bahar uluslararası konferansta sunmayı dört gözle bekliyor. |
| 151. run out of · öbek fiil · B1 | ... tükenmek; bitmek | Some scientists warn that several regions could run out of fresh water within the next few decades.Bazı bilim insanları, birkaç bölgenin önümüzdeki on yıllar içinde tatlı suyunun tükenebileceği uyarısında bulunuyor. |
| 152. depend on · öbek fiil · B1 | -e bağlı olmak; -e güvenmek, -e dayanmak | The success of the new drug will depend on the results of the final clinical tests.Yeni ilacın başarısı, son klinik testlerin sonuçlarına bağlı olacaktır. |
| 153. keep up with · öbek fiil · B1 | -e ayak uydurmak; gelişmeleri takip etmek | It is difficult for traditional schools to keep up with the rapid changes in technology.Geleneksel okulların teknolojideki hızlı değişimlere ayak uydurması zordur. |
| 154. make use of · kalıp · B1 | -den yararlanmak, kullanmak | Farmers in dry regions must make use of every drop of water available to them.Kurak bölgelerdeki çiftçiler ellerindeki her damla sudan yararlanmak zorundadır. |
| 155. in advance · kalıp · B1 | önceden, peşin olarak | Participants must register in advance, as the number of places in the workshop is limited.Atölyedeki yer sayısı sınırlı olduğundan katılımcıların önceden kayıt yaptırması gerekir. |
| 156. so far · kalıp · B1 | şimdiye kadar, bugüne dek | So far, no study has shown a clear link between the two behaviours.Bugüne kadar hiçbir çalışma bu iki davranış arasında açık bir bağlantı göstermedi. |
| 157. on purpose · kalıp · B1 | bile bile, kasten, bilerek | The company was accused of damaging the data on purpose to hide its mistakes.Şirket, hatalarını gizlemek için verileri kasten bozmakla suçlandı. |
| 158. by chance · kalıp · B1 | tesadüfen, şans eseri | The antibiotic was discovered by chance when a scientist noticed mould in a dish.Antibiyotik, bir bilim insanı bir kapta küf fark edince tesadüfen keşfedildi. |
| 159. set off · öbek fiil · B1 | yola çıkmak; (bir olayı) başlatmak, tetiklemek | The sudden rise in fuel prices set off a wave of strikes across the country.Akaryakıt fiyatlarındaki ani artış, ülke genelinde bir grev dalgasını başlattı. |
| 160. pass away · öbek fiil · B1 | vefat etmek, hayatını kaybetmek | The architect passed away at the age of ninety, leaving behind many famous buildings.Mimar, ardında birçok ünlü yapı bırakarak doksan yaşında hayatını kaybetti. |
| 161. look after · öbek fiil · B1 | bakmak, ilgilenmek, korumak | In many cultures, the young are expected to look after their elderly relatives.Birçok kültürde gençlerden yaşlı akrabalarına bakmaları beklenir. |
| 162. get along with · öbek fiil · B1 | ile iyi geçinmek, anlaşmak | Studies suggest that children who get along with their classmates tend to perform better at school.Araştırmalar, sınıf arkadaşlarıyla iyi geçinen çocukların okulda daha başarılı olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. |
| 163. turn into · öbek fiil · B1 | -e dönüşmek, -e evrilmek | What began as a small local protest soon turned into a nationwide movement.Küçük bir yerel protesto olarak başlayan olay kısa sürede ülke çapında bir harekete dönüştü. |
| 164. fill in · öbek fiil · B1 | (form) doldurmak; (boşluğu) tamamlamak | Applicants must fill in the online form before the end of the month.Başvuru sahipleri çevrimiçi formu ay sonundan önce doldurmalıdır. |
| 165. hand in · öbek fiil · B1 | teslim etmek, vermek | Students must hand in their final papers by Friday noon.Öğrenciler final ödevlerini cuma öğlenine kadar teslim etmelidir. |
| 166. take after · öbek fiil · B1 | (aile bireyine) benzemek, çekmek | He takes after his mother's side of the family in both appearance and temperament.O, hem görünüş hem de mizaç olarak annesinin tarafına çekmiş. |
| 167. at the latest · kalıp · B1 | en geç | The results will be announced by the end of June at the latest.Sonuçlar en geç haziran sonuna kadar açıklanacak. |
| 168. make a difference · kalıp · B1 | fark yaratmak, etkisi olmak | Even small changes in daily habits can make a real difference to a person's health.Günlük alışkanlıklardaki küçük değişiklikler bile kişinin sağlığında gerçek bir fark yaratabilir. |
| 169. experiment · isim · B1 | deney | In the first experiment, the students measured how temperature affects the speed of a chemical reaction.İlk deneyde öğrenciler sıcaklığın bir kimyasal tepkimenin hızını nasıl etkilediğini ölçtü. |
| 170. device · isim · B1 | cihaz, aygıt | Engineers have developed a small device that measures a patient's blood pressure without any need for a nurse.Mühendisler, hemşireye gerek kalmadan hastanın tansiyonunu ölçen küçük bir cihaz geliştirdi. |
| 171. discovery · isim · B1 | keşif; bulgu | The discovery of penicillin changed the way doctors fight bacterial illnesses across the world.Penisilinin keşfi, doktorların bakteriyel hastalıklarla mücadele etme biçimini dünya genelinde değiştirdi. |
| 172. invent · fiil · B1 | icat etmek | Johannes Gutenberg is credited with having invented a printing press that used movable metal type.Johannes Gutenberg'in hareketli metal harfler kullanan bir matbaa icat ettiği kabul edilir. |
| 173. laboratory · isim · B1 | laboratuvar | Every sample must be sealed and sent to a laboratory where trained staff can analyse it safely.Her numune mühürlenip eğitimli personelin güvenle inceleyebileceği bir laboratuvara gönderilmelidir. |
| 174. chemical · sıfat · B1 | kimyasal | A chemical change occurs when two materials combine to form a completely new compound.İki madde birleşip tamamen yeni bir bileşik oluşturduğunda kimyasal bir değişim gerçekleşir. |
| 175. cell · isim · B1 | hücre | Every cell in the human body contains instructions that control how it grows and behaves.İnsan vücudundaki her hücre, nasıl büyüyeceğini ve davranacağını belirleyen talimatlar içerir. |
| 176. fuel · isim · B1 | yakıt | Engineers are testing a hydrogen engine that uses much less fuel than a conventional one.Mühendisler, geleneksel motordan çok daha az yakıt kullanan bir hidrojen motorunu test ediyor. |
| 177. network · isim · B1 | ağ, şebeke | A fault in the main network left thousands of offices without internet access for several hours.Ana ağdaki bir arıza, binlerce ofisi saatlerce internetsiz bıraktı. |
| 178. satellite · isim · B1 | uydu | Images from a weather satellite helped forecasters warn coastal towns about the approaching storm.Bir hava durumu uydusundan gelen görüntüler, meteorologların kıyı kasabalarını yaklaşan fırtınaya karşı uyarmasına yardımcı oldu. |
| 179. software · isim · B1 | yazılım; bilgisayar programları | The researchers developed new software that can analyse thousands of medical images within a few minutes.Araştırmacılar, binlerce tıbbi görüntüyü birkaç dakika içinde analiz edebilen yeni bir yazılım geliştirdi. |
| 180. battery · isim · B1 | pil; akü | Improving battery life remains one of the greatest challenges in the development of electric vehicles.Pil ömrünü uzatmak, elektrikli araçların geliştirilmesindeki en büyük zorluklardan biri olmaya devam ediyor. |
| 181. solar · sıfat · B1 | güneşle ilgili; güneş enerjisiyle çalışan | Many countries have invested heavily in solar panels in order to reduce their dependence on imported energy.Birçok ülke, ithal enerjiye bağımlılığını azaltmak amacıyla güneş panellerine büyük yatırım yaptı. |
| 182. engineer · isim · B1 | mühendis | The chief engineer explained that the new tunnel had been designed to withstand even a major earthquake.Başmühendis, yeni tünelin büyük bir depreme bile dayanacak şekilde tasarlandığını açıkladı. |
| 183. virus · isim · B1 | virüs | Because the virus changes its structure so quickly, scientists find it hard to design a lasting solution.Virüs yapısını çok hızlı değiştirdiği için bilim insanları kalıcı bir çözüm tasarlamakta zorlanıyor. |
| 184. universe · isim · B1 | evren | According to current estimates, the universe is expanding at a faster rate than earlier models had predicted.Güncel tahminlere göre evren, önceki modellerin öngördüğünden daha hızlı genişliyor. |
| 185. rocket · isim · B1 | roket | The rocket carried a group of small research instruments to a height of several hundred kilometres.Roket, bir grup küçük araştırma aletini birkaç yüz kilometre yüksekliğe taşıdı. |
| 186. oxygen · isim · B1 | oksijen | At very high altitudes the air contains less oxygen, so climbers often need special breathing equipment.Çok yüksek rakımlarda hava daha az oksijen içerdiğinden dağcılar çoğu zaman özel solunum ekipmanına ihtiyaç duyar. |
| 187. gadget · isim · B1 | küçük alet; teknolojik araç gereç | Many people buy the latest gadget without considering whether it will actually make their daily lives easier.Birçok insan, günlük hayatını gerçekten kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağını düşünmeden en yeni aleti satın alıyor. |
| 188. measurement · isim · B1 | ölçüm; ölçü | Even a small error in measurement can lead to completely misleading results in a physics experiment.Ölçümdeki küçük bir hata bile bir fizik deneyinde tamamen yanıltıcı sonuçlara yol açabilir. |
| 189. digital · sıfat · B1 | sayısal; dijital | Most libraries now offer digital copies of rare books, so readers can use them from home.Çoğu kütüphane artık nadir kitapların dijital kopyalarını sunuyor; böylece okurlar bunlara evlerinden ulaşabiliyor. |
| 190. calculate · fiil · B1 | hesaplamak | Researchers calculated the speed of the falling object with a simple formula.Araştırmacılar düşen cismin hızını basit bir formülle hesapladı. |
| 191. storage · isim · B1 | depolama; saklama | Advances in digital storage mean thousands of books can now be kept on a tiny card.Dijital depolamadaki gelişmeler, binlerce kitabın artık küçücük bir kartta saklanabilmesini sağlıyor. |
| 192. astronaut · isim · B1 | astronot; uzay yolcusu | The astronauts spent six months on the space station studying how weightlessness affects the human body.Astronotlar uzay istasyonunda altı ay geçirerek ağırlıksızlığın insan vücudunu nasıl etkilediğini inceledi. |
| 193. electricity · isim · B1 | elektrik | Electricity reached the remote villages only after the new power line was completed.Elektrik, uzak köylere ancak yeni enerji hattı tamamlandıktan sonra ulaştı. |
| 194. unemployment · isim · B1 | işsizlik | Youth unemployment remains a serious concern in many regions where industry has closed down.Sanayinin kapandığı birçok bölgede genç işsizliği ciddi bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. |
| 195. poverty · isim · B1 | yoksulluk | Education is widely seen as the most reliable route out of poverty for children in rural areas.Eğitim, kırsal bölgelerdeki çocuklar için yoksulluktan çıkışın en güvenilir yolu olarak görülüyor. |
| 196. wealth · isim · B1 | zenginlik; servet | In some countries, a small group of families controls a large share of the nation's wealth.Bazı ülkelerde küçük bir aile grubu ulusal servetin büyük bir kısmını elinde tutuyor. |
| 197. income · isim · B1 | gelir; kazanç | Households with a low income spend a larger part of their earnings on food and housing.Düşük gelirli haneler kazançlarının daha büyük bir bölümünü gıda ve barınmaya harcıyor. |
| 198. tax · isim · B1 | vergi | The government introduced a new tax on sugary drinks in order to improve public health.Hükümet halk sağlığını iyileştirmek amacıyla şekerli içeceklere yeni bir vergi getirdi. |
| 199. budget · isim · B1 | bütçe | The city council cut the cultural budget to make room for urgent spending on public transport.Belediye meclisi, toplu taşımaya yapılacak acil harcamalara yer açmak için kültür bütçesini kıstı. |
| 200. demand · isim · B1 | talep; istek | Demand for housing in big cities has pushed rents beyond what many young workers can pay.Büyük şehirlerde konuta olan talep, kiraları birçok genç çalışanın ödeyebileceğinin üzerine çıkardı. |
| 201. supply · isim · B1 | arz; tedarik | Prices usually fall when the supply of a product increases while demand stays the same.Talep aynı kalırken bir ürünün arzı arttığında fiyatlar genellikle düşer. |
| 202. immigrant · isim · B1 | göçmen (gelen kişi) | Many immigrants take jobs that local workers are unwilling to do for such low pay.Birçok göçmen, yerel işçilerin bu kadar düşük ücretle yapmak istemediği işleri üstleniyor. |
| 203. economy · isim · B1 | ekonomi; bir ülkenin üretim, ticaret ve tüketim sistemi | The country's economy depends heavily on tourism and agricultural exports, which makes it sensitive to changes in global demand.Ülkenin ekonomisi büyük ölçüde turizme ve tarım ihracatına bağlıdır; bu da onu küresel talepteki değişimlere karşı duyarlı kılar. |
| 204. population · isim · B1 | nüfus; bir yerde yaşayan insanların toplamı | The population of the region has doubled in the last thirty years because of rapid industrial development.Bölgenin nüfusu, hızlı sanayi gelişimi nedeniyle son otuz yılda iki katına çıkmıştır. |
| 205. community · isim · B1 | topluluk; toplum; aynı yerde yaşayan veya ortak özellikleri olan insanlar | Local communities often play a decisive part in the success of conservation projects in their own regions.Yerel topluluklar, kendi bölgelerindeki koruma projelerinin başarısında genellikle belirleyici bir rol oynar. |
| 206. profit · isim · B1 | kâr; kazanç | The company reported a sharp rise in profit after it reduced its production costs last year.Şirket, geçen yıl üretim maliyetlerini düşürdükten sonra kârında keskin bir artış bildirdi. |
| 207. wage · isim · B1 | ücret; işçi maaşı | Rising living costs have made it difficult for families on low wages to cover their basic needs.Artan yaşam maliyetleri, düşük ücretli ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılamasını zorlaştırmıştır. |
| 208. trade · isim · B1 | ticaret; alım satım | Historians believe that the growth of trade along the Silk Road helped spread ideas as well as goods.Tarihçiler, İpek Yolu boyunca ticaretin gelişmesinin yalnızca malların değil fikirlerin de yayılmasına yardımcı olduğuna inanır. |
| 209. competition · isim · B1 | rekabet; yarışma | Intense competition between supermarkets has forced many of them to lower their prices.Süpermarketler arasındaki yoğun rekabet, birçoğunu fiyatlarını düşürmeye zorlamıştır. |
| 210. consumer · isim · B1 | tüketici | Consumer confidence fell sharply after the announcement, and many households postponed major purchases.Açıklamanın ardından tüketici güveni keskin biçimde düştü ve birçok hane büyük alımlarını erteledi. |
| 211. export · fiil · B1 | ihraç etmek; yurt dışına mal satmak | The country exports most of its textile products to European markets.Ülke, tekstil ürünlerinin çoğunu Avrupa pazarlarına ihraç etmektedir. |
| 212. citizen · isim · B1 | vatandaş | Every citizen is entitled to basic healthcare, regardless of how much they earn.Her vatandaş, ne kadar kazandığına bakılmaksızın temel sağlık hizmetinden yararlanma hakkına sahiptir. |
| 213. insurance · isim · B1 | sigorta | Without proper insurance, a single accident can leave a small business facing enormous financial losses.Uygun bir sigorta olmadan tek bir kaza, küçük bir işletmeyi çok büyük mali kayıplarla karşı karşıya bırakabilir. |
| 214. generation · isim · B1 | nesil; kuşak | The younger generation is far more likely to change jobs than their parents' generation was.Genç kuşağın iş değiştirme olasılığı, ebeveynlerinin kuşağına göre çok daha yüksektir. |
| 215. elderly · sıfat · B1 | yaşlı; ileri yaştaki | In many societies, the elderly are cared for by their families rather than by state institutions.Birçok toplumda yaşlılara devlet kurumları yerine aileleri bakar. |
| 216. crime · isim · B1 | suç; cinayet, hırsızlık gibi yasalara aykırı eylem | Researchers found that crime rates fell in neighbourhoods where more young people had access to youth centres.Araştırmacılar, daha fazla gencin gençlik merkezlerine erişebildiği mahallelerde suç oranlarının düştüğünü tespit etti. |
| 217. charity · isim · B1 | hayır kurumu; yardım; hayırseverlik | Several charities have joined forces to provide food and shelter for families left homeless by the flood.Birkaç hayır kurumu, selin evsiz bıraktığı ailelere yiyecek ve barınak sağlamak için güçlerini birleştirdi. |
| 218. growth · isim · B1 | büyüme; artış | Rapid growth in the service sector has changed the structure of the national labour market over the past decade.Hizmet sektöründeki hızlı büyüme, son on yılda ulusal işgücü piyasasının yapısını değiştirdi. |
| 219. benefit · isim · B1 | yarar, fayda; (devletin verdiği) yardım, ödenek | The new law extends the benefit to families whose earnings fall below a certain level.Yeni yasa, bu yardımı kazancı belli bir düzeyin altında kalan ailelere de kapsıyor. |
| 220. employment · isim · B1 | istihdam; iş, çalışma | The study shows that higher education improves a person's chances of stable employment.Çalışma, yükseköğrenimin bir kişinin istikrarlı bir işe sahip olma şansını artırdığını gösteriyor. |
| 221. salary · isim · B1 | maaş | Teachers in some regions receive a lower salary than those doing the same job elsewhere.Bazı bölgelerdeki öğretmenler, aynı işi başka yerlerde yapanlardan daha düşük maaş alıyor. |
| 222. property · isim · B1 | mülk, mal; emlak | Private property rights are a basic principle of most market-based economies.Özel mülkiyet hakları, piyasa temelli ekonomilerin çoğunun temel ilkesidir. |
| 223. expense · isim · B1 | gider, harcama, masraf | For many students, accommodation is the largest expense during their years at university.Birçok öğrenci için barınma, üniversite yıllarındaki en büyük giderdir. |
| 224. gender · isim · B1 | toplumsal cinsiyet; cinsiyet | Researchers found that gender still influences which careers young people are encouraged to choose.Araştırmacılar, toplumsal cinsiyetin hâlâ gençlerin hangi mesleklere yönlendirildiğini etkilediğini buldu. |
| 225. equality · isim · B1 | eşitlik | Many reforms of the last century aimed to achieve equality between men and women at work.Geçen yüzyılın pek çok reformu, işyerinde kadın ve erkek arasında eşitliği sağlamayı amaçlıyordu. |
| 226. retirement · isim · B1 | emeklilik | Longer lives have forced governments to reconsider the age at which citizens may claim retirement benefits.Uzayan ömürler, hükümetleri vatandaşların emeklilik ödeneği alabileceği yaşı yeniden düşünmeye zorladı. |
| 227. neighbourhood · isim · B1 | mahalle, semt | Crime fell sharply in the neighbourhood after residents and the police began working together.Sakinler ve polis birlikte çalışmaya başlayınca mahalledeki suç oranı keskin biçimde düştü. |
| 228. volunteer · isim · B1 | gönüllü | Hundreds of volunteers helped to distribute food to families affected by the earthquake.Yüzlerce gönüllü, depremden etkilenen ailelere yiyecek dağıtılmasına yardım etti. |
| 229. commute · fiil · B1 | evle işyeri arasında düzenli gidip gelmek | Many people who work in the city centre commute from towns more than fifty kilometres away.Şehir merkezinde çalışan birçok kişi, elli kilometreden uzaktaki kasabalardan işe gidip geliyor. |
| 230. employer · isim · B1 | işveren | Many employers now prefer candidates who can show practical skills rather than only a university degree.Birçok işveren artık yalnızca üniversite diploması olanlardan çok, pratik becerilerini gösterebilen adayları tercih ediyor. |
| 231. employee · isim · B1 | çalışan; işçi, personel | The company introduced flexible hours to keep its employees motivated and reduce the number of resignations.Şirket, çalışanlarının motivasyonunu korumak ve istifaları azaltmak için esnek çalışma saatleri getirdi. |
| 232. middle class · isim · B1 | orta sınıf | Rising housing costs have put heavy pressure on the middle class in most large cities.Artan konut maliyetleri, çoğu büyük şehirde orta sınıf üzerinde ağır bir baskı oluşturdu. |
| 233. landlord · isim · B1 | ev sahibi, mal sahibi | The landlord increased the monthly rent by thirty per cent, which forced several tenants to move out.Ev sahibi aylık kirayı yüzde otuz artırdı ve bu durum birkaç kiracıyı taşınmaya zorladı. |
| 234. advertising · isim · B1 | reklamcılık; reklam | Television advertising has a strong influence on what children ask their parents to buy.Televizyon reklamcılığı, çocukların ailelerinden ne satın almalarını istediği üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. |
| 235. disease · isim · B1 | hastalık; rahatsızlık | Many diseases that once killed millions can now be prevented by simple vaccines.Bir zamanlar milyonlarca insanı öldüren birçok hastalık artık basit aşılarla önlenebiliyor. |
| 236. infection · isim · B1 | enfeksiyon; bulaşma sonucu oluşan hastalık | The wound was cleaned immediately to avoid any infection.Herhangi bir enfeksiyonu önlemek için yara hemen temizlendi. |
| 237. symptom · isim · B1 | belirti; semptom | A persistent cough may be the first symptom of a serious lung problem.Geçmeyen bir öksürük, ciddi bir akciğer sorununun ilk belirtisi olabilir. |
| 238. treatment · isim · B1 | tedavi; muamele | Patients who receive treatment early are far more likely to make a full recovery.Erken tedavi gören hastaların tamamen iyileşme olasılığı çok daha yüksektir. |
| 239. recover · fiil · B1 | iyileşmek; toparlanmak | Most patients recover fully within two weeks if they rest and drink plenty of water.Hastaların çoğu dinlenip bol su içerse iki hafta içinde tamamen iyileşir. |
| 240. prevent · fiil · B1 | önlemek; engellemek | Regular hand washing is one of the simplest ways to prevent the spread of germs.Düzenli el yıkamak, mikropların yayılmasını önlemenin en basit yollarından biridir. |
| 241. harmful · sıfat · B1 | zararlı | Long exposure to harmful chemicals in the workplace can damage the lungs.İş yerinde zararlı kimyasallara uzun süre maruz kalmak akciğerlere zarar verebilir. |
| 242. pollution · isim · B1 | kirlilik; çevre kirliliği | Air pollution in large cities is a major cause of breathing problems among children.Büyük şehirlerdeki hava kirliliği, çocuklar arasında solunum sorunlarının başlıca nedenidir. |
| 243. global warming · isim · B1 | küresel ısınma | Global warming is causing glaciers to melt faster than scientists had predicted.Küresel ısınma, buzulların bilim insanlarının tahmin ettiğinden daha hızlı erimesine neden oluyor. |
| 244. climate change · isim · B1 | iklim değişikliği | Climate change has made summers in the Mediterranean region hotter and much drier.İklim değişikliği, Akdeniz bölgesinde yazları daha sıcak ve çok daha kurak hale getirdi. |
| 245. injury · isim · B1 | yaralanma; sakatlık | The striker missed the whole season because of a serious knee injury.Forvet, ciddi bir diz sakatlığı yüzünden tüm sezonu kaçırdı. |
| 246. allergy · isim · B1 | alerji | A peanut allergy can cause a dangerous reaction within minutes of eating.Fıstık alerjisi, yedikten birkaç dakika sonra tehlikeli bir reaksiyona neden olabilir. |
| 247. lifestyle · isim · B1 | yaşam tarzı | A healthy lifestyle includes regular exercise, enough sleep and a balanced diet.Sağlıklı bir yaşam tarzı; düzenli egzersizi, yeterli uykuyu ve dengeli beslenmeyi içerir. |
| 248. diet · isim · B1 | beslenme düzeni; rejim | A diet high in sugar and low in fibre increases the risk of heart problems.Şekerin yüksek, lifin düşük olduğu bir beslenme düzeni kalp sorunları riskini artırır. |
| 249. flood · isim · B1 | sel; su baskını | The flood destroyed hundreds of homes and left thousands of families without drinking water.Sel yüzlerce evi yok etti ve binlerce ailenin içme suyu olmadan kalmasına neden oldu. |
| 250. crop · isim · B1 | ekin; tarım ürünü | Farmers lost most of their crops when the late frost arrived.Geç gelen don yüzünden çiftçiler ürünlerinin çoğunu kaybetti. |