C1 İngilizce Kelime Listesi

C1 İngilizce Kelime Listesi: 536 kelime, ileri seviyede akademik ve mesleki İngilizce için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.

1–250. kelimeler · Sayfa 1/3 · Güncelleme:

Kelimeler 1–250

KelimeAnlamıÖrnek cümle
1. gruelling · sıfatçok yorucu ve bitiriciThe cyclists finished a gruelling six-hour stage in the mountains, and several of them collapsed at the line.Bisikletçiler dağlarda altı saatlik çok yorucu bir etabı tamamladı ve bazıları bitiş çizgisinde yığıldı.
2. surveillance · isimgözetim; izlemeCritics say the increase in public surveillance threatens ordinary citizens' right to privacy.Eleştirmenler, kamusal alandaki gözetimin artmasının sıradan vatandaşların mahremiyet hakkını tehdit ettiğini söylüyor.
3. encrypt · fiilşifrelemekGood messaging services encrypt your conversations so that nobody else can read them.İyi mesajlaşma servisleri, başkalarının okuyamaması için konuşmalarınızı şifreler.
4. phishing · isimkimlik avı; oltalamaThe bank warned customers about a phishing attempt that copied its official logo and website.Banka, resmî logosunu ve web sitesini taklit eden bir kimlik avı girişimi konusunda müşterilerini uyardı.
5. identity theft · isimkimlik hırsızlığıShe became a victim of identity theft when someone took out a loan using her details.Biri onun bilgilerini kullanarak kredi çekince kimlik hırsızlığı mağduru oldu.
6. bandwidth · isimbant genişliğiOur video calls kept freezing because too many people in the building were using up the bandwidth.Görüntülü görüşmelerimiz sürekli donuyordu çünkü binadaki çok fazla kişi bant genişliğini tüketiyordu.
7. tabloid · isimmagazin gazetesi; sansasyonel haber yapan gazeteThe tabloids printed photos of the actor's private holiday on their front pages.Magazin gazeteleri, oyuncunun özel tatiline ait fotoğrafları birinci sayfalarında yayımladı.
8. paparazzi · isimpaparazziler; ünlüleri takip eden fotoğrafçılarThe singer wore a hat and sunglasses to avoid the paparazzi waiting outside the airport.Şarkıcı, havalimanının önünde bekleyen paparazzilerden kaçınmak için şapka ve güneş gözlüğü taktı.
9. subsequently · zarfsonradan; daha sonra; ardındanHe lost his keys on Monday and subsequently missed two important appointments.Pazartesi günü anahtarlarını kaybetti ve sonrasında iki önemli randevuyu kaçırdı.
10. erratic · sıfattutarsız; öngörülemeyen; düzensizHis erratic sleeping pattern means he is wide awake at three in the morning.Düzensiz uyku düzeni yüzünden sabahın üçünde uykusu tamamen kaçmış oluyor.
11. secluded · sıfatıssız; tenha ve gözlerden uzakWe found a secluded beach where we could swim all afternoon without seeing anyone else.Bütün öğleden sonra başka kimseyi görmeden yüzebileceğimiz tenha bir plaj bulduk.
12. declutter · fiilgereksiz eşyalardan arındırmak; ortalığı sadeleştirmekI decided to declutter my wardrobe and give away everything I hadn't worn in years.Gardırobumu sadeleştirmeye ve yıllardır giymediğim her şeyi vermeye karar verdim.
13. hospitality · isimmisafirperverlikThe villagers welcomed us with such warm hospitality that we stayed three extra days.Köylüler bizi o kadar sıcak bir misafirperverlikle karşıladı ki üç gün fazla kaldık.
14. down-to-earth · sıfatgösterişsiz; sade ve gerçekçiDespite her fame, the singer is remarkably down-to-earth and chats with fans after every concert.Ünlü olmasına rağmen şarkıcı çok sade biri ve her konserden sonra hayranlarıyla sohbet ediyor.
15. grumpy · sıfathuysuz; aksiHe's always grumpy before his first coffee, so we avoid talking to him until nine.İlk kahvesinden önce hep huysuz oluyor, bu yüzden dokuza kadar onunla konuşmaktan kaçınıyoruz.
16. gossip · fiildedikodu yapmakThey spent the whole evening gossiping about the couple who had just split up.Bütün akşamı yeni ayrılan çiftin dedikodusunu yaparak geçirdiler.
17. in-laws · isimevlilik yoluyla akrabalar; kayınvalide, kayınpeder vb.We are visiting my in-laws this weekend, so I must bring something sweet.Bu hafta sonu kayınvalide tarafını ziyaret edeceğiz, o yüzden tatlı bir şey götürmem lazım.
18. bystander · isimgörgü tanığı; olaya katılmadan izleyen kişiA bystander called an ambulance while the others stood frozen in shock.Diğerleri şokla donup kalırken orada bulunan biri ambulans çağırdı.
19. passer-by · isimyoldan geçen kişiA passer-by stopped to give us directions when we got lost.Kaybolduğumuzda yoldan geçen biri durup bize yol tarif etti.
20. wander · fiilamaçsızca dolaşmak; gezinmekWe wandered through the narrow lanes without a map and discovered a lovely café.Haritasız dar sokaklarda dolaştık ve çok güzel bir kafe keşfettik.
21. stroll · isimgezinti; yavaş yavaş yürüyüşAfter dinner we usually take a stroll along the seafront.Akşam yemeğinden sonra genellikle sahil boyunca bir gezintiye çıkarız.
22. vicinity · isimyakın çevre; civarThere are no decent cafés in the vicinity of the station.Gara yakın çevrede düzgün bir kafe yok.
23. amenities · isimolanaklar; konforu sağlayan tesislerThe complex has excellent amenities, including a gym, a pool and a playground.Sitede spor salonu, havuz ve oyun parkı dahil mükemmel olanaklar var.
24. dilapidated · sıfatharap; yıkık dökükThe dilapidated building has been empty for years, and its roof is about to collapse.Harap bina yıllardır boş ve çatısı çökmek üzere.
25. reunion · isimbuluşma; uzun süre sonra bir araya gelmeOur class reunion is next month, and half of us haven't met for twenty years.Sınıf buluşmamız gelecek ay ve yarımız yirmi yıldır birbirini görmedi.
26. take for granted · kalıpdeğerini bilmemek; olağan saymakWe often take clean tap water for granted until it stops running.Musluk suyu kesilene kadar temiz suyun değerini çoğu zaman bilmeyiz.
27. errand · isimufak iş; dışarıda halledilecek işI have a few errands to run this morning, such as posting a parcel and collecting dry cleaning.Bu sabah halletmem gereken birkaç iş var; mesela kargo göndermek ve kuru temizlemeden çamaşırları almak.
28. mingle · fiilinsanlarla karışıp sohbet etmekAt the wedding reception, she mingled easily with everyone from the groom's side.Düğün resepsiyonunda damat tarafındaki herkesle kolayca kaynaştı.
29. banter · isimşakalaşma; takılmaThe barber and his regulars exchange playful banter about football every morning.Berber ile müdavimleri her sabah futbol hakkında şakalaşırlar.
30. affordable · sıfatuygun fiyatlı; karşılanabilirFinding affordable housing in the capital is getting harder every year.Başkentte uygun fiyatlı konut bulmak her yıl daha da zorlaşıyor.
31. cluttered · sıfatdarmadağınık; eşyayla doluHis desk was so cluttered that he couldn't find his keys.Masası o kadar darmadağınıktı ki anahtarlarını bulamadı.
32. ambience · isimortam; atmosferThe café has a warm ambience, with soft lighting and jazz in the background.Kafenin yumuşak ışıklar ve arka planda caz müziğiyle sıcak bir atmosferi var.
33. get by · öbek fiilidare etmek; geçinmekWe can just about get by on one income, but we can't save anything.Tek gelirle ancak idare edebiliyoruz ama hiçbir şey biriktiremiyoruz.
34. settle in · öbek fiilyeni ortama alışmak; yerleşip uyum sağlamakIt took the kids a few weeks to settle in after we moved abroad.Yurt dışına taşındıktan sonra çocukların yeni ortama alışması birkaç hafta sürdü.
35. delegate · fiilyetki devretmek; görevi başkasına vermekA good leader knows when to delegate tasks instead of doing everything personally.İyi bir lider, her şeyi kendisi yapmak yerine görevleri ne zaman devredeceğini bilir.
36. prioritise · fiilöncelik vermek; öncelik sırasına koymakWhen everything seems urgent, you have to prioritise the tasks that affect clients first.Her şey acil göründüğünde, önce müşterileri etkileyen işlere öncelik vermelisin.
37. thorough · sıfatkapsamlı; titizThe auditor produced a thorough report covering every department's spending.Denetçi, her birimin harcamalarını kapsayan ayrıntılı bir rapor hazırladı.
38. initiative · isiminisiyatif; girişkenlikHe showed real initiative by organising the training session without being asked.Kimse istemeden eğitim oturumunu düzenleyerek gerçek bir inisiyatif gösterdi.
39. mentor · isimmentor; yol gösterici deneyimli kişiMy mentor gave me honest advice during my first year as an engineer.Mentorum, mühendis olarak ilk yılımda bana dürüst tavsiyeler verdi.
40. redundancy · isimişten çıkarılma (gereksiz görülen pozisyon nedeniyle)The factory closure meant redundancy for nearly two hundred staff.Fabrikanın kapanması, yaklaşık iki yüz personel için işten çıkarılma anlamına geliyordu.
41. step down · öbek fiilgörevden çekilmek; istifa etmekThe director decided to step down after twelve years in charge.Müdür, on iki yıl görev yaptıktan sonra görevden çekilmeye karar verdi.
42. keep up with · öbek fiilayak uydurmak; geri kalmamakIt is hard to keep up with the changes in technology in this sector.Bu sektördeki teknolojik değişimlere ayak uydurmak zor.
43. stakeholder · isimpaydaş; çıkar sahibi tarafEvery stakeholder, from investors to suppliers, was invited to comment on the plan.Yatırımcılardan tedarikçilere kadar her paydaş plan hakkında görüş bildirmeye davet edildi.
44. bureaucracy · isimbürokrasi; kırtasiyecilikGetting a permit meant wading through endless bureaucracy.İzin almak, bitmek bilmeyen bürokrasiyle uğraşmak anlamına geliyordu.
45. turnover · isimpersonel devir hızı; ciroHigh staff turnover makes it hard to build a stable and skilled group.Yüksek personel devir hızı, istikrarlı ve yetenekli bir ekip kurmayı zorlaştırır.
46. outsource · fiildış kaynak kullanmak; işi dışarıya yaptırmakThe firm chose to outsource its accounting to a specialist agency abroad.Firma, muhasebesini yurt dışındaki uzman bir ajansa yaptırmayı seçti.
47. dissertation · isimtez; uzun akademik çalışmaShe spent the whole summer writing her dissertation on migration policy.Bütün yaz boyunca göç politikası üzerine tezini yazarak vakit geçirdi.
48. curriculum · isimmüfredat; öğretim programıThe new curriculum places more emphasis on critical thinking than on memorisation.Yeni müfredat, ezberden çok eleştirel düşünmeye önem veriyor.
49. tuition · isimöğrenim ücreti; özel ders / eğitimTuition fees at private universities have risen sharply in recent years.Özel üniversitelerdeki öğrenim ücretleri son yıllarda önemli ölçüde arttı.
50. plagiarism · isimintihalThe university treats plagiarism as a serious offence and may expel offenders.Üniversite intihali ciddi bir ihlal sayar ve bunu yapanları okuldan atabilir.
51. enrol · fiilkaydolmak; kayıt yaptırmakYou must enrol before the end of September to secure a place.Yerinizi garantilemek için eylül ayı bitmeden kaydolmalısınız.
52. proficiency · isimyeterlilik; ustalıkAnyone joining the programme must show proficiency in at least one foreign language.Programa katılan herkes en az bir yabancı dilde yeterlilik göstermelidir.
53. peer · isimakran; yaşıt veya aynı düzeydeki kişiTeenagers are often strongly influenced by pressure from their peers.Gençler çoğu zaman akranlarından gelen baskıdan güçlü biçimde etkilenir.
54. rewarding · sıfattatmin edici; emeğinin karşılığını verenTeaching refugees is demanding but deeply rewarding.Mültecilere ders vermek zorlayıcı ama çok tatmin edici.
55. fulfilling · sıfattatmin edici; insana doyum verenHe left finance for a more fulfilling profession in conservation.Finans sektörünü bırakıp doğa koruma alanında kendisine daha çok doyum veren bir mesleğe geçti.
56. resentment · isimiçerleme; kırgınlık ve kızgınlıkUnequal pay created growing resentment among the staff.Eşitsiz maaşlar çalışanlar arasında artan bir kırgınlığa yol açtı.
57. apprehensive · sıfattedirgin; kaygılıI felt apprehensive before presenting to the board for the first time.Yönetim kuruluna ilk kez sunum yapmadan önce tedirgin hissettim.
58. ambivalent · sıfatkararsız; iki yönlü duygular taşıyanShe was ambivalent about moving abroad, torn between ambition and loyalty to her parents.Yurt dışına taşınma konusunda kararsızdı; hırsı ile ailesine bağlılığı arasında kalmıştı.
59. empathy · isimempati; kendini başkasının yerine koyabilmeGood nurses combine medical skill with genuine empathy for patients.İyi hemşireler tıbbi beceriyi hastalara karşı gerçek bir empatiyle birleştirir.
60. remorse · isimpişmanlık; vicdan azabıHe expressed deep remorse for the harm his careless words had caused.Düşüncesiz sözlerinin yol açtığı zarar için derin bir pişmanlık dile getirdi.
61. dismay · isimşaşkınlık ve üzüntü; hayal kırıklığıTo our dismay, the funding for the project was cancelled overnight.Büyük bir şaşkınlık ve üzüntüyle gördük ki projenin finansmanı bir gecede iptal edilmişti.
62. indifferent · sıfatkayıtsız; ilgisizMany young voters seem indifferent to politics because they feel unheard.Birçok genç seçmen, kendini duyulmamış hissettiği için siyasete kayıtsız görünüyor.
63. content · sıfatmemnun; halinden hoşnutAfter years of struggle, she was content with a simple, stable life.Yıllarca süren mücadelenin ardından sade ve istikrarlı bir hayattan memnundu.
64. welfare · isimsosyal yardım; refahThe state provides welfare support for those who lose their income.Devlet, gelirini kaybedenlere sosyal yardım desteği sağlar.
65. integrate · fiiluyum sağlamak; bütünleşmekNewcomers often find it hard to integrate when they don't speak the language.Yeni gelenler dili konuşamadıklarında topluma uyum sağlamakta çoğu zaman zorlanır.
66. stereotype · isimbasmakalıp yargı; kalıp düşünceIt's an unfair stereotype that all teenagers are glued to their phones.Bütün gençlerin telefonlarına yapışıp kaldığı düşüncesi haksız bir kalıp yargıdır.
67. legislation · isimmevzuat; yasalarNew legislation will require firms to publish the pay gap between genders.Yeni mevzuat, şirketlerin cinsiyetler arasındaki maaş farkını yayımlamasını zorunlu kılacak.
68. solidarity · isimdayanışmaThousands gathered in a show of solidarity with the striking miners.Binlerce kişi, grevdeki madencilerle dayanışma göstermek için toplandı.
69. inclusive · sıfatkapsayıcı; herkesi içine alanThe college aims to create an inclusive atmosphere for pupils of every background.Kolej, her geçmişten öğrenci için kapsayıcı bir ortam yaratmayı amaçlıyor.
70. sustainable · sıfatsürdürülebilirWe need sustainable ways of producing energy that won't harm future generations.Gelecek nesillere zarar vermeyecek, sürdürülebilir enerji üretme yollarına ihtiyacımız var.
71. marginalised · sıfatdışlanmış; toplumun kenarında bırakılmışMarginalised groups are often missing from important decisions.Toplumun kenarına itilmiş gruplar önemli kararlarda çoğu zaman yer almaz.
72. accountability · isimhesap verebilirlikPublic officials should face accountability when they misuse funds.Kamu görevlileri kaynakları kötüye kullandıklarında hesap vermelidir.
73. elated · sıfatçok sevinçli; coşkuluShe was elated when she heard that her research had been published.Araştırmasının yayımlandığını duyunca çok sevindi.
74. disillusioned · sıfathayal kırıklığına uğramış; gözü açılmışHe became disillusioned with politics after seeing so many broken promises.Bu kadar çok tutulmayan söz gördükten sonra siyasete olan inancını yitirdi.
75. resilient · sıfatdayanıklı; çabuk toparlananResilient teams recover quickly after setbacks and carry on with renewed energy.Dayanıklı ekipler aksiliklerden sonra çabucak toparlanır ve yenilenmiş bir enerjiyle devam eder.
76. vulnerable · sıfatsavunmasız; incinmeye açıkElderly patients are especially vulnerable to infection during winter.Yaşlı hastalar kış aylarında enfeksiyona karşı özellikle savunmasızdır.
77. mutual · sıfatkarşılıklı; ortakThe attraction was mutual, so neither of them was surprised when the relationship turned serious.Çekim karşılıklıydı, bu yüzden ilişki ciddileştiğinde ikisi de şaşırmadı.
78. patch things up · kalıparaları düzeltmek; ilişkiyi onarmakHe travelled overnight to patch things up with the people he had hurt.İncittiği insanlarla arasını düzeltmek için bütün gece yolculuk yaptı.
79. see eye to eye · kalıpaynı fikirde olmak; anlaşmakMy manager and I rarely see eye to eye on how to treat new staff.Müdürüm ve ben yeni çalışanlara nasıl davranılacağı konusunda nadiren aynı fikirdeyiz.
80. hit it off · öbek fiilçabuk kaynaşmak; iyi anlaşmakThe two of them hit it off immediately and exchanged numbers before the evening ended.İkisi hemen kaynaştı ve akşam bitmeden numara değiştirdiler.
81. tie the knot · kalıpevlenmek (gündelik dil)They finally decided to tie the knot after a ten-year engagement.On yıllık nişanlılığın ardından sonunda evlenmeye karar verdiler.
82. newlywed · isimyeni evli (kişi)The newlyweds looked exhausted but delighted as they thanked everyone who had travelled to celebrate with them.Yeni evliler yorgun ama mutlu görünüyordu; kutlamak için yola çıkan herkese teşekkür ettiler.
83. bereavement · isimyakın birini kaybetme; yasHer employer allowed her extra leave after the bereavement, and she was deeply grateful.İşvereni, yakınını kaybettikten sonra ona fazladan izin verdi ve o çok minnettar kaldı.
84. loneliness · isimyalnızlık (isteyerek değil, acı veren)Loneliness among elderly residents has become a serious concern in many communities.Yaşlı sakinler arasındaki yalnızlık birçok toplulukta ciddi bir endişe haline geldi.
85. solitude · isimtek başına kalma; inzivâ (genelde hoş)After a hectic week, she welcomed an evening of solitude and silence.Yoğun bir haftanın ardından bir akşamlık yalnızlığı ve sessizliği memnuniyetle karşıladı.
86. jealousy · isimkıskançlıkHis jealousy grew every time she mentioned a former colleague, and eventually it damaged their relationship.Eski bir iş arkadaşından her bahsettiğinde kıskançlığı arttı ve sonunda ilişkilerine zarar verdi.
87. loyalty · isimsadakat; bağlılıkHer loyalty to her colleagues never wavered, even when it cost her a promotion.İş arkadaşlarına olan bağlılığı, ona terfiye mal olduğunda bile hiç sarsılmadı.
88. trustworthy · sıfatgüvenilirYou can tell her anything; she is utterly trustworthy and has never repeated a secret.Ona her şeyi anlatabilirsin; kesinlikle güvenilir biri ve hiçbir sırrı başkasına anlatmadı.
89. affection · isimsevgi; şefkatHe was not good at words, but he showed his affection through small practical favours.Sözle arası iyi değildi ama sevgisini küçük, pratik iyiliklerle gösteriyordu.
90. intimacy · isimyakınlık; samimiyetSharing worries openly can build emotional intimacy far more quickly than any romantic dinner.Endişeleri açıkça paylaşmak, duygusal yakınlığı herhangi bir romantik akşam yemeğinden çok daha hızlı kurabilir.
91. platonic · sıfatplatonik; duygusal/cinsel olmayan (ilişki)Their relationship was purely platonic; they simply enjoyed each other's company.İlişkileri tamamen platonikti; sadece birbirlerinin yanında olmaktan hoşlanıyorlardı.
92. confidant · isimsırdaş; dert ortağıMaya was my confidant through that difficult year; I told her things I told nobody else.Maya o zor yıl boyunca sırdaşımdı; ona kimseye anlatmadığım şeyleri anlattım.
93. rivalry · isimrekabet; çekişmeRivalry between the two heirs over the estate turned bitter within months.Mirasçılar arasındaki miras çekişmesi birkaç ay içinde acımasızlaştı.
94. clique · isimkapalı grup; klikNew staff found it hard to break into the tight clique that dominated the department.Yeni çalışanlar, bölümde söz sahibi olan sıkı fıkı kapalı gruba girmeyi zor buldu.
95. outcast · isimdışlanmış kişiAs a teenager, he felt like an outcast because nobody shared his interests.Ergenlik yıllarında kendini dışlanmış hissediyordu çünkü kimse onun ilgi alanlarını paylaşmıyordu.
96. cold shoulder · isimsoğuk davranış; yüz vermemeAfter the disagreement, she gave me the cold shoulder for the rest of the week.Tartışmadan sonra haftanın geri kalanında bana soğuk davrandı.
97. nosy · sıfatmeraklı; başkalarının işine burnunu sokanOur nosy landlady always asks who visits and what time they leave.Meraklı ev sahibemiz kimin ziyarete geldiğini ve saat kaçta gittiğini hep sorar.
98. meddle · fiilkarışmak; burnunu sokmakI wish my relatives would stop meddling in my decisions about my life.Keşke akrabalarım hayatımla ilgili kararlarıma karışmayı bıraksalar.
99. interfere · fiilmüdahale etmek; araya girmekParents should offer guidance without interfering in every choice their teenagers make.Ebeveynler, ergen çocuklarının verdiği her karara müdahale etmeden rehberlik etmelidir.
100. domineering · sıfatotoriter; her şeye hükmetmeye çalışanHis domineering manner left no room for other opinions, and his relatives rarely dared to disagree.Hükmedici tavrı başka fikirlere yer bırakmıyordu ve akrabaları ona nadiren karşı çıkmaya cesaret ediyordu.
101. manipulative · sıfatmanipülatif; insanları kendi çıkarına yönlendirenShe was so manipulative that she could make everyone feel guilty for refusing her requests.O kadar manipülatifti ki isteklerini reddeden herkesi suçlu hissettirebiliyordu.
102. condescending · sıfatküçümseyici; tepeden bakanI hated his condescending tone, as if I could not possibly understand the situation.Durumu asla anlayamayacakmışım gibi konuşan küçümseyici tonundan nefret ettim.
103. tactless · sıfatpatavatsız; nezaketsizIt was tactless of him to ask about her salary in front of everyone.Herkesin önünde maaşını sorması patavatsızlıktı.
104. bad-tempered · sıfathuysuz; çabuk sinirlenenOur bad-tempered landlord shouted at everyone who made the slightest noise.Huysuz ev sahibimiz en ufak gürültü yapana bağırırdı.
105. hospitable · sıfatkonukseverOur hosts were incredibly hospitable and insisted on showing us every corner of their village.Ev sahiplerimiz inanılmaz konukseverdi ve bize köylerinin her köşesini göstermekte ısrar ettiler.
106. warm-hearted · sıfatsıcakkanlı; yumuşak yürekliShe is so warm-hearted that strangers quickly open up to her.O kadar sıcakkanlı ki yabancılar bile çabucak ona içini açıyor.
107. toxic · sıfatzehirli; (ilişki) yıpratıcı, sağlıksızShe finally ended a toxic relationship in which she was constantly criticised and made to feel worthless.Sürekli eleştirildiği ve değersiz hissettirildiği yıpratıcı bir ilişkiyi sonunda bitirdi.
108. dysfunctional · sıfatişlevsiz; sağlıksız işleyenHe grew up in a dysfunctional atmosphere where nobody listened and quarrels never ended.Kimsenin dinlemediği ve kavgaların hiç bitmediği sağlıksız bir ortamda büyüdü.
109. clingy · sıfatyapışkan; sürekli yanında olmak isteyenAfter the move, our toddler became clingy and refused to let go of my hand.Taşınmadan sonra yürümeye yeni başlayan çocuğumuz yapışkan oldu ve elimi bırakmak istemedi.
110. separation · isimayrılık; (eşlerin) ayrı yaşamasıThe separation was painful for both of them, but they agreed to stay polite for everyone's sake.Ayrılık ikisi için de acı vericiydi ama herkesin iyiliği için saygılı kalmayı kabul ettiler.
111. infidelity · isimsadakatsizlik; aldatmaDiscovering his infidelity destroyed her trust, and she ended the relationship.Onun sadakatsizliğini öğrenmek güvenini yok etti ve ilişkiyi bitirdi.
112. kinship · isimakrabalık; yakın bağDespite having no blood ties, the two colleagues felt a deep kinship.Aralarında kan bağı olmamasına rağmen iki iş arkadaşı derin bir yakınlık hissediyordu.
113. descendant · isimsoyundan gelen kişi; torun (geniş anlamda)She is a direct descendant of a famous Ottoman poet.O, ünlü bir Osmanlı şairinin doğrudan soyundan geliyor.
114. offspring · isimyavru; döl; çocuklarMany animals protect their offspring fiercely during the first weeks of life.Birçok hayvan, yaşamın ilk haftalarında yavrularını şiddetle korur.
115. heir · isimvaris; mirasçıAs the only heir, he inherited the entire estate when the owner died.Tek varis olarak, mal sahibi öldüğünde tüm mülkü miras aldı.
116. hereditary · sıfatkalıtsal; soydan geçenDoctors suspect the condition is hereditary, since several relatives suffered from the same illness.Doktorlar durumun kalıtsal olduğundan şüpheleniyor çünkü birkaç akraba aynı hastalıktan muzdaripti.
117. maternal · sıfatanneye ait; annelik; anne tarafındanShe has a strong maternal instinct and cares for everyone around her.Güçlü bir annelik içgüdüsü var ve çevresindeki herkese özen gösteriyor.
118. paternal · sıfatbabaya ait; babacan; baba tarafındanHis paternal relatives come from the Black Sea region, so he grew up hearing its dialect.Baba tarafı Karadeniz bölgesinden geliyor, bu yüzden oranın şivesini duyarak büyüdü.
119. matriarch · isimailenin/topluluğun kadın reisiAt ninety, she remained the matriarch whose opinion settled every dispute at gatherings.Doksan yaşında bile, toplantılardaki her anlaşmazlığı kendi görüşüyle çözen aile reisi olmaya devam ediyordu.
120. patriarch · isimailenin/topluluğun erkek reisiThe patriarch gathered all his descendants every Sunday to hear their news.Aile reisi, haberlerini dinlemek için her pazar tüm torunlarını toplardı.
121. foster · fiilgeliştirmek; teşvik etmek; (çocuğa) geçici bakmakA good manager fosters trust by being honest and consistent with every member of the team.İyi bir yönetici, ekibin her üyesine dürüst ve tutarlı davranarak güveni geliştirir.
122. maintenance · isimbakım; onarım ve düzenli koruma işleriThe monthly maintenance fee covers cleaning the shared areas and repairing the roof when necessary.Aylık bakım ücreti, ortak alanların temizliğini ve gerektiğinde çatının onarımını kapsıyor.
123. interior · isimiç kısım; iç mekânThe interior of the building is far more modern than its old stone front suggests.Binanın iç kısmı, eski taş cephesinin düşündürdüğünden çok daha modern.
124. layout · isimyerleşim planı; düzenThe architect changed the layout so that the dining area opens directly onto the terrace.Mimar yerleşim planını değiştirdi, böylece yemek alanı doğrudan terasa açılıyor.
125. residence · isimikametgâh; konut (resmî)The minister's official residence is guarded around the clock by armed police.Bakanın resmî konutu gece gündüz silahlı polisler tarafından korunuyor.
126. dwelling · isimkonut; meskenMany of the dwellings in the old quarter were built without proper drainage.Eski mahallenin konutlarının çoğu düzgün bir su tahliyesi olmadan yapılmıştı.
127. domestic · sıfatev ile ilgili; ev içiDomestic tasks such as laundry and cooking should be shared fairly between everyone in the household.Çamaşır ve yemek gibi ev işleri, evdeki herkes arasında adil biçimde paylaşılmalıdır.
128. upkeep · isimbakım (masrafı); korumaThe upkeep of such an old building costs its owners a fortune every year.Bu kadar eski bir binanın bakımı sahiplerine her yıl servete mal oluyor.
129. makeover · isimbaştan aşağı yenilemeAfter a complete makeover, the dull hallway now looks bright and welcoming.Baştan aşağı yenilemeden sonra, kasvetli koridor artık aydınlık ve davetkâr görünüyor.
130. décor · isimdekorasyon; iç düzenlemeThe décor is simple, with white walls, pale wood and almost no ornaments.Dekorasyon sade: beyaz duvarlar, açık renk ahşap ve neredeyse hiç süs eşyası yok.
131. occupant · isimiçinde oturan kişi; sakinThe previous occupant left the rooms in such a state that we had to repaint everything.Önceki sakin odaları öyle bir halde bıraktı ki her yeri yeniden boyamak zorunda kaldık.
132. occupy · fiil(bir yerde) oturmak; yer kaplamakThe family has occupied the top two floors of the building since the nineties.Aile, doksanlardan beri binanın en üst iki katında oturuyor.
133. vacant · sıfatboş; kimsenin kullanmadığıThe unit has been vacant for six months, so the owner is willing to negotiate.Daire altı aydır boş olduğundan sahibi pazarlığa açık.
134. uninhabitable · sıfatoturulamaz durumdaAfter the flood, the ground floor was declared uninhabitable and the residents had to leave.Selden sonra zemin kat oturulamaz ilan edildi ve sakinler taşınmak zorunda kaldı.
135. open-plan · sıfataçık plan (duvarsız, bütünleşik)We knocked down a wall to create an open-plan living area full of natural light.Doğal ışıkla dolu, açık planlı bir oturma alanı yaratmak için bir duvarı yıktık.
136. minimalist · sıfatsade; minimalistShe prefers a minimalist style, with bare surfaces and only a few carefully chosen objects.Boş yüzeyleri ve özenle seçilmiş birkaç eşyasıyla minimalist bir tarzı tercih ediyor.
137. immaculate · sıfattertemiz; kusursuzOur host kept the cottage immaculate, and not a speck of dust could be found anywhere.Ev sahibimiz kır evini kusursuz temiz tutmuştu; hiçbir yerde tek bir toz zerresi bulunamazdı.
138. spotless · sıfatlekesiz; tertemizBefore the inspection, we scrubbed everything until the bathroom was absolutely spotless.Denetimden önce her şeyi ovduk, banyo tertemiz oldu.
139. squalid · sıfatpis ve sefilMany families were forced to live in squalid conditions, without running water or heating.Birçok aile, akan su ve ısıtma olmadan, pis ve sefil koşullarda yaşamak zorunda kaldı.
140. sturdy · sıfatsağlam; dayanıklıHe built a sturdy wooden frame that can easily carry the weight of all those books.O kadar kitabın ağırlığını rahatlıkla taşıyabilecek sağlam bir ahşap çerçeve yaptı.
141. creaky · sıfatgıcırdayanThe creaky staircase made it impossible to sneak downstairs without waking everyone.Gıcırdayan merdiven yüzünden kimseyi uyandırmadan aşağı inmek imkânsızdı.
142. rusty · sıfatpaslıThe rusty hinges screamed every time anyone pushed the garden gate.Paslı menteşeler, biri bahçe kapısını ittiğinde her seferinde çığlık atıyordu.
143. warped · sıfatçarpılmış; eğilip bükülmüşThe damp air had warped the wooden panels so badly that the cabinet no longer shut.Nemli hava ahşap panelleri öyle çarpıtmıştı ki dolap artık kapanmıyordu.
144. mildew · isimküf (nemden oluşan)A layer of mildew was spreading across the bathroom ceiling because of poor ventilation.Havalandırma yetersiz olduğu için banyo tavanında bir küf tabakası yayılıyordu.
145. limescale · isimkireç tortusuLimescale builds up quickly in hard-water areas and can damage kettles and taps.Sert sulu bölgelerde kireç tortusu hızla birikir ve su ısıtıcılarına ile musluklara zarar verebilir.
146. grime · isimyapışmış kir; kir tabakasıIt took hours to scrub years of grime from the cooker hood.Ocak davlumbazındaki yıllarca birikmiş kiri sürtüp temizlemek saatler aldı.
147. subsidence · isimzemin çökmesiCracks above the windows were a sign of subsidence, so the surveyor advised against buying.Pencerelerin üstündeki çatlaklar zemin çökmesinin işaretiydi, bu yüzden eksper satın almamayı önerdi.
148. scaffolding · isimiskele (inşaat)Scaffolding covered the whole front of the building while workers replaced the damaged bricks.İşçiler hasarlı tuğlaları değiştirirken iskele binanın bütün ön cephesini kapladı.
149. foundations · isimtemel (bina)The builders found that the foundations were too weak to support an extra storey.İnşaatçılar temelin fazladan bir katı taşıyamayacak kadar zayıf olduğunu gördü.
150. equity · isimkonutun net değeri (borç düşüldükten sonra)After ten years of repayments, they had built up enough equity to move to a bigger house.On yıllık ödemelerin ardından daha büyük bir eve taşınmaya yetecek kadar öz sermaye (konut değeri) biriktirmişlerdi.
151. wiring · isimelektrik tesisatıThe wiring in the old building is so outdated that the electrician refused to touch it.Eski binanın elektrik tesisatı o kadar eskiydi ki elektrikçi ona dokunmayı reddetti.
152. ventilation · isimhavalandırmaGood ventilation is essential in a small bathroom if you want to avoid damp walls.Nemli duvarlardan kaçınmak istiyorsanız küçük bir banyoda iyi havalandırma şarttır.
153. nuisance · isimrahatsızlık; baş belasıLoud music late at night can be treated as a legal nuisance by the local council.Gece geç saatte yüksek sesli müzik, belediye tarafından yasal anlamda rahatsızlık sayılabilir.
154. intruder · isimizinsiz giren kişi; davetsiz girenThe dog barked wildly when an intruder tried to climb over the back fence.Bir davetsiz giren arka çitten aşmaya çalışınca köpek çılgınca havladı.
155. assemble · fiilmonte etmek; birleştirmekIt took us the whole afternoon to assemble the new storage unit because the instructions were unclear.Talimatlar anlaşılmaz olduğu için yeni dolabı monte etmemiz bütün öğleden sonrayı aldı.
156. cohabit · fiil(evlenmeden) birlikte yaşamakMany young people cohabit for years before deciding whether to formalise their relationship.Birçok genç, ilişkilerini resmîleştirip resmîleştirmemeye karar vermeden önce yıllarca birlikte yaşıyor.
157. cabinet · isimkapaklı dolap; vitrinShe keeps her best china in a glass-fronted cabinet in the dining room.En güzel porselenlerini yemek odasındaki camlı bir vitrinde saklıyor.
158. blinds · isimjaluzi; stor perdePlease lower the blinds in the afternoon, otherwise the living room gets unbearably hot.Lütfen öğleden sonra jaluzileri indirin, yoksa oturma odası dayanılmaz derecede ısınıyor.
159. shutters · isimpanjur; kepenkThe wooden shutters were closed against the midday sun, leaving the house pleasantly dim.Ahşap panjurlar öğle güneşine karşı kapatılmıştı, ev hoş bir loşluğa bürünmüştü.
160. skylight · isimçatı penceresi; ışıklıkA large skylight floods the narrow staircase with daylight even on grey days.Büyük bir çatı penceresi, gri günlerde bile dar merdiveni gün ışığıyla dolduruyor.
161. banister · isimmerdiven korkuluğu; tırabzanThe little boy slid down the banister, much to his grandmother's horror.Küçük çocuk tırabzandan kaydı, büyükannesi dehşete düştü.
162. threshold · isimeşik; kapı eşiğiPlease take off your shoes before you step over the threshold.Lütfen eşiği geçmeden önce ayakkabılarınızı çıkarın.
163. arrears · isimgecikmiş borç; birikmiş ödemeThe family fell into arrears with their mortgage payments after the father lost his job.Baba işini kaybedince aile ipotek ödemelerinde gecikmeye düştü.
164. mantelpiece · isimşömine rafıFamily photographs lined the mantelpiece above the fireplace.Şöminenin üstündeki raf boyunca aile fotoğrafları sıralanmıştı.
165. alcove · isimduvar girintisi; nişWe fitted shelves into the alcove beside the chimney to create a small reading corner.Bacanın yanındaki girintiye raflar yerleştirerek küçük bir okuma köşesi oluşturduk.
166. nook · isimkuytu köşeThere is a cosy nook under the stairs where I keep a reading chair and a pile of books.Merdivenin altında, okuma koltuğumu ve bir yığın kitabımı koyduğum rahat bir köşe var.
167. ornament · isimsüs eşyasıThe shelves were crowded with little ornaments that she had collected on her travels.Raflar, onun seyahatlerinde topladığı küçük süs eşyalarıyla doluydu.
168. upholstery · isimdöşeme; mobilya kumaşıThe upholstery on the armchairs was so worn that we decided to have it replaced.Koltukların döşemesi o kadar yıpranmıştı ki değiştirtmeye karar verdik.
169. valuation · isimdeğerleme; ekspertizThe bank ordered a valuation of the house before agreeing to approve the loan.Banka, krediyi onaylamadan önce evin ekspertizinin yapılmasını istedi.
170. foreclosure · isimipotekli malın bankaca hacziThousands of families faced foreclosure when interest rates suddenly doubled.Faiz oranları aniden iki katına çıkınca binlerce aile evinin haczedilmesiyle karşı karşıya kaldı.
171. shelter · isimbarınak; barınmaThe charity provides emergency shelter for people who have lost everything in the fire.Yardım kuruluşu, yangında her şeyini kaybeden insanlara acil barınma imkânı sağlıyor.
172. palate · isimdamak zevki; tat alma duyusuYears of working in vineyards gave her such a refined palate that she could name a wine's region after one sip.Bağlarda geçen yıllar ona o kadar gelişmiş bir damak zevki kazandırdı ki, tek yudumda şarabın hangi bölgeden olduğunu söyleyebiliyordu.
173. aroma · isimhoş koku; yiyecek veya içecek kokusuThe aroma of freshly ground spices drifted out of the shop and pulled us in from the pavement.Yeni çekilmiş baharatların hoş kokusu dükkândan dışarı taştı ve bizi kaldırımdan içeri çekti.
174. staple · isimtemel gıda maddesi; ana besinIn many regions, bulgur remains a staple, appearing on the dinner table several times a week.Birçok bölgede bulgur temel gıda olmaya devam ediyor ve akşam sofrasında haftada birkaç kez karşımıza çıkıyor.
175. produce · isimtarım ürünleri; taze sebze ve meyveThe stall is popular because all its produce comes from small farms within fifty kilometres of the town.Tezgâh çok sevilen bir yer çünkü bütün ürünleri kasabanın elli kilometre çevresindeki küçük çiftliklerden geliyor.
176. wholesome · sıfatsağlıklı ve besleyici; sağlığa yararlıHe insists on wholesome meals for his team, so there is never anything deep-fried on the lunch list.Ekibi için sağlıklı ve besleyici yemekler konusunda ısrarcı, bu yüzden öğle yemeği listesinde kızartma hiç olmuyor.
177. hearty · sıfatdoyurucu; bol ve besleyiciAfter the long hike, we sat down to a hearty stew that left everyone full and happy.Uzun yürüyüşten sonra, herkesi tok ve mutlu eden doyurucu bir güveç yemeğine oturduk.
178. indulge · fiilkeyfine bakmak; kendini şımartmak (yiyecek vb. ile)I rarely eat sweets, but on holiday I like to indulge in a rich pastry every morning.Nadiren tatlı yerim ama tatilde her sabah ağır bir hamur tatlısıyla kendimi şımartmayı severim.
179. savour · fiiltadını çıkarmak; yavaş yavaş tadına varmakDon't rush the espresso; savour it slowly and notice how the flavour changes as it cools.Espressoyu aceleyle içme; yavaş yavaş tadını çıkar ve soğudukça lezzetinin nasıl değiştiğine dikkat et.
180. devour · fiiliştahla yemek; silip süpürmekThe children devoured the entire plate of stuffed vine leaves before the guests had even arrived.Çocuklar, misafirler daha gelmeden bütün yaprak sarma tabağını silip süpürdü.
181. ravenous · sıfataç kurt gibi; çok açBy the time the ferry finally docked, we were ravenous and headed straight for the nearest grill house.Vapur nihayet yanaştığında aç kurt gibiydik ve doğruca en yakın ızgara lokantasına yöneldik.
182. famished · sıfataçlıktan bitkin; çok acıkmışI skipped breakfast because of the exam, so I'm absolutely famished now.Sınav yüzünden kahvaltı yapmadım, o yüzden şimdi açlıktan bitkinim.
183. peckish · sıfathafif acıkmış; bir şeyler atıştırmak isteyenI'm feeling a bit peckish, so I might pop out for something small before the afternoon session.Biraz acıktım, o yüzden öğleden sonraki oturumdan önce küçük bir şeyler almak için çıkabilirim.
184. parched · sıfatsusuzluktan kavrulmuş; çok susamışWe had been queuing in the sun for two hours, and by then everyone was parched.Güneşin altında iki saattir sıra bekliyorduk ve o zamana kadar herkes susuzluktan kavrulmuştu.
185. quench · fiil(susuzluğu) gidermekNothing quenches your thirst on a scorching day like a glass of cold ayran.Kavurucu bir günde soğuk bir bardak ayran kadar susuzluğu gideren bir şey yoktur.
186. refreshments · isimikram; hafif yiyecek ve içeceklerRefreshments will be available in the foyer during the interval, so there is no need to leave the building.Ara sırasında fuayede ikramlar olacak, bu yüzden binadan çıkmanıza gerek yok.
187. nourish · fiilbeslemek; sağlıklı büyümesini sağlamakA diet rich in whole grains and pulses will nourish your body far better than any supplement.Tam tahıl ve baklagil açısından zengin bir beslenme, vücudunuzu herhangi bir takviyeden çok daha iyi besler.
188. sustenance · isimbesin; yaşamı sürdürmeye yetecek yiyecekThe climbers had little sustenance left except a few dried apricots and a flask of sweet tea.Dağcıların elinde birkaç kuru kayısı ve bir termos şekerli çaydan başka pek besin kalmamıştı.
189. gourmet · sıfatgurme; yüksek kaliteli ve seçkin (yemek)They opened a small gourmet shop selling hand-pressed olive oil and cheeses aged in mountain caves.Elde sıkılmış zeytinyağı ve dağ mağaralarında olgunlaştırılmış peynirler satan küçük bir gurme dükkânı açtılar.
190. delicacy · isimnadide lezzet; özel ve değerli yiyecekIn this region, fresh sea urchin is considered a delicacy and is often served only to honoured guests.Bu bölgede taze deniz kestanesi nadide bir lezzet sayılır ve çoğu zaman yalnızca değerli konuklara sunulur.
191. connoisseur · isimuzman; bir konuda ince zevk sahibi kişiMy uncle is a real coffee connoisseur and can tell by smell alone where the beans were grown.Amcam gerçek bir kahve uzmanı ve çekirdeklerin nerede yetiştiğini sadece kokusundan söyleyebiliyor.
192. mouth-watering · sıfatağız sulandıran; çok iştah açıcıThe photographs in the cookbook were so mouth-watering that I ended up ordering a takeaway at midnight.Yemek kitabındaki fotoğraflar o kadar ağız sulandırıcıydı ki sonunda gece yarısı paket servis sipariş verdim.
193. succulent · sıfatsulu ve lezzetli; etli ve yumuşakThe lamb had been slow-cooked for six hours and was so succulent that it fell off the bone.Kuzu altı saat boyunca kısık ateşte pişmişti ve o kadar sulu ve lezzetliydi ki kemiğinden ayrılıyordu.
194. flaky · sıfatkat kat; çıtır çıtır dökülen (hamur)The baker's secret is cold butter, which gives his pies a wonderfully flaky crust.Fırıncının sırrı soğuk tereyağı; bu, böreklerine harika kat kat bir kabuk veriyor.
195. tart · sıfatekşimsi ve keskin; mayhoşThe sauce was pleasantly tart, thanks to a handful of sour cherries added right at the end.Sos, tam sonda eklenen bir avuç vişne sayesinde hoş bir mayhoşluğa sahipti.
196. pungent · sıfatkeskin kokulu veya tadı sert; genzi yakanThe pungent smell of aged cheese filled the small cellar, and some visitors had to step outside.Olgunlaşmış peynirin keskin kokusu küçük mahzeni doldurdu ve bazı ziyaretçiler dışarı çıkmak zorunda kaldı.
197. fragrant · sıfathoş kokulu; mis gibi kokanShe served a fragrant pilaf with cinnamon and saffron, and the whole flat smelled wonderful.Tarçınlı ve safranlı mis kokulu bir pilav servis etti ve bütün daire harika kokuyordu.
198. insipid · sıfattatsız tuzsuz; lezzetsiz, yavanThe canteen's vegetable soup was so insipid that most of us added extra salt and chilli.Yemekhanenin sebze çorbası o kadar tatsız tuzsuzdu ki çoğumuz fazladan tuz ve acı biber ekledik.
199. palatable · sıfatyenilebilir ve hoş; kabul edilebilir tattaAdding a little lemon and honey made the herbal medicine far more palatable for the children.Biraz limon ve bal eklemek bitki ilacını çocuklar için çok daha içilebilir hale getirdi.
200. edible · sıfatyenilebilir; yenmesi zararsızOur guide showed us which wild plants in the forest were edible and which ones to avoid.Rehberimiz bize ormandaki yabani bitkilerden hangilerinin yenilebilir, hangilerinden uzak durulması gerektiğini gösterdi.
201. soggy · sıfatsulu sepken; ıslanıp lapa olmuşThe chips arrived soggy because the delivery rider had left them in a plastic bag for too long.Patates kızartması lapa olmuş geldi çünkü kurye onları plastik poşette çok uzun süre bekletmişti.
202. sizzle · fiilcızırdamak; cızır cızır pişmekThe onions began to sizzle the moment they hit the pan, and the aroma spread through the flat.Soğanlar tavaya düşer düşmez cızırdamaya başladı ve koku bütün daireye yayıldı.
203. sauté · fiilsote yapmak; az yağda hızlıca kavurmakFirst sauté the leeks gently until they soften, but don't let them brown or they will turn bitter.Önce pırasaları yumuşayana kadar hafifçe sotele ama kızarmasına izin verme, yoksa acılaşırlar.
204. poach · fiilkaynamaya yakın suda haşlamak; (yumurtayı) suda pişirmekHe poached the salmon in a light broth so that it stayed moist and kept its delicate flavour.Somonu hafif bir et suyunda haşladı, böylece nemli kaldı ve hassas lezzetini korudu.
205. caramelise · fiilkaramelize etmek; şekeri kızartıp karamel haline getirmekCook the onions on a low heat for forty minutes until they caramelise and turn deep golden.Soğanları karamelize olup koyu altın rengine dönene kadar kırk dakika kısık ateşte pişir.
206. ferment · fiilmayalanmak; fermente olmak veya etmekOur grandmother lets the cabbage ferment in a large barrel for weeks before the pickle is ready.Büyükannemiz turşu hazır olmadan önce lahananın büyük bir fıçıda haftalarca mayalanmasını bekler.
207. pickle · fiilturşusunu kurmak; salamurada veya sirkede saklamakEvery autumn she pickles cucumbers and peppers so that the family has something tangy all winter.Her sonbahar salatalık ve biber turşusu kurar, böylece ailenin bütün kış ekşi bir şeyleri olur.
208. glaze · fiil(yiyeceğin) üzerine parlatıcı bir tabaka sürmek; parlatmakJust before baking, glaze the top of the loaf with beaten egg to give it a glossy finish.Pişirmeden hemen önce ekmeğin üstüne çırpılmış yumurta sürerek parlak bir yüzey kazandır.
209. garnish · fiilsüslemek; yemeğin üzerine ek malzeme koymakThe chef garnished each bowl with a few mint leaves and a swirl of olive oil.Şef her kaseyi birkaç nane yaprağı ve birkaç damla zeytinyağıyla süsledi.
210. pinch · isimtutam; parmak ucuyla alınan küçük miktarAdd a pinch of cinnamon to the batter and you'll notice how much warmer the flavour becomes.Hamura bir tutam tarçın ekle; lezzetin ne kadar sıcaklaştığını fark edeceksin.
211. carve · fiil(pişmiş eti) dilimlemek; kesip servis etmekMy father always carves the turkey at the table, and everyone waits impatiently for the first piece.Babam hindiyi her zaman sofrada dilimler ve herkes sabırsızlıkla ilk parçayı bekler.
212. skewer · isimşiş; et veya sebze geçirilen ince çubukThread the peppers, onions and lamb onto each skewer and brush them with marinade before grilling.Biberleri, soğanları ve kuzu etini her şişe diz ve ızgaraya koymadan önce sosla fırçala.
213. condiment · isimçeşni; sofrada yemeğe eklenen sos veya baharatEvery table in the café has a small tray of condiments, including chilli flakes and a tangy pomegranate syrup.Kafedeki her masada pul biber ve ekşi nar ekşisi gibi çeşnilerin bulunduğu küçük bir tepsi var.
214. utensil · isimmutfak gereci; yemek yapmada kullanılan aletA sharp knife is the one utensil I would never compromise on when equipping a kitchen.Bir mutfağı donatırken asla taviz vermeyeceğim tek gereç keskin bir bıçaktır.
215. teetotal · sıfathiç alkol içmeyen; alkolden tamamen uzak duranMy manager has been teetotal for ten years, so we always offer him sparkling water at dinners.Müdürüm on yıldır hiç alkol içmiyor, bu yüzden yemeklerde ona hep maden suyu ikram ederiz.
216. luxury · isimlüks; gerekli olmayan ama keyif veren pahalı şeyA weekend at a spa hotel is a luxury I can only allow myself once a year.Bir hafta sonunu spa otelinde geçirmek, kendime ancak yılda bir kez tanıyabildiğim bir lüks.
217. reimburse · fiilharcanan parayı geri ödemek, masrafı karşılamakThe firm will reimburse you for all travel expenses as long as you keep the receipts.Fişleri saklamanız koşuluyla firma tüm yol masraflarınızı size geri ödeyecek.
218. repay · fiilborcu geri ödemekIt took her almost ten years to repay the loan she had taken out to start her business.İşini kurmak için çektiği krediyi geri ödemesi neredeyse on yılını aldı.
219. surplus · isimfazlalık; fazla gelir (gelir giderden çok olduğunda)The council ended the year with a surplus, so it could repair the roads without raising local taxes.Belediye yılı fazlayla kapattı, bu yüzden yerel vergileri artırmadan yolları onarabildi.
220. deficit · isimaçık; gelirin giderden az olmasıThe club is running a deficit of two million, and the owners are now looking for investors.Kulübün iki milyonluk bir açığı var ve sahipleri şimdi yatırımcı arıyor.
221. premium · isimsigorta primi; ekstra ödenen ücretMy insurance premium went up sharply after I had two small accidents in the same year.Aynı yıl içinde iki küçük kaza yapınca sigorta primim keskin biçimde yükseldi.
222. gamble · fiilkumar oynamak; riske girmekHe gambled his whole bonus on a single horse and, of course, lost every penny.İkramiyesinin tamamını tek bir ata yatırdı ve tabii ki bir kuruş bile geri alamadı.
223. overspend · fiilgereğinden fazla harcamak; bütçeyi aşmakI always overspend in December, and then I spend the first months of the year catching up.Aralık ayında hep gereğinden fazla harcıyorum, sonra yılın ilk aylarını toparlamakla geçiriyorum.
224. squander · fiil(para, fırsat) israf etmek, har vurup harman savurmakHe inherited a small fortune and squandered most of it on fast cars within three years.Küçük bir servet miras aldı ve üç yıl içinde büyük kısmını hızlı arabalara harcayıp israf etti.
225. hoard · fiilistif etmek; (para, mal) biriktirip saklamakWhen prices began to rise, many families started to hoard tinned goods and bottled drinks.Fiyatlar yükselmeye başlayınca birçok aile konserve ürünleri ve şişelenmiş içecekleri istiflemeye başladı.
226. windfall · isimbeklenmedik kazanç, piyango vurgunuThe unexpected windfall from her aunt's will allowed them to pay off the mortgage early.Teyzesinin vasiyetinden gelen beklenmedik para, ev kredisini erken kapatmalarını sağladı.
227. lucrative · sıfatkazançlı, çok para getirenShe turned down a lucrative offer from a rival firm because she believed in her current team.Şu anki ekibine inandığı için rakip bir firmanın çok kazançlı teklifini reddetti.
228. subsidy · isimsübvansiyon; devlet desteğiWithout a government subsidy, many small farmers would not be able to sell their wheat at a fair rate.Devlet sübvansiyonu olmadan birçok küçük çiftçi buğdayını adil bir fiyata satamazdı.
229. dividend · isimtemettü; hissedarlara dağıtılan kâr payıThe bank announced a higher dividend this year, which pleased shareholders after two weak quarters.Banka bu yıl daha yüksek bir temettü açıkladı; bu, iki zayıf çeyreğin ardından hissedarları sevindirdi.
230. portfolio · isimyatırım portföyü; bir kişinin sahip olduğu yatırımların tümüMy advisor suggested I spread the risk by adding some property to my investment portfolio.Danışmanım, yatırım portföyüme biraz gayrimenkul ekleyerek riski dağıtmamı önerdi.
231. audit · isimdenetim; mali kayıtların resmi incelemesiThe audit revealed that thousands had been spent on consultants who never produced a single report.Denetim, tek bir rapor bile hazırlamayan danışmanlara binlerce harcama yapıldığını ortaya çıkardı.
232. default · fiilborcunu ödememek, temerrüde düşmekSeveral homeowners defaulted on their loans when interest rates rose faster than anyone had expected.Faiz oranları kimsenin beklediğinden hızlı yükselince birkaç ev sahibi kredisini ödeyemeyip temerrüde düştü.
233. forfeit · fiil(hak, para) kaybetmek, elinden gitmekIf you cancel less than a day before arrival, you will forfeit your entire advance payment.Varıştan bir günden az önce iptal ederseniz peşin ödemenizin tamamını kaybedersiniz.
234. depreciate · fiildeğer kaybetmekA new car begins to depreciate the moment you drive it out of the showroom.Sıfır bir araba, galeriden çıktığınız anda değer kaybetmeye başlar.
235. devalue · fiil(para birimini) değerini düşürmek; değersizleştirmekThe government chose to devalue the currency in order to make its exports more competitive.Hükümet, ihracatını daha rekabetçi kılmak için para biriminin değerini düşürmeyi seçti.
236. redeem · fiil(kupon, puan) bozdurmak, karşılığında ürün almakYou can redeem your loyalty points for a free coffee or a discount on your next purchase.Sadakat puanlarınızı bedava bir kahveyle ya da bir sonraki alışverişinizde indirimle bozdurabilirsiniz.
237. refundable · sıfatücreti iade edilebilirI chose the slightly dearer flight because the ticket was fully refundable if my plans changed.Planlarım değişirse bilet ücreti tamamen iade edilebildiği için biraz daha pahalı uçuşu seçtim.
238. negotiable · sıfatpazarlığa açık, görüşülebilirThe advert said the price was negotiable, so I offered ten percent less and we shook hands.İlanda fiyatın pazarlığa açık olduğu yazıyordu, ben de yüzde on eksiğini teklif ettim ve el sıkıştık.
239. overcharge · fiilfazla para almak, fahiş fiyat istemekI realised the taxi driver had overcharged us when I saw how little the same route cost the next day.Ertesi gün aynı güzergâhın ne kadar az tuttuğunu görünce taksi şoförünün bizden fazla para aldığını fark ettim.
240. undercut · fiilrakipten daha düşük fiyat vermekOnline sellers can undercut local traders because they do not have to pay for expensive premises.İnternet satıcıları pahalı mekânlara para ödemek zorunda olmadıkları için yerel esnafın altında fiyat verebiliyor.
241. mark-up · isimkâr marjı; maliyetin üzerine eklenen fiyat artışıRestaurants often have a huge mark-up on wine, sometimes three times what they paid for it.Restoranlar şarapta genellikle çok yüksek bir kâr marjı koyar, bazen aldıkları fiyatın üç katı.
242. merchandise · isimticari mal, ürünler; lisanslı ürünlerFans queued for hours outside the stadium to buy official merchandise before the final.Hayranlar final öncesi resmî ürünleri almak için stadyumun önünde saatlerce sıra bekledi.
243. retail · isimperakendeShe started in retail as a sales assistant and is now responsible for a chain of twelve outlets.Perakendeye satış görevlisi olarak başladı ve şimdi on iki mağazalık bir zincirden sorumlu.
244. VAT · isimKDV (katma değer vergisi)The price on the tag doesn't include VAT, so the final amount at the till will be higher.Etiketteki fiyata KDV dahil değil, bu yüzden kasadaki son tutar daha yüksek olacak.
245. levy · isimözel vergi, harçA new levy on plastic carrier bags has cut their use by more than half.Plastik poşetlere getirilen yeni harç, kullanımını yarıdan fazla azalttı.
246. gratuity · isimbahşiş (resmî dil)A twelve percent gratuity is already added to the total for groups of six or more.Altı ve üzeri kişilik gruplar için toplam tutara zaten yüzde on iki servis bahşişi ekleniyor.
247. freebie · isimbedava verilen şey, promosyon ürünüI only went to the fair for the freebies, and I came home with three pens and a tote bag.Fuara sadece bedava hediyeler için gittim ve eve üç kalem ve bir bez çantayla döndüm.
248. knockoff · isimünlü bir markanın ucuz taklidiThe handbag looked perfect, but the stitching gave it away as a knockoff.Çanta kusursuz görünüyordu ama dikişler taklit olduğunu ele verdi.
249. bogus · sıfatsahte, uydurmaThe caller claimed to be from my bank, but it was a bogus request for my password.Arayan kişi bankamdan olduğunu söyledi ama bu, şifremi isteyen sahte bir talepti.
250. swindle · fiildolandırmak, kazıklamakThe man swindled dozens of pensioners out of their savings by promising impossible returns.Adam, imkânsız getiriler vaat ederek onlarca emekliyi birikimlerinden dolandırdı.