TOEFL Kelime Listesi (Sayfa 9)
TOEFL Kelime Listesi: 2.355 kelime, TOEFL iBT’nin akademik okuma ve dinleme metinleri için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: A2 5, B1 451, B2 1.057, C1 842.
2.001–2.250. kelimeler · Sayfa 9/10 · Güncelleme:
Kelimeler 2.001–2.250
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 2.001. anecdote · isim · C1 | anekdot; kısa, ilginç gerçek öykü | The professor opened the lecture with an anecdote about a composer who wrote music while traveling by train.Profesör, dersi trenle seyahat ederken müzik besteleyen bir bestecinin anekdotuyla açtı. |
| 2.002. parody · isim · C1 | parodi; güldürmek için taklit eden eser | The comedy sketch is a parody of old detective films, exaggerating every familiar cliché.Komedi skeci, bilindik her klişeyi abartarak eski dedektif filmlerinin bir parodisini yapıyor. |
| 2.003. palette · isim · C1 | palet; bir sanatçının kullandığı renk aralığı | Van Gogh's palette became brighter after he moved to the south of France.Van Gogh'un renk paleti, Fransa'nın güneyine taşındıktan sonra daha parlak hale geldi. |
| 2.004. sonnet · isim · C1 | sone; 14 dizelik şiir biçimi | Shakespeare wrote more than a hundred and fifty sonnets, many of them about love and time.Shakespeare, birçoğu aşk ve zamanı konu alan yüz elliden fazla sone yazdı. |
| 2.005. installation · isim · C1 | enstalasyon; mekâna yerleştirilen sanat eseri | The museum's new installation fills an entire room with hanging mirrors and colored lights.Müzenin yeni enstalasyonu, asılı aynalar ve renkli ışıklarla koca bir odayı dolduruyor. |
| 2.006. canon · isim · C1 | edebî kanon; bir alanda temel kabul edilen eserler bütünü | Scholars continue to debate which contemporary authors deserve a place in the literary canon.Akademisyenler, hangi çağdaş yazarların edebî kanonda yer hak ettiğini tartışmaya devam ediyor. |
| 2.007. rhetoric · isim · C1 | retorik; etkili konuşma ve yazma sanatı | The essay analyzes how the playwright's rhetoric turns an ordinary speech into a moving public appeal.Deneme, oyun yazarının retoriğinin sıradan bir konuşmayı nasıl etkileyici bir toplumsal çağrıya dönüştürdüğünü çözümlüyor. |
| 2.008. allusion · isim · C1 | ima, gönderme (başka bir esere) | The title of the poem contains an allusion to a famous Greek tragedy.Şiirin başlığı, ünlü bir Yunan tragedyasına gönderme içeriyor. |
| 2.009. archetype · isim · C1 | arketip; ilk örnek, kalıp karakter ya da imge | The wise old teacher is an archetype found in stories from many different cultures.Bilge yaşlı öğretmen, birçok farklı kültürün hikâyelerinde rastlanan bir arketiptir. |
| 2.010. subtext · isim · C1 | alt metin; satır arası anlam | On the surface the scene is a polite dinner, but the subtext is a bitter family quarrel.Sahne yüzeyde nazik bir akşam yemeği, ancak alt metni acı bir aile kavgası. |
| 2.011. juxtapose · fiil · C1 | yan yana koymak (zıtlık yaratmak için) | The photographer likes to juxtapose images of old farmhouses with modern glass towers.Fotoğrafçı, eski çiftlik evlerinin görüntülerini modern cam kulelerle yan yana koymayı seviyor. |
| 2.012. poignant · sıfat · C1 | dokunaklı; yürek burkan | The film ends with a poignant scene in which an old man plays his late wife's favorite song.Film, yaşlı bir adamın rahmetli eşinin sevdiği şarkıyı çaldığı dokunaklı bir sahneyle bitiyor. |
| 2.013. melancholy · sıfat · C1 | hüzünlü; melankolik | The slow, melancholy tune of the cello gave the film's final scene a feeling of quiet loss.Çellonun yavaş ve hüzünlü ezgisi, filmin son sahnesine sessiz bir kayıp duygusu verdi. |
| 2.014. intricate · sıfat · C1 | ince işlenmiş; karmaşık ve ayrıntılı | The manuscript's margins were decorated with intricate patterns of leaves and tiny animals.El yazmasının kenarları, yapraklardan ve minik hayvanlardan oluşan ince işlenmiş desenlerle süslenmişti. |
| 2.015. acclaimed · sıfat · C1 | büyük övgü almış, beğenilen | Her critically acclaimed first novel won several national literary prizes within a year of publication.Eleştirmenlerce büyük övgü alan ilk romanı, yayımlandıktan sonraki bir yıl içinde birkaç ulusal edebiyat ödülü kazandı. |
| 2.016. prolific · sıfat · C1 | üretken (çok eser veren) | Picasso was an extremely prolific artist who created tens of thousands of works during his life.Picasso, hayatı boyunca on binlerce eser üreten son derece üretken bir sanatçıydı. |
| 2.017. eloquent · sıfat · C1 | belagatli; etkili ve akıcı ifade eden | In an eloquent letter, the poet explained why art matters most in times of social crisis.Şair, belagatli bir mektupta sanatın en çok toplumsal kriz dönemlerinde neden önemli olduğunu açıkladı. |
| 2.018. ornate · sıfat · C1 | süslü, bezemeli | The theater's ornate ceiling, covered in gold leaf and painted figures, impressed every visitor.Tiyatronun altın varak ve boyalı figürlerle kaplı süslü tavanı her ziyaretçiyi etkiledi. |
| 2.019. whimsical · sıfat · C1 | tuhaf ve eğlenceli; kaprisli | The illustrator is known for whimsical drawings of animals wearing hats and riding bicycles.İllüstratör, şapka takıp bisiklete binen hayvanların tuhaf ve eğlenceli çizimleriyle tanınıyor. |
| 2.020. dissonance · isim · C1 | uyumsuzluk; ahenksiz ses birleşimi | The composer used sudden dissonance to create tension before resolving it in a calm final chord.Besteci, gerilim yaratmak için ani bir uyumsuzluk kullandı ve bunu sakin bir son akorda çözdü. |
| 2.021. crescendo · isim · C1 | kreşendo; sesin giderek güçlenmesi | The piece builds in a long crescendo that reaches its peak just before the final silence.Eser, son sessizlikten hemen önce doruğa ulaşan uzun bir kreşendoyla ilerliyor. |
| 2.022. connotation · isim · C1 | yan anlam; çağrışım | The word "cheap" has a negative connotation, while "inexpensive" sounds more neutral."Cheap" sözcüğünün olumsuz bir yan anlamı vardır; "inexpensive" ise daha tarafsız duyulur. |
| 2.023. censorship · isim · C1 | sansür | Under strict censorship, many writers had to hide their criticism of the government inside coded stories.Sıkı sansür altında birçok yazar, hükümete yönelik eleştirilerini şifreli hikâyelerin içine gizlemek zorunda kaldı. |
| 2.024. dystopia · isim · C1 | distopya; kötü ütopya | The book describes a dystopia in which every citizen is watched by the government.Kitap, her vatandaşın hükümet tarafından izlendiği bir distopyayı anlatıyor. |
| 2.025. hyperbole · isim · C1 | abartı; mübalağa | Saying "I've told you a million times" is a common example of hyperbole."Sana bir milyon kere söyledim" demek, abartının yaygın bir örneğidir. |
| 2.026. antagonist · isim · C1 | karşıt güç; ana kahramanın karşısındaki kişi | In the play, the antagonist is not a villain but a rival who wants the same goal as the hero.Oyunda karşıt güç bir kötü adam değil, kahramanla aynı hedefi isteyen bir rakiptir. |
| 2.027. cubism · isim · C1 | kübizm | Cubism broke objects into geometric shapes and showed them from several angles at once.Kübizm, nesneleri geometrik şekillere ayırdı ve onları aynı anda birkaç açıdan gösterdi. |
| 2.028. surrealism · isim · C1 | gerçeküstücülük; sürrealizm | Surrealism drew on dreams to create strange images that seem to defy logic.Gerçeküstücülük, mantığa meydan okuyormuş gibi görünen tuhaf imgeler yaratmak için rüyalardan yararlandı. |
| 2.029. tapestry · isim · C1 | duvar halısı; goblen | The huge tapestry in the hall shows a hunting scene woven in wool and silk.Salondaki kocaman duvar halısı, yün ve ipekle dokunmuş bir av sahnesini gösteriyor. |
| 2.030. engraving · isim · C1 | gravür; oyma baskı | The museum owns a fine engraving made by cutting thin lines into a copper plate.Müze, bakır bir levhaya ince çizgiler oyularak yapılmış güzel bir gravüre sahip. |
| 2.031. figurative · sıfat · C1 | figüratif; gerçek nesneleri betimleyen | Figurative painting shows recognizable people and objects rather than pure shapes and colors.Figüratif resim, salt biçimler ve renkler yerine tanınabilir insanları ve nesneleri gösterir. |
| 2.032. hue · isim · C1 | renk tonu; ton | The artist mixed several hues of blue to give the sea a sense of depth.Sanatçı, denize derinlik hissi vermek için mavinin birkaç tonunu karıştırdı. |
| 2.033. silhouette · isim · C1 | siluet | Against the sunset, the silhouette of the old bridge looked almost like a drawing in black ink.Gün batımının önünde eski köprünün silueti neredeyse siyah mürekkeple yapılmış bir çizim gibi görünüyordu. |
| 2.034. caricature · isim · C1 | karikatür (abartılı portre) | The newspaper printed a caricature of the senator with an enormous nose and tiny legs.Gazete, senatörü kocaman bir burun ve minik bacaklarla gösteren bir karikatür yayımladı. |
| 2.035. prodigy · isim · C1 | dahi çocuk; olağanüstü yetenekli genç | Mozart was a musical prodigy who played for royal courts before he turned ten.Mozart, daha on yaşına basmadan saraylarda çalan müzikal bir dahi çocuktu. |
| 2.036. homage · isim · C1 | saygı duruşu; hürmet | The film's final scene pays homage to the silent comedies that inspired the director.Filmin son sahnesi, yönetmene ilham veren sessiz komedilere saygı duruşunda bulunuyor. |
| 2.037. retrospective · isim · C1 | retrospektif sergi; geriye dönük sunum | The museum is planning a retrospective that will show forty years of the painter's career.Müze, ressamın kırk yıllık kariyerini gösterecek bir retrospektif sergi planlıyor. |
| 2.038. concerto · isim · C1 | konçerto | A concerto is a piece written for one soloist who plays together with a larger group of musicians.Konçerto, daha büyük bir müzisyen grubuyla birlikte çalan tek bir solist için yazılmış bir eserdir. |
| 2.039. sonata · isim · C1 | sonat | She practiced a Beethoven piano sonata for weeks before the competition.Yarışmadan önce haftalarca bir Beethoven piyano sonatı çalıştı. |
| 2.040. stimulus · isim · C1 | uyaran; tepki doğuran şey | In the experiment, a sudden sound served as the stimulus, and researchers measured each participant's reaction time.Deneyde ani bir ses uyaran olarak kullanıldı ve araştırmacılar her katılımcının tepki süresini ölçtü. |
| 2.041. conform · fiil · C1 | uymak; topluluğun kurallarına veya davranışına ayak uydurmak | People often conform to the opinion of the majority, even when they privately disagree.İnsanlar özelde aynı fikirde olmasalar bile sıklıkla çoğunluğun görüşüne uyar. |
| 2.042. resilient · sıfat · C1 | dayanıklı; zorluklardan çabuk toparlanan | Children who have supportive relationships tend to be more resilient when facing hardship.Destekleyici ilişkilere sahip çocuklar, zorluklarla karşılaştıklarında daha dayanıklı olma eğilimindedir. |
| 2.043. conditioning · isim · C1 | koşullanma; şartlandırma | Pavlov's work on conditioning showed that dogs could learn to link a bell with food.Pavlov'un koşullanma üzerine çalışması, köpeklerin bir zili yiyecekle ilişkilendirmeyi öğrenebileceğini gösterdi. |
| 2.044. cue · isim · C1 | ipucu; harekete geçiren işaret | The smell of fresh bread served as a cue that brought back vivid childhood memories.Taze ekmek kokusu, canlı çocukluk anılarını geri getiren bir ipucu oldu. |
| 2.045. deprivation · isim · C1 | yoksunluk; mahrum kalma | Sleep deprivation can seriously reduce a person's ability to concentrate and make decisions.Uyku yoksunluğu, bir kişinin konsantre olma ve karar verme becerisini ciddi biçimde azaltabilir. |
| 2.046. inhibit · fiil · C1 | engellemek; bastırmak | Fear of embarrassment may inhibit shy students from asking questions in large classes.Utanma korkusu, çekingen öğrencilerin kalabalık sınıflarda soru sormasını engelleyebilir. |
| 2.047. gratification · isim · C1 | tatmin; doyum | The famous experiment tested whether children could resist instant gratification in exchange for a bigger reward later.Ünlü deney, çocukların daha sonra daha büyük bir ödül almak için anlık tatmine direnip direnemeyeceğini sınadı. |
| 2.048. compulsive · sıfat · C1 | kontrol edilemeyen; takıntılı | Compulsive hand washing can interfere with a person's work and social life.Takıntılı el yıkama, bir kişinin iş ve sosyal yaşamını engelleyebilir. |
| 2.049. intuition · isim · C1 | sezgi | Experienced chess players often rely on intuition to find strong moves within seconds.Deneyimli satranç oyuncuları, saniyeler içinde güçlü hamleler bulmak için sıklıkla sezgilerine güvenir. |
| 2.050. interpersonal · sıfat · C1 | kişiler arası | Strong interpersonal skills are essential for anyone who works in a team-based research lab.Güçlü kişilerarası beceriler, ekip temelli bir araştırma laboratuvarında çalışan herkes için gereklidir. |
| 2.051. nurture · isim · C1 | yetiştirme; çevre ve eğitimin etkisi | The debate over nature versus nurture asks whether personality comes mainly from biology or upbringing.Doğa ve yetiştirilme tartışması, kişiliğin esas olarak biyolojiden mi yoksa yetiştirilme tarzından mı geldiğini sorar. |
| 2.052. consciousness · isim · C1 | bilinç; farkındalık | Scientists still debate how consciousness arises from activity in the brain.Bilim insanları, bilincin beyin etkinliğinden nasıl ortaya çıktığını hâlâ tartışıyor. |
| 2.053. subconscious · sıfat · C1 | bilinçaltı ile ilgili; farkında olmadan gerçekleşen | Subconscious associations may shape our first impressions of people before we speak to them.Bilinçaltı çağrışımlar, insanlarla konuşmadan önce onlar hakkındaki ilk izlenimlerimizi şekillendirebilir. |
| 2.054. conscience · isim · C1 | vicdan | The lecturer described conscience as an internal guide that develops as children learn moral rules.Öğretim görevlisi vicdanı, çocuklar ahlaki kuralları öğrendikçe gelişen içsel bir rehber olarak tanımladı. |
| 2.055. dilemma · isim · C1 | ikilem, zor seçim durumu | The students were given a moral dilemma and asked to explain which choice they would make.Öğrencilere ahlaki bir ikilem verildi ve hangi seçimi yapacaklarını açıklamaları istendi. |
| 2.056. spontaneous · sıfat · C1 | anlık, kendiliğinden, plansız | The researcher noted that the children's spontaneous laughter was more genuine than anything they did on request.Araştırmacı, çocukların kendiliğinden gelen kahkahasının istenildiğinde yaptıkları her şeyden daha içten olduğunu belirtti. |
| 2.057. susceptible · sıfat · C1 | (etkiye) açık, duyarlı, yatkın | The experiment suggested that tired people are more susceptible to persuasive advertising than rested ones.Deney, yorgun insanların dinç insanlara göre ikna edici reklamlardan daha kolay etkilendiğini gösterdi. |
| 2.058. deliberate · sıfat · C1 | kasıtlı, bilinçli; ölçülü, düşünülmüş | The psychologist distinguished between an accidental mistake and a deliberate attempt to mislead the group.Psikolog, kazara yapılmış bir hata ile gruba yanlış bilgi vermeye yönelik kasıtlı bir girişim arasında ayrım yaptı. |
| 2.059. suppress · fiil · C1 | bastırmak, engellemek | People who try to suppress their anger often find that it returns in a stronger form later.Öfkesini bastırmaya çalışan insanlar, öfkenin sonradan daha güçlü biçimde geri döndüğünü sıklıkla görür. |
| 2.060. obedience · isim · C1 | itaat, söz dinleme | The famous study on obedience showed that ordinary people may follow harmful orders from an authority figure.İtaat üzerine yapılan ünlü çalışma, sıradan insanların bir otorite figüründen gelen zararlı emirlere uyabileceğini gösterdi. |
| 2.061. comply · fiil · C1 | uymak, boyun eğmek (kural/istek) | Most volunteers chose to comply with the instructions, even when they privately disagreed with them.Gönüllülerin çoğu, talimatlara özelde katılmasalar bile uymayı seçti. |
| 2.062. manipulate · fiil · C1 | manipüle etmek, yönlendirip oyuna getirmek | Some advertisers manipulate viewers by creating a false sense of urgency around a product.Bazı reklamcılar, bir ürün etrafında yapay bir aciliyet duygusu yaratarak izleyicileri manipüle eder. |
| 2.063. altruism · isim · C1 | özgecilik, başkalarını düşünme | Biologists and psychologists have long debated whether true altruism exists or whether helping always benefits the helper.Biyologlar ve psikologlar, gerçek özgeciliğin var olup olmadığını ya da yardım etmenin her zaman yardım edene fayda sağlayıp sağlamadığını uzun süredir tartışıyor. |
| 2.064. assertive · sıfat · C1 | kendinden emin ve iddialı; haklarını savunabilen | The workshop taught shy students to be more assertive when they disagreed with their group members.Atölye çalışması, utangaç öğrencilere grup arkadaşlarına katılmadıklarında daha kendinden emin davranmayı öğretti. |
| 2.065. temperament · isim · C1 | mizaç, huy | Infants show differences in temperament within weeks of birth, with some calm and others easily upset.Bebekler doğumdan haftalar sonra mizaç farklılıkları gösterir; bazıları sakin, bazıları çabuk huzursuz olur. |
| 2.066. perseverance · isim · C1 | azim, sebat | The study found that perseverance predicted academic success better than natural talent did.Araştırma, azmin akademik başarıyı doğuştan yetenekten daha iyi öngördüğünü ortaya koydu. |
| 2.067. burnout · isim · C1 | tükenmişlik | Without regular rest, graduate students can experience burnout and lose interest in their research.Düzenli dinlenme olmadan lisansüstü öğrenciler tükenmişlik yaşayabilir ve araştırmalarına olan ilgilerini kaybedebilir. |
| 2.068. trauma · isim · C1 | travma, ruhsal yara | Childhood trauma can influence how a person forms relationships many years later.Çocukluk travması, bir kişinin yıllar sonra ilişkileri nasıl kurduğunu etkileyebilir. |
| 2.069. attachment · isim · C1 | bağlanma, duygusal bağ | Early attachment to a caregiver gives infants a sense of safety that supports later development.Bir bakıcıya erken dönemde bağlanma, bebeklere sonraki gelişimi destekleyen bir güvenlik duygusu verir. |
| 2.070. craving · isim · C1 | aşırı istek, şiddetli arzu | Participants reported a stronger craving for sugary snacks after a night of poor sleep.Katılımcılar, kötü bir uyku gecesinin ardından şekerli atıştırmalıklara karşı daha güçlü bir istek duyduklarını bildirdi. |
| 2.071. subjective · sıfat · C1 | öznel, kişisel görüşe dayalı | Because pain is a subjective experience, doctors often ask patients to rate it on a scale.Ağrı öznel bir deneyim olduğu için doktorlar hastalardan sık sık onu bir ölçek üzerinde derecelendirmelerini ister. |
| 2.072. bystander · isim · C1 | görgü tanığı, olaya karışmayan seyirci | The bystander effect describes how each bystander feels less responsible when more people witness an emergency.Seyirci etkisi, bir acil durumu daha fazla kişi gördüğünde her seyircinin kendini daha az sorumlu hissetmesini anlatır. |
| 2.073. inclination · isim · C1 | eğilim, meyil | Her natural inclination was to avoid conflict, even when she felt she had been treated unfairly.Haksızlığa uğradığını hissettiğinde bile doğal eğilimi çatışmadan kaçınmaktı. |
| 2.074. nostalgia · isim · C1 | nostalji, geçmişe özlem | Listening to songs from their school years often fills adults with nostalgia and can lift their mood.Okul yıllarından şarkılar dinlemek, yetişkinleri çoğu zaman nostaljiyle doldurur ve ruh hallerini yükseltebilir. |
| 2.075. overwhelm · fiil · C1 | bunaltmak, altında ezmek, bastırmak | A heavy workload can overwhelm new students who are still learning how to manage their time.Ağır bir iş yükü, zamanlarını nasıl yöneteceklerini hâlâ öğrenmekte olan yeni öğrencileri bunaltabilir. |
| 2.076. hallucination · isim · C1 | halüsinasyon; varsanı | Extreme tiredness and lack of sleep can sometimes cause a mild hallucination, such as hearing a voice in an empty room.Aşırı yorgunluk ve uykusuzluk bazen boş bir odada ses duymak gibi hafif bir halüsinasyona yol açabilir. |
| 2.077. delusion · isim · C1 | sanrı; hezeyan; yanlış inanç | The patient held the delusion that strangers on the street were secretly following him, despite all evidence to the contrary.Hasta, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen sokaktaki yabancıların kendisini gizlice takip ettiği yönünde bir sanrıya sahipti. |
| 2.078. amnesia · isim · C1 | bellek yitimi; amnezi | After the accident, he suffered amnesia and could not remember events from the previous two years.Kazadan sonra bellek yitimi yaşadı ve önceki iki yıldaki olayları hatırlayamadı. |
| 2.079. introspection · isim · C1 | içebakış; kendi düşünce ve duygularını inceleme | Early psychologists relied on introspection, asking people to describe their own thoughts, but this method proved hard to verify.İlk psikologlar, insanlardan kendi düşüncelerini anlatmalarını isteyerek içebakışa dayandı, ancak bu yöntemin doğrulanması zor oldu. |
| 2.080. gullible · sıfat · C1 | saf; kolay kandırılır | Scammers often target gullible people who accept unlikely promises without checking whether they are true.Dolandırıcılar genellikle olası görünmeyen vaatleri doğru olup olmadığını kontrol etmeden kabul eden saf insanları hedef alır. |
| 2.081. hostility · isim · C1 | düşmanlık; husumet | The study linked constant hostility in the workplace to higher rates of heart problems among employees.Çalışma, iş yerindeki sürekli düşmanlığı çalışanlar arasında daha yüksek kalp sorunu oranlarıyla ilişkilendirdi. |
| 2.082. rapport · isim · C1 | uyumlu ve güvene dayalı ilişki | A counselor must build rapport with a client before the client will feel safe sharing personal problems.Bir danışman, danışanın kişisel sorunlarını paylaşırken kendini güvende hissedebilmesi için önce onunla güvene dayalı bir ilişki kurmalıdır. |
| 2.083. charisma · isim · C1 | karizma; çekicilik | The professor argued that charisma alone does not make someone a good leader without honesty and competence.Profesör, dürüstlük ve yetkinlik olmadan karizmanın tek başına kişiyi iyi bir lider yapmadığını savundu. |
| 2.084. coercion · isim · C1 | zorlama; baskı yoluyla yaptırma | Confessions obtained through coercion are considered unreliable because frightened people will often say whatever ends the pressure.Zorlama yoluyla alınan itiraflar güvenilmez sayılır, çünkü korkmuş insanlar baskıyı sona erdirecek her şeyi söyleyebilir. |
| 2.085. placebo · isim · C1 | plasebo; etkisiz ilaç | Nearly a third of the patients who received the placebo reported less pain, which surprised the research team.Plasebo alan hastaların yaklaşık üçte biri daha az ağrı bildirdi ve bu araştırma ekibini şaşırttı. |
| 2.086. self-fulfilling prophecy · kalıp · C1 | kendini gerçekleştiren kehanet | If teachers expect a child to fail, that expectation can become a self-fulfilling prophecy as the child stops trying.Öğretmenler bir çocuğun başarısız olacağını bekliyorsa, çocuk çabalamayı bıraktıkça bu beklenti kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşebilir. |
| 2.087. groupthink · isim · C1 | grup düşüncesi (uyumu korumak için eleştirmeden aynı fikri benimseme) | The committee's disastrous decision was blamed on groupthink, since nobody dared to question the director's plan.Komitenin felaketle sonuçlanan kararı grup düşüncesine bağlandı, çünkü kimse müdürün planını sorgulamaya cesaret edemedi. |
| 2.088. remorse · isim · C1 | vicdan azabı; derin pişmanlık | The judge noted that the defendant had shown genuine remorse and had already tried to repair the damage.Hâkim, sanığın gerçek bir vicdan azabı gösterdiğini ve zararı gidermek için zaten çaba harcadığını belirtti. |
| 2.089. complacent · sıfat · C1 | kendinden memnun ve rehavete kapılmış | After several easy victories, the team became complacent and stopped practising, which led to an unexpected defeat.Birkaç kolay galibiyetten sonra takım rehavete kapılıp antrenmanı bıraktı ve bu beklenmedik bir yenilgiye yol açtı. |
| 2.090. irritable · sıfat · C1 | huysuz; çabuk sinirlenen | Participants who slept only four hours became noticeably more irritable and snapped at the researchers over small things.Yalnızca dört saat uyuyan katılımcılar gözle görülür biçimde daha huysuz hale geldi ve küçük şeyler yüzünden araştırmacılara ters cevap verdi. |
| 2.091. repress · fiil · C1 | bastırmak (duyguyu veya anıyı bilinçdışına itmek) | According to some theories, people who repress painful childhood memories may experience them later as unexplained fears.Bazı kuramlara göre, acı veren çocukluk anılarını bastıran kişiler bunları sonradan açıklanamayan korkular olarak yaşayabilir. |
| 2.092. paranoia · isim · C1 | paranoya; aşırı kuşkuculuk | His growing paranoia led him to believe that his neighbours were secretly reading his messages.Artan paranoyası, komşularının mesajlarını gizlice okuduğuna inanmasına yol açtı. |
| 2.093. apathy · isim · C1 | duygusuzluk; ilgisizlik; isteksizlik | Long-term unemployment can lead to apathy, as people begin to feel that their efforts make no difference.Uzun süreli işsizlik, insanlar çabalarının fark yaratmadığını hissetmeye başladığı için ilgisizliğe yol açabilir. |
| 2.094. resentment · isim · C1 | kızgınlık; içerleme; kin | Unequal treatment among siblings often leaves one child with deep resentment that lasts into adulthood.Kardeşler arasındaki eşitsiz muamele, çoğu zaman bir çocukta yetişkinliğe kadar süren derin bir kızgınlık bırakır. |
| 2.095. betrayal · isim · C1 | ihanet; güveni kötüye kullanma | Many people find it hard to trust anyone again after experiencing betrayal by a close friend.Birçok insan, yakın bir arkadaşın ihanetini yaşadıktan sonra yeniden kimseye güvenmekte zorlanır. |
| 2.096. diligent · sıfat · C1 | çalışkan; gayretli; titiz | The study found that diligent students did not always have higher intelligence, only better study routines.Çalışma, gayretli öğrencilerin her zaman daha yüksek zekaya sahip olmadığını, yalnızca daha iyi çalışma düzenleri olduğunu ortaya koydu. |
| 2.097. stigma · isim · C1 | damga; toplumsal önyargı | The stigma surrounding counseling prevents some students from asking for help when they need it.Psikolojik danışmanlığı çevreleyen damga, bazı öğrencilerin ihtiyaç duyduklarında yardım istemesini engelliyor. |
| 2.098. overconfidence · isim · C1 | aşırı özgüven | Overconfidence led many test takers to skip the final review and lose easy points.Aşırı özgüven, birçok sınava girenin son kontrolü atlayıp kolay puanları kaçırmasına yol açtı. |
| 2.099. respondent · isim · C1 | ankete cevap veren kişi | Over sixty percent of respondents said they felt more productive after taking short breaks.Ankete cevap verenlerin yüzde altmışından fazlası kısa molalardan sonra kendini daha verimli hissettiğini söyledi. |
| 2.100. longitudinal study · kalıp · C1 | boylamsal çalışma; uzun süreli takip araştırması | A longitudinal study tracked the same group of children from age five until they finished university.Boylamsal bir çalışma, aynı çocuk grubunu beş yaşından üniversiteyi bitirene kadar takip etti. |
| 2.101. infancy · isim · C1 | bebeklik dönemi | Experiences in infancy, such as comfort and affection, can shape how people form relationships later.Teselli ve sevgi gibi bebeklik dönemi deneyimleri, insanların ilerideki ilişkilerini nasıl kurduğunu şekillendirebilir. |
| 2.102. mnemonic · isim · C1 | hafıza tekniği; akılda tutmaya yarayan kısa yöntem | She invented a funny mnemonic to remember the order of the planets for her astronomy quiz.Astronomi sınavı için gezegenlerin sırasını hatırlamak üzere komik bir hafıza tekniği icat etti. |
| 2.103. psyche · isim · C1 | ruh; zihinsel ve duygusal yapı | The lecture explored how childhood experiences leave a lasting mark on the human psyche.Ders, çocukluk deneyimlerinin insan ruhunda nasıl kalıcı bir iz bıraktığını inceledi. |
| 2.104. eccentric · sıfat · C1 | garip; sıra dışı davranışlı | The eccentric professor wore two different socks every day and claimed it helped him think creatively.Sıra dışı profesör her gün farklı iki çorap giyiyor ve bunun yaratıcı düşünmesine yardımcı olduğunu iddia ediyordu. |
| 2.105. conscientious · sıfat · C1 | vicdanlı ve özenli; sorumluluk sahibi | Conscientious people tend to plan ahead and rarely hand in their work late.Sorumluluk sahibi insanlar önceden plan yapma eğilimindedir ve işlerini nadiren geç teslim eder. |
| 2.106. distress · isim · C1 | sıkıntı; acı; üzüntü | The researchers stopped the experiment immediately when one participant showed signs of distress.Araştırmacılar, bir katılımcı sıkıntı belirtileri gösterince deneyi derhal durdurdu. |
| 2.107. relapse · isim · C1 | nüks; eski kötü duruma dönüş | Support from friends and family can lower the risk of relapse after a person stops a harmful habit.Arkadaş ve aile desteği, bir kişi zararlı bir alışkanlığı bıraktıktan sonra nüks riskini azaltabilir. |
| 2.108. recession · isim · C1 | durgunluk; resesyon | During the recession, many small firms closed because customers had less money to spend on non-essential items.Durgunluk döneminde, müşterilerin gereksiz ürünlere harcayacak parası azaldığı için birçok küçük firma kapandı. |
| 2.109. commodity · isim · C1 | emtia; ticarete konu temel mal | Because oil is a global commodity, a conflict in one region can change fuel prices everywhere.Petrol küresel bir emtia olduğu için, bir bölgedeki çatışma her yerde yakıt fiyatlarını değiştirebilir. |
| 2.110. tariff · isim · C1 | gümrük vergisi; tarife | The government imposed a tariff on imported steel to protect domestic manufacturers from cheaper foreign competition.Hükümet, yerli üreticileri daha ucuz yabancı rekabetten korumak için ithal çeliğe gümrük vergisi koydu. |
| 2.111. shareholder · isim · C1 | hissedar | Shareholders voted to approve the merger after executives promised that it would increase long-term earnings.Hissedarlar, yöneticiler birleşmenin uzun vadeli kazançları artıracağına söz verdikten sonra birleşmeyi onaylamak için oy kullandı. |
| 2.112. monopoly · isim · C1 | tekel | Critics claimed that the railway company held a monopoly and could therefore charge unfairly high prices.Eleştirmenler, demiryolu şirketinin tekele sahip olduğunu ve bu yüzden haksız biçimde yüksek fiyat isteyebildiğini öne sürdü. |
| 2.113. subsidy · isim · C1 | sübvansiyon; devlet desteği | Farmers in the region depend on a government subsidy to stay profitable when crop prices fall.Bölgedeki çiftçiler, ürün fiyatları düştüğünde kârlı kalabilmek için devlet sübvansiyonuna bağımlı. |
| 2.114. expenditure · isim · C1 | harcama; gider | Public expenditure on education rose steadily over the decade, especially in rural areas.Eğitime yapılan kamu harcaması on yıl boyunca, özellikle kırsal bölgelerde, istikrarlı biçimde arttı. |
| 2.115. scarcity · isim · C1 | kıtlık; kıt olma durumu | The scarcity of fresh water forces societies to decide carefully who receives it and at what price.Tatlı su kıtlığı, toplumları suyu kimin hangi fiyata alacağına dikkatle karar vermeye zorlar. |
| 2.116. fluctuate · fiil · C1 | dalgalanmak; inip çıkmak | Prices of fresh vegetables fluctuate throughout the year depending on weather and transport costs.Taze sebze fiyatları, hava koşullarına ve taşıma maliyetlerine bağlı olarak yıl boyunca dalgalanır. |
| 2.117. asset · isim · C1 | varlık; değerli mal | For a technology company, skilled engineers and patents are often more valuable assets than buildings.Bir teknoloji şirketi için yetenekli mühendisler ve patentler, çoğu zaman binalardan daha değerli varlıklardır. |
| 2.118. liability · isim · C1 | yükümlülük; borç | The firm's growing liabilities worried investors, who feared it might not be able to repay its loans.Firmanın artan yükümlülükleri, kredilerini ödeyemeyeceğinden korkan yatırımcıları endişelendirdi. |
| 2.119. merger · isim · C1 | birleşme; şirket birleşmesi | The merger between the two airlines created a larger company but also led to hundreds of job cuts.İki havayolu şirketi arasındaki birleşme daha büyük bir şirket yarattı, ancak yüzlerce işten çıkarmaya da yol açtı. |
| 2.120. overhead · isim · C1 | genel giderler (kira, elektrik vb.) | By moving to a smaller office, the consulting firm reduced its overhead without laying off any staff.Danışmanlık firması daha küçük bir ofise taşınarak hiçbir çalışanı işten çıkarmadan genel giderlerini azalttı. |
| 2.121. outsourcing · isim · C1 | dış kaynak kullanımı; işin dışarıya yaptırılması | Outsourcing customer service to another country helped the retailer save money but upset some of its loyal customers.Müşteri hizmetlerinin başka bir ülkeye yaptırılması perakendeciye tasarruf sağladı ama bazı sadık müşterilerini rahatsız etti. |
| 2.122. bankruptcy · isim · C1 | iflas | After years of falling sales, the once-famous toy company finally filed for bankruptcy last spring.Yıllarca süren satış düşüşünün ardından, bir zamanlar ünlü olan oyuncak şirketi geçen bahar nihayet iflas başvurusunda bulundu. |
| 2.123. trade deficit · kalıp · C1 | dış ticaret açığı | The country's growing trade deficit suggests that it relies heavily on foreign products and technology.Ülkenin büyüyen dış ticaret açığı, yabancı ürünlere ve teknolojiye büyük ölçüde bağımlı olduğunu gösteriyor. |
| 2.124. stakeholder · isim · C1 | paydaş; çıkar sahibi taraf | Before closing the plant, the company consulted stakeholders, including employees, suppliers and local residents.Şirket, fabrikayı kapatmadan önce çalışanlar, tedarikçiler ve yerel halk dahil paydaşlara danıştı. |
| 2.125. depreciation · isim · C1 | değer kaybı; amortisman | The depreciation of the local currency made foreign holidays far more expensive for residents.Yerel para biriminin değer kaybı, yurt dışı tatillerini sakinler için çok daha pahalı hale getirdi. |
| 2.126. downturn · isim · C1 | ekonomik gerileme; düşüş dönemi | Retailers prepared for a downturn by reducing their orders and postponing plans to open new stores.Perakendeciler, siparişlerini azaltarak ve yeni mağaza açma planlarını erteleyerek bir gerilemeye hazırlandı. |
| 2.127. wholesale · sıfat · C1 | toptan | Shops buy goods at wholesale prices and then add a margin before selling them to the public.Mağazalar malları toptan fiyatla alır, halka satmadan önce üzerine bir kâr payı ekler. |
| 2.128. prosperity · isim · C1 | refah; bolluk ve başarı içinde olma durumu | Economists often link the prosperity of a nation to its level of education and technological innovation.Ekonomistler, bir ulusun refahını çoğu zaman eğitim düzeyi ve teknolojik yenilikle ilişkilendirir. |
| 2.129. affluent · sıfat · C1 | varlıklı; zengin | Private universities in the study tended to attract students from more affluent neighborhoods.Çalışmadaki özel üniversiteler, daha varlıklı mahallelerden gelen öğrencileri çekme eğilimindeydi. |
| 2.130. lucrative · sıfat · C1 | kazançlı; çok para getiren | The rise of online streaming created a lucrative business for companies that own popular films.Çevrimiçi yayın hizmetlerinin yükselişi, popüler filmlerin sahibi olan şirketler için kazançlı bir iş yarattı. |
| 2.131. volatile · sıfat · C1 | değişken; ani ve sert dalgalanan | Oil prices are notoriously volatile because they respond quickly to political events around the world.Petrol fiyatları dünyadaki siyasi olaylara hızla tepki verdiği için ünlü biçimde değişkendir. |
| 2.132. stagnant · sıfat · C1 | durgun; gelişmeyen | After years of stagnant growth, the region finally began to attract new businesses.Yıllarca süren durgun büyümenin ardından bölge sonunda yeni işletmeleri çekmeye başladı. |
| 2.133. franchise · isim · C1 | franchise; bir markanın adını ve sistemini kullanma hakkı | She bought a franchise of a well-known coffee chain instead of building her own brand from scratch.Kendi markasını sıfırdan kurmak yerine tanınmış bir kahve zincirinin franchise hakkını satın aldı. |
| 2.134. inventory · isim · C1 | envanter; eldeki mal stoku | The store reduced its inventory before the end of the year to avoid paying extra storage costs.Mağaza, ek depolama maliyetlerinden kaçınmak için yıl sonundan önce envanterini azalttı. |
| 2.135. logistics · isim · C1 | lojistik; malların taşınması ve dağıtımının organizasyonu | Efficient logistics allow a company to deliver products to distant customers within a few days.Verimli lojistik, bir şirketin ürünleri uzaktaki müşterilere birkaç gün içinde ulaştırmasını sağlar. |
| 2.136. quota · isim · C1 | kota; izin verilen en yüksek veya belirlenen miktar | The government set a quota limiting the amount of steel that could be brought into the country.Hükümet, ülkeye sokulabilecek çelik miktarını sınırlayan bir kota belirledi. |
| 2.137. embargo · isim · C1 | ambargo; resmî ticaret yasağı | The embargo cut off the country from most of its foreign suppliers and caused severe shortages.Ambargo, ülkeyi yabancı tedarikçilerinin çoğundan kopardı ve ciddi kıtlıklara yol açtı. |
| 2.138. cartel · isim · C1 | kartel; fiyatları kontrol etmek için anlaşan şirketler grubu | A cartel of oil-producing nations can influence world prices by agreeing to reduce output.Petrol üreten ülkelerden oluşan bir kartel, üretimi azaltmayı kabul ederek dünya fiyatlarını etkileyebilir. |
| 2.139. dividend · isim · C1 | temettü; şirket kârından hissedarlara dağıtılan pay | The company paid a higher dividend this year because its sales exceeded expectations.Şirket, satışları beklentileri aştığı için bu yıl daha yüksek temettü ödedi. |
| 2.140. diversify · fiil · C1 | çeşitlendirmek; faaliyetlerini farklı alanlara yaymak | To survive, the firm decided to diversify and offer services beyond its original product line.Ayakta kalabilmek için şirket faaliyetlerini çeşitlendirmeye ve ilk ürün hattının ötesinde hizmetler sunmaya karar verdi. |
| 2.141. downsize · fiil · C1 | küçülmek; maliyeti azaltmak için işçi sayısını düşürmek | Facing falling sales, the manufacturer was forced to downsize and close two of its factories.Satışların düşmesiyle karşılaşan üretici, küçülmek ve iki fabrikasını kapatmak zorunda kaldı. |
| 2.142. monetary · sıfat · C1 | parasal; para ile ilgili | The central bank uses monetary policy to keep prices stable and support steady growth.Merkez bankası, fiyatları istikrarlı tutmak ve istikrarlı büyümeyi desteklemek için para politikasını kullanır. |
| 2.143. fiscal · sıfat · C1 | mali; devletin vergi ve harcamalarıyla ilgili | The new fiscal policy increases spending on public transport while raising taxes on high earners.Yeni mali politika, toplu taşıma harcamalarını artırırken yüksek gelirlilerden alınan vergileri yükseltiyor. |
| 2.144. automation · isim · C1 | otomasyon | Automation has reduced the number of workers needed on modern car assembly lines.Otomasyon, modern otomobil montaj hatlarında gereken işçi sayısını azalttı. |
| 2.145. acquisition · isim · C1 | satın alma (şirket); edinme | The acquisition of the smaller rival gave the firm access to valuable technology.Daha küçük rakibin satın alınması, firmaya değerli bir teknolojiye erişim sağladı. |
| 2.146. takeover · isim · C1 | şirket devralma | Employees feared that a foreign takeover would lead to job losses.Çalışanlar, yabancı bir devralmanın işten çıkarmalara yol açacağından korktu. |
| 2.147. deficit · isim · C1 | açık; eksik | The government borrowed more money each year to cover its growing deficit.Hükümet, büyüyen açığını kapatmak için her yıl daha fazla borçlandı. |
| 2.148. sanction · isim · C1 | yaptırım | Economic sanctions made it difficult for the country to sell oil abroad.Ekonomik yaptırımlar, ülkenin yurt dışına petrol satmasını zorlaştırdı. |
| 2.149. endorse · fiil · C1 | onaylamak; (ürünü) tanıtarak desteklemek | Many athletes endorse sports drinks in exchange for large payments.Birçok sporcu, yüklü ödemeler karşılığında spor içeceklerinin reklamını yapıyor. |
| 2.150. portfolio · isim · C1 | yatırım portföyü | Advisors recommend a varied portfolio so that one bad investment does not cause huge losses.Danışmanlar, tek bir kötü yatırımın büyük kayıplara yol açmaması için çeşitlendirilmiş bir portföy öneriyor. |
| 2.151. cash flow · isim · C1 | nakit akışı | Even a popular bakery can fail if its cash flow is poorly managed.Popüler bir fırın bile nakit akışı kötü yönetilirse başarısız olabilir. |
| 2.152. default · fiil · C1 | borcunu ödeyememek; temerrüde düşmek | Several small companies were expected to default on their debts during the crisis.Krizde birkaç küçük şirketin borçlarını ödeyemeyeceği tahmin ediliyordu. |
| 2.153. creditor · isim · C1 | alacaklı | The firm promised its creditors that it would repay everything within three years.Firma, alacaklılarına her şeyi üç yıl içinde ödeyeceğine söz verdi. |
| 2.154. deregulation · isim · C1 | kuralların gevşetilmesi; serbestleştirme | Supporters say deregulation encourages competition, while critics warn it may harm consumers.Destekçiler serbestleştirmenin rekabeti teşvik ettiğini söylerken eleştirmenler tüketicilere zarar verebileceği uyarısında bulunuyor. |
| 2.155. privatize · fiil · C1 | özelleştirmek | The government decided to privatize the national airline to reduce public spending.Hükümet, kamu harcamalarını azaltmak için ulusal havayolunu özelleştirmeye karar verdi. |
| 2.156. austerity · isim · C1 | kemer sıkma politikası | Years of austerity left public hospitals and schools with fewer staff.Yıllarca süren kemer sıkma politikası, devlet hastanelerini ve okullarını daha az personelle bıraktı. |
| 2.157. royalty · isim · C1 | telif ücreti; royalti | The author earns a royalty on every copy of her textbook that is sold.Yazar, ders kitabının satılan her kopyası için telif ücreti alıyor. |
| 2.158. elasticity · isim · C1 | esneklik (talebin fiyata duyarlılığı) | The professor explained that luxury goods usually show greater elasticity than basic foods.Profesör, lüks malların genellikle temel gıdalardan daha fazla esneklik gösterdiğini açıkladı. |
| 2.159. plunge · fiil · C1 | birden düşmek; sert biçimde gerilemek | Sales plunged in the winter months because most tourists stayed away from the coastal region.Turistlerin çoğu kıyı bölgesinden uzak durduğu için satışlar kış aylarında sert biçimde düştü. |
| 2.160. margin · isim · C1 | kâr marjı; fark | Supermarkets usually operate on very small margins, so they depend on selling large quantities of goods.Süpermarketler genellikle çok düşük marjlarla çalışır, bu yüzden büyük miktarlarda mal satmaya bağımlıdır. |
| 2.161. turnover · isim · C1 | ciro; personel devir hızı | The café's annual turnover exceeded expectations, even though its owner had opened it only eighteen months earlier.Kafenin yıllık cirosu, sahibi onu yalnızca on sekiz ay önce açmış olmasına rağmen beklentileri aştı. |
| 2.162. broker · isim · C1 | simsar; komisyoncu | Her broker advised her to spread her money across several industries instead of relying on a single company.Komisyoncusu, parasını tek bir şirkete bağlı kalmak yerine birkaç sektöre dağıtmasını önerdi. |
| 2.163. premium · isim · C1 | prim; ek ödeme | Drivers with a history of accidents usually pay a much higher premium for their car coverage.Kaza geçmişi olan sürücüler genellikle araç sigortaları için çok daha yüksek prim öder. |
| 2.164. slump · isim · C1 | ani durgunluk; keskin düşüş | The housing slump left thousands of builders without work and caused many small suppliers to close.Konut piyasasındaki keskin düşüş binlerce inşaatçıyı işsiz bıraktı ve birçok küçük tedarikçinin kapanmasına yol açtı. |
| 2.165. rebound · fiil · C1 | toparlanmak; yeniden yükselmek | Tourism began to rebound as soon as the airport reopened and new flights were announced.Havalimanı yeniden açılıp yeni seferler duyurulur duyurulmaz turizm toparlanmaya başladı. |
| 2.166. bottom line · isim · C1 | net kâr durumu; asıl mesele | Cutting unnecessary packaging improved the company's environmental image and also helped its bottom line.Gereksiz ambalajı azaltmak, şirketin çevresel imajını geliştirdi ve aynı zamanda net kâr durumuna da yardımcı oldu. |
| 2.167. delegate · fiil · C1 | yetki devretmek; görev vermek | Effective managers learn to delegate routine tasks so that they can focus on long-term planning.Etkili yöneticiler, uzun vadeli planlamaya odaklanabilmek için rutin görevleri devretmeyi öğrenir. |
| 2.168. payroll · isim · C1 | bordro; maaş ödemeleri toplamı | The restaurant had to reduce its payroll after several months of falling numbers of diners.Restoran, aylar süren müşteri sayısı düşüşünün ardından bordrosunu küçültmek zorunda kaldı. |
| 2.169. subsidiary · isim · C1 | bağlı şirket; iştirak | The software giant established a subsidiary in Singapore to serve customers across Southeast Asia more efficiently.Yazılım devi, Güneydoğu Asya'daki müşterilere daha verimli hizmet vermek için Singapur'da bir bağlı şirket kurdu. |
| 2.170. economies of scale · kalıp · C1 | ölçek ekonomileri | Large manufacturers benefit from economies of scale, since producing a million items costs less per item than producing a thousand.Büyük üreticiler ölçek ekonomilerinden yararlanır, çünkü bir milyon ürün üretmenin ürün başına maliyeti, bin ürün üretmenin ürün başına maliyetinden daha düşüktür. |
| 2.171. bailout · isim · C1 | kurtarma paketi; mali kurtarma | Critics argued that the government bailout rewarded the bank's risky decisions instead of punishing them.Eleştirmenler, hükümetin kurtarma paketinin bankanın riskli kararlarını cezalandırmak yerine ödüllendirdiğini savundu. |
| 2.172. collateral · isim · C1 | teminat | The bakery owner offered her building as collateral so the bank would approve the loan she needed to buy new ovens.Fırın sahibi, bankanın yeni fırınlar almak için ihtiyaç duyduğu krediyi onaylaması amacıyla binasını teminat olarak gösterdi. |
| 2.173. liquidity · isim · C1 | likidite; nakde çevrilebilirlik | Although the firm owned valuable land, its lack of liquidity meant it could not pay suppliers on time.Firma değerli arazilere sahip olsa da likidite eksikliği, tedarikçilere zamanında ödeme yapamaması anlamına geliyordu. |
| 2.174. equity · isim · C1 | özkaynak; hisse sermayesi | The founders sold a portion of the company's equity to investors in exchange for money to expand abroad.Kurucular, yurt dışına açılmak için gereken parayı sağlamak amacıyla şirketin özkaynağının bir bölümünü yatırımcılara sattı. |
| 2.175. deflation · isim · C1 | deflasyon; genel fiyat düşüşü | During deflation, people often delay buying expensive items because they expect prices to be even lower later.Deflasyon sırasında insanlar, fiyatların daha sonra daha da düşeceğini bekledikleri için pahalı ürünleri almayı sık sık erteler. |
| 2.176. devaluation · isim · C1 | devalüasyon; değer kaybı (para birimi) | The sudden devaluation made imported goods much more expensive but helped local producers sell more abroad.Ani devalüasyon, ithal malları çok daha pahalı hale getirdi ancak yerli üreticilerin yurt dışına daha fazla satış yapmasına yardımcı oldu. |
| 2.177. intangible · sıfat · C1 | soyut; maddi olmayan | For many technology firms, intangible assets like software and customer trust are worth more than buildings or equipment.Birçok teknoloji firması için yazılım ve müşteri güveni gibi maddi olmayan varlıklar, binalardan veya ekipmandan daha değerlidir. |
| 2.178. tycoon · isim · C1 | iş dünyası patronu; büyük işadamı | The railroad tycoon built an enormous fortune in the nineteenth century and later donated much of it to universities.Demiryolu patronu on dokuzuncu yüzyılda büyük bir servet kurdu ve daha sonra bunun büyük kısmını üniversitelere bağışladı. |
| 2.179. plagiarism · isim · C1 | intihal; başkasının çalışmasını kendi çalışması gibi sunma | The university treats plagiarism as a serious offense that can lead to expulsion.Üniversite, intihali okuldan atılmaya yol açabilecek ciddi bir ihlal olarak görür. |
| 2.180. prerequisite · isim · C1 | ön koşul; önceden alınması gereken ders | Introductory calculus is a prerequisite for the advanced physics course.Temel analiz, ileri fizik dersi için ön koşuldur. |
| 2.181. dean · isim · C1 | dekan | The dean announced that the engineering college would open a new research building.Dekan, mühendislik fakültesinin yeni bir araştırma binası açacağını duyurdu. |
| 2.182. thesis · isim · C1 | tez | She spent two years collecting data for her master's thesis on urban transportation.Kentsel ulaşım üzerine yüksek lisans tezi için iki yıl boyunca veri topladı. |
| 2.183. fellowship · isim · C1 | araştırma bursu; akademik burs programı | He received a fellowship that covers his living costs while he completes his doctorate.Doktorasını tamamlarken yaşam masraflarını karşılayan bir araştırma bursu aldı. |
| 2.184. waive · fiil · C1 | (ücretten, koşuldan) vazgeçmek; muaf tutmak | The registrar agreed to waive the late fee because the website had been down.Web sitesi çöktüğü için öğrenci işleri gecikme ücretinden vazgeçmeyi kabul etti. |
| 2.185. reimburse · fiil · C1 | masrafı geri ödemek | The department will reimburse you for travel expenses if you keep all your receipts.Tüm fişlerinizi saklarsanız bölüm, seyahat masraflarınızı size geri ödeyecektir. |
| 2.186. audit · fiil · C1 | derse not almadan (dinleyici olarak) katılmak | She decided to audit the philosophy lecture because she was curious but did not need the credit.Meraklı olduğu ama krediye ihtiyacı olmadığı için felsefe dersini dinleyici olarak izlemeye karar verdi. |
| 2.187. tenure · isim · C1 | kadro güvencesi; kalıcı akademik kadro | After publishing several influential papers, the young professor was granted tenure.Etkili birkaç makale yayımladıktan sonra genç profesöre kalıcı kadro verildi. |
| 2.188. cram · fiil · C1 | sınav öncesi aceleyle ezberlemek | He tried to cram a whole term of biology into a single weekend, and it did not work.Bir dönemlik biyoloji konusunu tek bir hafta sonunda ezberlemeye çalıştı ama işe yaramadı. |
| 2.189. alumni · isim · C1 | mezunlar | The university invites its alumni back every autumn to meet current students.Üniversite her sonbahar mezunlarını güncel öğrencilerle buluşmaya geri davet ediyor. |
| 2.190. probation · isim · C1 | gözetim süresi; (okulda) akademik uyarı dönemi | After two weak semesters, he was placed on academic probation and had to meet an advisor monthly.İki zayıf dönemin ardından akademik gözetim altına alındı ve her ay bir danışmanla görüşmek zorunda kaldı. |
| 2.191. stipend · isim · C1 | burs maaşı; düzenli aylık ödenek | Doctoral students in the lab receive a monthly stipend that covers rent and food.Laboratuvardaki doktora öğrencileri kira ve yemek masraflarını karşılayan aylık bir ödenek alıyor. |
| 2.192. work-study · isim · C1 | çalışarak öğrenim programı (öğrencilerin kampüste yarı zamanlı çalışması) | Through the work-study program, Elif works ten hours a week at the library desk.Çalışarak öğrenim programı sayesinde Elif haftada on saat kütüphane danışmasında çalışıyor. |
| 2.193. excused absence · isim · C1 | mazeretli devamsızlık | A doctor's note will turn your missed class into an excused absence.Doktor raporu kaçırdığınız dersi mazeretli devamsızlığa çevirecektir. |
| 2.194. add/drop period · isim · C1 | ders ekleme-bırakma dönemi | During the add/drop period, I switched from a morning biology class to an afternoon one.Ders ekleme-bırakma döneminde sabahki biyoloji dersimi öğleden sonraki bir şubeyle değiştirdim. |
| 2.195. registrar · isim · C1 | öğrenci işleri (kayıt) birimi veya yetkilisi | Contact the registrar's office if you need an official copy of your records.Resmi bir kayıt belgesine ihtiyacınız varsa öğrenci işleri ofisiyle iletişime geçin. |
| 2.196. rubric · isim · C1 | puanlama ölçütü; değerlendirme tablosu | The rubric shows that clear organization is worth as many points as correct grammar.Puanlama ölçütü, net bir düzenin doğru dilbilgisiyle aynı puan değerinde olduğunu gösteriyor. |
| 2.197. proctor · fiil · C1 | sınavda gözetmenlik yapmak | Two graduate students will proctor the exam and collect all phones before it begins.İki yüksek lisans öğrencisi sınavda gözetmenlik yapacak ve başlamadan önce tüm telefonları toplayacak. |
| 2.198. bibliography · isim · C1 | kaynakça | Your bibliography should include every article you mentioned in the paper.Kaynakçanız, makalede bahsettiğiniz her yazıyı içermelidir. |
| 2.199. commencement · isim · C1 | mezuniyet töreni | The president of the university delivered an inspiring speech at commencement in May.Üniversite rektörü mayıs ayındaki mezuniyet töreninde ilham verici bir konuşma yaptı. |
| 2.200. quad · isim · C1 | binalarla çevrili avlu; kampüsün orta alanı | On sunny afternoons, students sit on the grass in the quad to read and talk.Güneşli öğleden sonralarında öğrenciler okumak ve sohbet etmek için avludaki çimlere oturur. |
| 2.201. fraternity · isim · C1 | erkek öğrenci kulübü (Amerikan üniversitelerinde) | He joined a fraternity during his first year and made many close friends there.İlk yılında bir erkek öğrenci kulübüne katıldı ve orada birçok yakın arkadaş edindi. |
| 2.202. intramural · sıfat · C1 | üniversite içi (spor müsabakalarında) | Our dorm's intramural soccer team won the league for the second year in a row.Yurdumuzun üniversite içi futbol takımı üst üste ikinci yıl ligi kazandı. |
| 2.203. accessibility · isim · C1 | erişilebilirlik | The university improved accessibility by adding ramps and elevators to older buildings.Üniversite, eski binalara rampalar ve asansörler ekleyerek erişilebilirliği artırdı. |
| 2.204. sabbatical · isim · C1 | akademik izin yılı | Professor Lee is on sabbatical this year, writing a book about urban history.Profesör Lee bu yıl akademik izinde ve kentsel tarih üzerine bir kitap yazıyor. |
| 2.205. adjunct · isim · C1 | yarı zamanlı öğretim görevlisi | Several of my courses are taught by adjuncts who also work full-time in industry.Derslerimin birkaçını, sektörde tam zamanlı çalışan yarı zamanlı öğretim görevlileri veriyor. |
| 2.206. sublet · fiil · C1 | kiraladığı evi başkasına kiralamak; alt kiraya vermek | Since she was studying abroad in the spring, she decided to sublet her apartment to a graduate student.Bahar döneminde yurt dışında okuyacağı için dairesini bir yüksek lisans öğrencisine alt kiraya vermeye karar verdi. |
| 2.207. curfew · isim · C1 | sokağa çıkma yasağı; yurt giriş saati sınırı | The younger students living in the hall had a curfew of eleven o'clock on weekdays.Yurtta kalan genç öğrencilerin hafta içi için saat on bir giriş saati sınırı vardı. |
| 2.208. referral · isim · C1 | sevk; yönlendirme | The campus doctor gave him a referral to a specialist in the city for his knee problem.Kampüs doktoru diz sorunu için ona şehirdeki bir uzmana sevk verdi. |
| 2.209. immunization · isim · C1 | bağışıklama; aşılama | New students must submit a record of immunization before they can move into university housing.Yeni öğrenciler üniversite yurduna yerleşmeden önce aşılama kayıtlarını teslim etmelidir. |
| 2.210. disability services · isim · C1 | engelli öğrenci hizmetleri birimi | Disability services arranged extra time and a quiet room for his exams.Engelli öğrenci hizmetleri birimi, sınavları için ek süre ve sessiz bir oda ayarladı. |
| 2.211. dietary restrictions · isim · C1 | beslenme kısıtlamaları (alerji, inanç vb. nedeniyle) | Please tell the housing office about any dietary restrictions so the kitchen can prepare suitable meals.Mutfak uygun yemekler hazırlayabilsin diye lütfen beslenme kısıtlamalarınızı yurt ofisine bildirin. |
| 2.212. interlibrary loan · isim · C1 | kütüphaneler arası ödünç verme | Our library didn't own the book, so I requested it through interlibrary loan.Kütüphanemizde kitap yoktu, bu yüzden kütüphaneler arası ödünç verme yoluyla talep ettim. |
| 2.213. academic integrity · isim · C1 | akademik dürüstlük | The university takes academic integrity seriously, and students who cheat on tests may be expelled.Üniversite akademik dürüstlüğe büyük önem verir ve sınavlarda kopya çeken öğrenciler okuldan atılabilir. |
| 2.214. honor code · isim · C1 | onur kuralları; öğrenci dürüstlük yönergesi | On the first day, every student signed the honor code, promising not to cheat on any exam.İlk gün her öğrenci, hiçbir sınavda kopya çekmeyeceğine söz vererek onur kurallarını imzaladı. |
| 2.215. disciplinary action · isim · C1 | disiplin işlemi; disiplin cezası | The committee decided that disciplinary action was necessary after the student copied large parts of his essay.Komite, öğrencinin kompozisyonunun büyük bölümlerini kopyalamasının ardından disiplin işlemi gerektiğine karar verdi. |
| 2.216. appeal · fiil · C1 | itiraz etmek; (karara) başvurmak | She decided to appeal her grade because she believed one of her answers had been marked incorrectly.Cevaplarından birinin yanlış değerlendirildiğine inandığı için notuna itiraz etmeye karar verdi. |
| 2.217. petition · isim · C1 | dilekçe; imza kampanyası | Hundreds of students signed a petition asking the university to keep the study lounge open all night.Yüzlerce öğrenci, üniversiteden çalışma salonunu bütün gece açık tutmasını isteyen bir dilekçeyi imzaladı. |
| 2.218. defer · fiil · C1 | ertelemek (kaydı, ödemeyi vb.) | He asked to defer his admission for a year so he could work and save money.Çalışıp para biriktirebilmek için kabulünü bir yıl ertelemek istedi. |
| 2.219. curve · isim · C1 | çan eğrisi; notların sınıf başarısına göre ayarlanması | Because the exam was so difficult, the professor graded it on a curve to keep results fair.Sınav çok zor olduğu için profesör sonuçların adil kalması amacıyla notları sınıf başarısına göre ayarladı. |
| 2.220. honors program · isim · C1 | onur programı; üstün başarılı öğrenci programı | Students in the honors program write a research thesis and take smaller, discussion-based classes.Onur programındaki öğrenciler araştırma tezi yazar ve daha küçük, tartışmaya dayalı derslere girer. |
| 2.221. hence · zarf · C1 | bu yüzden; dolayısıyla | Light travels much faster than sound, hence the delay between the flash and the thunder.Işık sesten çok daha hızlı yayılır; şimşek ile gök gürültüsü arasındaki gecikme bu yüzdendir. |
| 2.222. likewise · zarf · C1 | aynı şekilde; keza | The first author praised the policy, and the second author likewise supported it in his essay.Birinci yazar politikayı övdü, ikinci yazar da makalesinde aynı şekilde onu destekledi. |
| 2.223. conversely · zarf · C1 | tersine; aksine | Lower taxes may encourage spending. Conversely, higher taxes can slow down economic activity.Düşük vergiler harcamayı teşvik edebilir. Tersine, yüksek vergiler ekonomik faaliyeti yavaşlatabilir. |
| 2.224. subsequently · zarf · C1 | daha sonra; ardından | The scientist published her findings in 2010 and subsequently received a major research grant.Bilim insanı bulgularını 2010'da yayımladı ve ardından büyük bir araştırma bursu aldı. |
| 2.225. accordingly · zarf · C1 | buna göre; uygun biçimde | The exam format has changed, so students should adjust their preparation accordingly.Sınav formatı değişti, bu yüzden öğrenciler hazırlıklarını buna göre ayarlamalı. |
| 2.226. namely · zarf · C1 | yani; şöyle ki | Two factors limited the project, namely a shortage of time and a lack of trained staff.İki etken projeyi sınırladı: yani zaman darlığı ve eğitimli personel eksikliği. |
| 2.227. thereby · zarf · C1 | böylelikle; bu yolla | The city planted thousands of trees, thereby reducing summer temperatures in the central district.Şehir binlerce ağaç dikti ve böylelikle merkez ilçedeki yaz sıcaklıklarını düşürdü. |
| 2.228. albeit · bağlaç · C1 | -se de; her ne kadar ... olsa da | The results were encouraging, albeit based on a very small sample of volunteers.Sonuçlar, çok küçük bir gönüllü örneklemine dayanmasına rağmen cesaret vericiydi. |
| 2.229. notwithstanding · edat · C1 | -e rağmen; -e karşın | Notwithstanding several early setbacks, the team completed the field survey before the deadline.Birkaç erken aksamaya rağmen ekip saha araştırmasını son tarihten önce tamamladı. |
| 2.230. owing to · edat · C1 | -den ötürü; nedeniyle; yüzünden | Owing to budget limits, the library has reduced its opening hours at weekends.Bütçe kısıtları nedeniyle kütüphane hafta sonu açık kalma saatlerini azalttı. |
| 2.231. admittedly · zarf · C1 | kabul etmek gerekir ki; doğrusu | Admittedly, the survey was limited, but its findings still point to a clear trend.Kabul etmek gerekir ki anket sınırlıydı, yine de bulguları açık bir eğilime işaret ediyor. |
| 2.232. with respect to · kalıp · C1 | -e ilişkin; -e gelince | With respect to grading, the syllabus states that participation counts for ten percent.Notlandırmaya gelince, ders programı katılımın yüzde on sayıldığını belirtiyor. |
| 2.233. by and large · kalıp · C1 | genel olarak; büyük ölçüde | By and large, students found the new online registration system easier to use than the old one.Genel olarak öğrenciler yeni çevrimiçi kayıt sistemini eskisinden kullanımı daha kolay buldu. |
| 2.234. broadly speaking · kalıp · C1 | genel olarak söylemek gerekirse | Broadly speaking, the course covers three periods: early trade, industrial growth, and modern globalization.Genel olarak söylemek gerekirse ders üç dönemi kapsıyor: erken ticaret, sanayi büyümesi ve modern küreselleşme. |
| 2.235. in light of · kalıp · C1 | ışığında; göz önüne alındığında | In light of the new evidence, historians have revised their view of the treaty.Yeni kanıtların ışığında tarihçiler antlaşma hakkındaki görüşlerini gözden geçirdi. |
| 2.236. touch on · öbek fiil · C1 | kısaca değinmek | The lecturer only touched on the economic effects of the policy before moving to its social impact.Öğretim görevlisi, sosyal etkisine geçmeden önce politikanın ekonomik etkilerine yalnızca kısaca değindi. |
| 2.237. digress · fiil · C1 | konudan sapmak | Sorry, I'm digressing; let me return to the main question of how cities are planned.Pardon, konudan sapıyorum; şehirlerin nasıl planlandığı ana sorusuna döneyim. |
| 2.238. first and foremost · kalıp · C1 | her şeyden önce; en başta | First and foremost, a good thesis statement must be clear and easy for the reader to find.Her şeyden önce iyi bir tez cümlesi açık olmalı ve okuyucunun kolayca bulabileceği yerde olmalıdır. |
| 2.239. in essence · kalıp · C1 | özünde, temelde | In essence, the author's argument is that language shapes the way people think about time.Özünde yazarın savı, dilin insanların zamanı düşünme biçimini şekillendirdiğidir. |
| 2.240. all things considered · kalıp · C1 | her şey göz önüne alındığında | All things considered, the committee decided that the smaller venue was the wiser choice.Her şey göz önüne alındığında komite daha küçük mekânın daha akıllıca bir seçim olduğuna karar verdi. |
| 2.241. on balance · kalıp · C1 | genel değerlendirmede, her şeyi tarttığımızda | On balance, the benefits of the new grading system outweigh its drawbacks.Genel değerlendirmede yeni not sisteminin yararları sakıncalarından ağır basıyor. |
| 2.242. by the same token · kalıp · C1 | aynı şekilde, aynı mantıkla | If we praise early inventors, by the same token we should recognize those who improved their designs.İlk mucitleri övüyorsak aynı mantıkla onların tasarımlarını geliştirenleri de takdir etmeliyiz. |
| 2.243. in turn · kalıp · C1 | sırayla; bunun sonucunda | Lower prices attracted more visitors, which in turn created hundreds of new local jobs.Düşük fiyatlar daha fazla ziyaretçi çekti ve bu da buna bağlı olarak yüzlerce yeni yerel iş yarattı. |
| 2.244. strictly speaking · kalıp · C1 | kesin konuşmak gerekirse, tam anlamıyla | Strictly speaking, a tomato is a fruit, although we usually treat it as a vegetable.Kesin konuşmak gerekirse domates bir meyvedir, ancak biz onu genellikle sebze olarak görürüz. |
| 2.245. as far as ... is concerned · kalıp · C1 | -e gelince, -in açısından | As far as the budget is concerned, the department has already approved the revised plan.Bütçeye gelince, bölüm revize edilen planı zaten onayladı. |
| 2.246. in a nutshell · kalıp · C1 | özetle, kısaca | In a nutshell, the lecture argued that cities grow where trade routes meet.Özetle ders, şehirlerin ticaret yollarının kesiştiği yerlerde büyüdüğünü savundu. |
| 2.247. hold true · kalıp · C1 | geçerli olmak, doğru olmaya devam etmek | The same pattern does not hold true for countries with very small populations.Aynı örüntü çok küçük nüfuslu ülkeler için geçerli değildir. |
| 2.248. a case in point · kalıp · C1 | buna iyi bir örnek, konuyu açıklayan örnek | Many early scientists worked alone; Gregor Mendel is a case in point.Birçok ilk dönem bilim insanı yalnız çalıştı; Gregor Mendel buna iyi bir örnektir. |
| 2.249. caveat · isim · C1 | uyarı; çekince; dikkat edilmesi gereken sınırlama | The findings are promising, but there is one important caveat: the participants were all university students.Bulgular umut verici, ama önemli bir çekince var: katılımcıların hepsi üniversite öğrencisiydi. |
| 2.250. that said · kalıp · C1 | bununla birlikte; öyle de olsa | The theory explains a lot. That said, it struggles to account for the unusual results from the northern sites.Kuram çok şeyi açıklıyor. Bununla birlikte kuzeydeki alanlardan gelen alışılmadık sonuçları açıklamakta zorlanıyor. |