TOEFL Kelime Listesi (Sayfa 2)
TOEFL Kelime Listesi: 2.355 kelime, TOEFL iBT’nin akademik okuma ve dinleme metinleri için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: A2 5, B1 451, B2 1.057, C1 842.
251–500. kelimeler · Sayfa 2/10 · Güncelleme:
Kelimeler 251–500
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 251. distraction · isim · B1 | dikkat dağıtıcı şey; dikkat dağınıklığı | Notifications from a phone are a constant distraction for students trying to read.Telefon bildirimleri, okumaya çalışan öğrenciler için sürekli bir dikkat dağıtıcıdır. |
| 252. mood · isim · B1 | ruh hali; keyif | Exposure to sunlight in the morning can noticeably improve a person's mood throughout the day.Sabah güneş ışığına maruz kalmak, bir kişinin gün boyunca ruh halini belirgin biçimde iyileştirebilir. |
| 253. reward · isim · B1 | ödül | Experiments show that an immediate reward often motivates people more than a larger, delayed one.Deneyler, anında verilen bir ödülün genellikle daha büyük ama gecikmeli bir ödülden daha fazla motive ettiğini gösteriyor. |
| 254. stress · isim · B1 | stres; gerginlik, baskı | Students often report higher levels of stress during final exams than at any other time in the academic year.Öğrenciler genellikle final sınavları sırasında akademik yılın diğer dönemlerine göre daha yüksek düzeyde stres yaşadıklarını bildirir. |
| 255. personality · isim · B1 | kişilik, karakter | The professor explained that personality develops through both inherited qualities and life experiences.Profesör, kişiliğin hem kalıtsal özellikler hem de yaşam deneyimleri yoluyla geliştiğini açıkladı. |
| 256. confidence · isim · B1 | özgüven, kendine güven | Public speaking classes can build confidence in students who feel nervous when presenting in front of others.Topluluk önünde konuşma dersleri, sunum yaparken gergin hisseden öğrencilerin özgüvenini artırabilir. |
| 257. curiosity · isim · B1 | merak | Young children's natural curiosity drives them to explore their surroundings and ask endless questions.Küçük çocukların doğal merakı, onları çevrelerini keşfetmeye ve bitmeyen sorular sormaya iter. |
| 258. anger · isim · B1 | öfke; kızgınlık | The psychologist explained that suppressed anger can later appear as headaches, sleeplessness or sudden outbursts at people who did nothing wrong.Psikolog, bastırılan öfkenin sonradan baş ağrısı, uykusuzluk ya da hiçbir şey yapmamış insanlara karşı ani patlamalar olarak ortaya çıkabileceğini açıkladı. |
| 259. fear · isim · B1 | korku | In the lecture, the professor described how fear prepares the body to either run away or defend itself.Profesör dersinde, korkunun bedeni ya kaçmaya ya da kendini savunmaya nasıl hazırladığını anlattı. |
| 260. memory · isim · B1 | bellek; hafıza; anı | Studies show that short-term memory can hold only a small amount of information for a few seconds.Araştırmalar, kısa süreli belleğin yalnızca az miktarda bilgiyi birkaç saniye boyunca tutabildiğini gösteriyor. |
| 261. reaction · isim · B1 | tepki | Participants were asked to film their reaction when they saw the unexpected photographs on the screen.Katılımcılardan ekranda beklenmedik fotoğrafları gördüklerinde verdikleri tepkiyi kaydetmeleri istendi. |
| 262. loneliness · isim · B1 | yalnızlık hissi | Loneliness among first-year students is common, especially for those who have moved far away from their families.İlk yıl öğrencileri arasında yalnızlık hissi yaygındır, özellikle ailelerinden uzağa taşınanlarda. |
| 263. mental health · kalıp · B1 | ruh sağlığı; akıl sağlığı | The university has launched a campaign to encourage students to talk openly about their mental health.Üniversite, öğrencileri ruh sağlıkları hakkında açıkça konuşmaya teşvik etmek için bir kampanya başlattı. |
| 264. stubborn · sıfat · B1 | inatçı; dik kafalı | The experiment showed that stubborn participants kept using a failing strategy long after others had tried something new.Deney, inatçı katılımcıların başarısız bir stratejiyi, diğerleri yeni bir şey denedikten çok sonra bile kullanmayı sürdürdüğünü gösterdi. |
| 265. impatient · sıfat · B1 | sabırsız | Children who were impatient often grabbed the first sweet immediately instead of waiting for the researcher to return with two.Sabırsız çocuklar, araştırmacının iki tane getirmek üzere dönmesini beklemek yerine genellikle ilk şekeri hemen aldı. |
| 266. body language · kalıp · B1 | beden dili | During the interview, her relaxed body language suggested that she was far more comfortable than her quiet voice implied.Mülakat sırasında rahat beden dili, kısık sesinin ima ettiğinden çok daha rahat olduğunu düşündürüyordu. |
| 267. gesture · isim · B1 | jest; el kol hareketi | A simple gesture, such as a nod, can show agreement faster than any spoken answer.Başı sallamak gibi basit bir jest, onayı söylenen herhangi bir cevaptan daha hızlı gösterebilir. |
| 268. survey · isim · B1 | anket; kamuoyu yoklaması | The psychology department ran a survey to find out how many students felt tired during exam week.Psikoloji bölümü, öğrencilerin sınav haftasında kendilerini ne kadar yorgun hissettiğini öğrenmek için bir anket yaptı. |
| 269. trust · isim · B1 | güven; itimat | Children who feel trust toward their teachers are usually more willing to ask questions in class.Öğretmenlerine güven duyan çocuklar, derste genellikle soru sormaya daha istekli olur. |
| 270. concentration · isim · B1 | dikkat toplama; odaklanma | The professor explained that noise in the library can seriously reduce a student's concentration.Profesör, kütüphanedeki gürültünün öğrencinin odaklanmasını ciddi biçimde azaltabileceğini açıkladı. |
| 271. sympathy · isim · B1 | acıma; üzüntü duyma; anlayış | When her classmate failed the test, she expressed her sympathy and offered to study with him.Sınıf arkadaşı sınavdan kalınca, üzüntüsünü dile getirdi ve onunla birlikte çalışmayı önerdi. |
| 272. socialize · fiil · B1 | insanlarla vakit geçirmek; sosyalleşmek | New students who socialize with others in the first weeks usually adjust to university life more easily.İlk haftalarda başkalarıyla sosyalleşen yeni öğrenciler, üniversite hayatına genellikle daha kolay alışır. |
| 273. panic · isim · B1 | panik; ani korku | A moment of panic during the oral exam caused him to forget everything he had prepared.Sözlü sınav sırasında yaşadığı bir panik anı, hazırladığı her şeyi unutmasına neden oldu. |
| 274. boredom · isim · B1 | sıkılma; can sıkıntısı | Researchers found that boredom can sometimes push people to look for creative new activities.Araştırmacılar, sıkılmanın bazen insanları yaratıcı yeni etkinlikler aramaya yöneltebildiğini buldu. |
| 275. selfish · sıfat · B1 | bencil | Young children are often selfish because they have not yet learned to see situations from another person's view.Küçük çocuklar, durumlara başkasının bakış açısından bakmayı henüz öğrenmedikleri için çoğu zaman bencildir. |
| 276. forgetful · sıfat · B1 | unutkan | When he is under pressure, he becomes so forgetful that he leaves his keys in different rooms.Baskı altındayken o kadar unutkan oluyor ki anahtarlarını farklı odalarda bırakıyor. |
| 277. economy · isim · B1 | ekonomi; bir ülkenin üretim, ticaret ve tüketim sistemi | The professor explained how a strong economy can create more jobs and raise living standards across a whole country.Profesör, güçlü bir ekonominin nasıl daha fazla iş yaratıp tüm ülkede yaşam standartlarını yükseltebileceğini anlattı. |
| 278. supply · isim · B1 | arz; piyasada satışa sunulan mal miktarı | When the supply of coffee beans falls after a bad harvest, prices usually rise in the following months.Kötü bir hasattan sonra kahve çekirdeği arzı azalınca, fiyatlar genellikle takip eden aylarda yükselir. |
| 279. demand · isim · B1 | talep; bir mala veya hizmete duyulan istek | Demand for electric cars has grown quickly as more students and workers look for cheaper ways to commute.Daha fazla öğrenci ve çalışan ulaşım için daha ucuz yollar aradıkça elektrikli araçlara olan talep hızla arttı. |
| 280. consumer · isim · B1 | tüketici | The lecture focused on how advertising shapes the choices that consumers make in the supermarket.Ders, reklamların tüketicilerin süpermarketteki tercihlerini nasıl şekillendirdiğine odaklandı. |
| 281. market · isim · B1 | pazar; alıcı ve satıcıların bir araya geldiği ticaret alanı | The company hopes to enter the Asian market by offering lower prices than its local rivals.Şirket, yerel rakiplerinden daha düşük fiyatlar sunarak Asya pazarına girmeyi umuyor. |
| 282. profit · isim · B1 | kâr | Despite rising costs, the bookstore still managed to make a small profit during its first year.Artan maliyetlere rağmen kitapçı, ilk yılında yine de küçük bir kâr elde etmeyi başardı. |
| 283. budget · isim · B1 | bütçe | The university cut its research budget, so several student projects had to be postponed or cancelled.Üniversite araştırma bütçesini kıstı, bu yüzden birkaç öğrenci projesi ertelenmek veya iptal edilmek zorunda kaldı. |
| 284. trade · isim · B1 | ticaret; mal alışverişi | Historians argue that trade along the Silk Road spread ideas as well as goods between distant civilizations.Tarihçiler, İpek Yolu üzerindeki ticaretin uzak medeniyetler arasında mallarla birlikte fikirleri de yaydığını savunuyor. |
| 285. export · fiil · B1 | ihraç etmek | Brazil exports large quantities of coffee and sugar to markets in Europe and North America.Brezilya, Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarına büyük miktarlarda kahve ve şeker ihraç ediyor. |
| 286. import · fiil · B1 | ithal etmek | Because the island has little farmland, it has to import most of its food.Adada çok az tarım arazisi bulunduğu için yiyeceğinin çoğunu ithal etmek zorunda. |
| 287. wage · isim · B1 | ücret; maaş (genellikle saat veya hafta başına) | Many factory workers argued that their wages had not kept pace with the rising cost of housing.Birçok fabrika işçisi, ücretlerinin konut maliyetlerindeki artışa yetişmediğini savundu. |
| 288. employer · isim · B1 | işveren | The university is the largest employer in the town, hiring thousands of staff each year.Üniversite, her yıl binlerce personel alarak kasabadaki en büyük işveren konumundadır. |
| 289. employee · isim · B1 | çalışan; işçi veya memur | Studies show that an employee who feels valued is more likely to stay with a firm.Araştırmalar, değerli hissettiği bir çalışanın şirkette kalma olasılığının daha yüksek olduğunu gösteriyor. |
| 290. salary · isim · B1 | maaş | Graduates in engineering often receive a higher starting salary than those in other fields.Mühendislik mezunları genellikle diğer alanlardaki mezunlardan daha yüksek bir başlangıç maaşı alır. |
| 291. income · isim · B1 | gelir; düzenli olarak kazanılan para | Families with a low income may struggle to pay for higher education without outside help.Düşük gelirli aileler, dışarıdan yardım almadan yükseköğretimin masraflarını karşılamakta zorlanabilir. |
| 292. tax · isim · B1 | vergi | The government raised the tax on tobacco in order to reduce smoking and fund public health programs.Hükümet, sigara kullanımını azaltmak ve halk sağlığı programlarını finanse etmek için tütün vergisini artırdı. |
| 293. loan · isim · B1 | kredi; borç olarak verilen para | Many students take out a loan to cover their living costs while they study abroad.Birçok öğrenci, yurt dışında okurken yaşam giderlerini karşılamak için kredi çeker. |
| 294. brand · isim · B1 | marka | A strong brand can persuade people to pay more for a product that is almost identical to others.Güçlü bir marka, insanları diğerlerinden neredeyse farksız bir ürün için daha fazla ödemeye ikna edebilir. |
| 295. advertisement · isim · B1 | reklam; ilan | The researcher analyzed how each advertisement targets a specific age group through language and images.Araştırmacı, her reklamın dil ve görseller aracılığıyla belirli bir yaş grubunu nasıl hedeflediğini inceledi. |
| 296. industry · isim · B1 | sanayi; endüstri kolu | The tourism industry in the region has grown rapidly over the past two decades.Bölgedeki turizm sektörü son yirmi yılda hızla büyüdü. |
| 297. contract · isim · B1 | sözleşme | Before starting the job, each employee must sign a contract that states the length and conditions of work.İşe başlamadan önce her çalışan, çalışma süresini ve koşullarını belirten bir sözleşme imzalamalıdır. |
| 298. afford · fiil · B1 | parası yetmek; satın almaya gücü olmak | As rents increase, fewer young people can afford to live in the city center.Kiralar arttıkça, şehir merkezinde yaşamayı karşılayabilen genç sayısı azalıyor. |
| 299. expense · isim · B1 | gider; harcama | Housing is the biggest expense for most students who live away from their families.Konut, ailesinden uzakta yaşayan çoğu öğrenci için en büyük giderdir. |
| 300. insurance · isim · B1 | sigorta | Health insurance helps people avoid large medical bills when they become seriously ill.Sağlık sigortası, insanların ciddi biçimde hastalandıklarında büyük tıbbi faturalardan kaçınmalarına yardımcı olur. |
| 301. economist · isim · B1 | iktisatçı; ekonomist | The economist explained to the class why small changes in spending can affect an entire region.İktisatçı, harcamalardaki küçük değişikliklerin neden koca bir bölgeyi etkileyebildiğini sınıfa anlattı. |
| 302. purchase · isim · B1 | satın alma; satın alınan şey | The professor noted that a large purchase often requires more careful thought than daily shopping.Profesör, büyük bir satın almanın genellikle günlük alışverişten daha dikkatli düşünmeyi gerektirdiğini belirtti. |
| 303. tourism · isim · B1 | turizm | For many island nations, tourism is the main source of money from abroad.Birçok ada ülkesi için turizm, yurt dışından gelen paranın ana kaynağıdır. |
| 304. marketing · isim · B1 | pazarlama | Good marketing can make an unknown product famous within a few months.İyi bir pazarlama, bilinmeyen bir ürünü birkaç ay içinde ünlü yapabilir. |
| 305. bonus · isim · B1 | ikramiye; prim | The company gave every worker a bonus after its most successful year.Şirket, en başarılı yılının ardından her çalışana bir ikramiye verdi. |
| 306. client · isim · B1 | müşteri; danışan (hizmet alan kişi) | The consulting firm studies each client's needs before suggesting any changes.Danışmanlık firması, herhangi bir değişiklik önermeden önce her müşterinin ihtiyaçlarını inceler. |
| 307. discount · isim · B1 | indirim | Shops often offer a discount at the end of the season to clear old stock.Mağazalar eski ürünleri elden çıkarmak için sezon sonunda sık sık indirim yapar. |
| 308. savings · isim · B1 | birikim; tasarruf | After graduating, she used her savings to start a small design studio.Mezun olduktan sonra birikimini küçük bir tasarım stüdyosu açmak için kullandı. |
| 309. donation · isim · B1 | bağış | A generous donation from a local company paid for the library's new computers.Yerel bir şirketin cömert bağışı, kütüphanenin yeni bilgisayarlarının parasını karşıladı. |
| 310. overtime · isim · B1 | fazla mesai | Factory workers often do overtime when orders increase before the holidays.Fabrika çalışanları, tatil öncesinde siparişler artınca sık sık fazla mesai yapar. |
| 311. warehouse · isim · B1 | depo; ambar | The online store keeps most of its products in a huge warehouse near the port.Çevrimiçi mağaza ürünlerinin çoğunu limanın yakınındaki büyük bir depoda tutuyor. |
| 312. competition · isim · B1 | rekabet; yarış | Intense competition among smartphone makers has pushed companies to improve their products while keeping them affordable.Akıllı telefon üreticileri arasındaki yoğun rekabet, şirketleri ürünlerini uygun fiyatlı tutarken geliştirmeye itti. |
| 313. trend · isim · B1 | eğilim; gidişat | The professor showed a graph illustrating a steady upward trend in online shopping over the past decade.Profesör, son on yılda çevrimiçi alışverişteki istikrarlı yükseliş eğilimini gösteren bir grafik sundu. |
| 314. interest · isim · B1 | faiz | If you pay off the debt late, the interest will keep growing and the total amount will become much larger.Borcu geç ödersen faiz artmaya devam eder ve toplam tutar çok daha büyür. |
| 315. enroll · fiil · B1 | kaydolmak; (bir derse veya okula) kayıt yaptırmak | Students must enroll in at least four courses before the end of the first week of classes.Öğrenciler, derslerin ilk haftasının sonuna kadar en az dört derse kayıt yaptırmak zorundadır. |
| 316. register · fiil · B1 | ders kaydı yapmak; adını yazdırmak | You need to register for your seminars online before the system closes on Friday.Cuma günü sistem kapanmadan önce seminerlerine internetten kayıt yaptırman gerekiyor. |
| 317. tuition · isim · B1 | öğrenim ücreti; harç | Many students take part-time jobs to help cover their tuition each semester.Birçok öğrenci her dönem öğrenim ücretini karşılamaya yardımcı olmak için yarı zamanlı işlerde çalışır. |
| 318. scholarship · isim · B1 | burs | She won a full scholarship because of her outstanding grades in chemistry.Kimyadaki üstün notları sayesinde tam burs kazandı. |
| 319. deadline · isim · B1 | son teslim tarihi; son tarih | The deadline for submitting the research proposal is midnight on Thursday.Araştırma önerisini teslim etmek için son tarih perşembe gece yarısıdır. |
| 320. semester · isim · B1 | yarıyıl; dönem | I am taking a heavy course load this semester, so I rarely have free evenings.Bu dönem ders yüküm ağır olduğu için akşamları nadiren boş vaktim oluyor. |
| 321. major · isim · B1 | ana dal; asıl uzmanlık alanı | Her major is environmental engineering, but she also takes courses in economics.Ana dalı çevre mühendisliğidir, ancak ekonomi dersleri de alır. |
| 322. undergraduate · isim · B1 | lisans öğrencisi | As an undergraduate, he worked in a biology lab for two summers.Lisans öğrencisiyken iki yaz boyunca bir biyoloji laboratuvarında çalıştı. |
| 323. assignment · isim · B1 | ödev; verilen görev | The final assignment requires you to analyze a case study and write a ten-page report.Son ödev, bir vaka çalışmasını analiz edip on sayfalık bir rapor yazmanızı gerektiriyor. |
| 324. lecture · isim · B1 | (üniversitede) ders; sunum biçiminde anlatılan ders | The morning lecture on cognitive psychology was so crowded that some students sat on the floor.Bilişsel psikoloji üzerine sabah dersi o kadar kalabalıktı ki bazı öğrenciler yere oturdu. |
| 325. tutor · isim · B1 | özel ders veren kişi; öğrenci destek eğitmeni | I met with a peer tutor twice a week to improve my academic writing.Akademik yazımı geliştirmek için haftada iki kez bir akran eğitmeniyle görüştüm. |
| 326. department · isim · B1 | bölüm; anabilim dalı | The sociology department is hosting a guest speaker from Canada next week.Sosyoloji bölümü gelecek hafta Kanada'dan bir konuk konuşmacıyı ağırlayacak. |
| 327. commute · fiil · B1 | evden okula (işe) gidip gelmek | Many students commute from nearby towns because campus housing is so expensive.Kampüs konutları çok pahalı olduğu için birçok öğrenci yakındaki kasabalardan gidip gelir. |
| 328. dormitory · isim · B1 | yurt | First-year students are usually assigned to a dormitory on the north side of campus.Birinci sınıf öğrencileri genellikle kampüsün kuzey tarafındaki bir yurda yerleştirilir. |
| 329. renew · fiil · B1 | (ödünç alınan kitabın) süresini uzatmak; yenilemek | You can renew your books online if no other student has requested them.Başka hiçbir öğrenci talep etmediyse kitaplarınızın süresini internetten uzatabilirsiniz. |
| 330. reserve · fiil · B1 | ayırtmak; rezerve etmek | I reserved a quiet study room in the library for our group project on Monday.Pazartesi günü grup projemiz için kütüphanede sessiz bir çalışma odası ayırttım. |
| 331. campus · isim · B1 | kampüs; üniversitenin arazisi ve binaları | The new science building is on the north side of the campus, close to the main library.Yeni fen binası kampüsün kuzey tarafında, ana kütüphanenin yakınında. |
| 332. office hours · isim · B1 | öğretim üyesinin öğrencileri kabul ettiği saatler | I went to my professor's office hours to ask how to improve my essay.Kompozisyonumu nasıl geliştirebileceğimi sormak için profesörümün görüşme saatlerine gittim. |
| 333. hand in · öbek fiil · B1 | (ödev, kâğıt) teslim etmek | You must hand in your research paper at the department office before noon on Friday.Araştırma makalenizi cuma günü öğleden önce bölüm ofisine teslim etmelisiniz. |
| 334. sign up for · öbek fiil · B1 | (bir etkinliğe, derse) kaydolmak, yazılmak | Many first-year students sign up for a campus tour during the first week of classes.Birçok birinci sınıf öğrencisi derslerin ilk haftasında kampüs turuna yazılıyor. |
| 335. fill out · öbek fiil · B1 | (form) doldurmak | Please fill out this form and return it to the front desk of the student center.Lütfen bu formu doldurup öğrenci merkezinin danışmasına geri verin. |
| 336. borrow · fiil · B1 | ödünç almak | Students can borrow up to ten books from the library for three weeks.Öğrenciler kütüphaneden üç haftalığına en fazla on kitap ödünç alabilir. |
| 337. fee · isim · B1 | ücret; harç | There is a small lab fee for every chemistry course at this university.Bu üniversitede her kimya dersi için küçük bir laboratuvar ücreti var. |
| 338. roommate · isim · B1 | oda arkadaşı | My roommate and I agreed to take turns cleaning the kitchen every week.Oda arkadaşımla mutfağı her hafta sırayla temizlemek konusunda anlaştık. |
| 339. cafeteria · isim · B1 | kafeterya; yemekhane | The cafeteria stays open late during exam week so students can eat while they study.Kafeterya sınav haftasında geç saate kadar açık kalıyor, böylece öğrenciler ders çalışırken yemek yiyebiliyor. |
| 340. bookstore · isim · B1 | kitabevi; kampüs kitapçısı | The campus bookstore sells used textbooks at half the price of new ones.Kampüs kitabevi ikinci el ders kitaplarını yenilerinin yarı fiyatına satıyor. |
| 341. textbook · isim · B1 | ders kitabı | The economics textbook for this course is expensive, so many students share a copy.Bu dersin ekonomi kitabı pahalı olduğu için birçok öğrenci aynı kitabı paylaşıyor. |
| 342. final exam · isim · B1 | final sınavı; dönem sonu sınavı | The final exam counts for forty percent of your grade in this course.Final sınavı bu derste notunuzun yüzde kırkını oluşturuyor. |
| 343. quiz · isim · B1 | kısa sınav | Our professor gives a short quiz at the start of each class to check our reading.Profesörümüz okumalarımızı kontrol etmek için her dersin başında kısa bir sınav yapıyor. |
| 344. schedule · isim · B1 | program; ders programı | My schedule is full on Tuesdays, with three classes and a lab in the afternoon.Salı günleri programım dolu; öğleden sonra üç dersim ve bir laboratuvarım var. |
| 345. study group · isim · B1 | çalışma grubu | Our study group meets in the library every Wednesday to go over difficult topics.Çalışma grubumuz zor konuları gözden geçirmek için her çarşamba kütüphanede toplanıyor. |
| 346. graduation · isim · B1 | mezuniyet | After graduation, she plans to work abroad for a year before starting a master's program.Mezuniyetten sonra yüksek lisansa başlamadan önce bir yıl yurt dışında çalışmayı planlıyor. |
| 347. degree · isim · B1 | üniversite derecesi; lisans/yüksek lisans diploması | She earned a degree in architecture and then worked for a firm in Istanbul.Mimarlık alanında lisans derecesi aldı ve ardından İstanbul'da bir firmada çalıştı. |
| 348. appointment · isim · B1 | randevu | You need to make an appointment before visiting the career office this week.Bu hafta kariyer ofisine gitmeden önce randevu almanız gerekiyor. |
| 349. health center · isim · B1 | sağlık merkezi; kampüs revири | When I caught a bad cold, I went to the campus health center for advice.Kötü bir nezle yakalandığımda tavsiye almak için kampüs sağlık merkezine gittim. |
| 350. volunteer · fiil · B1 | gönüllü olarak çalışmak | Many students volunteer at the campus food bank to help classmates in need.Birçok öğrenci ihtiyacı olan sınıf arkadaşlarına yardım etmek için kampüs gıda bankasında gönüllü çalışıyor. |
| 351. announcement · isim · B1 | duyuru | The university made an announcement about the new bus route in an email this morning.Üniversite bu sabah gönderdiği bir e-postayla yeni otobüs güzergâhını duyurdu. |
| 352. grade · isim · B1 | not; sınav veya ödev puanı | She studied hard all term and finally earned a top grade in organic chemistry.Dönem boyunca çok çalıştı ve sonunda organik kimya dersinden en yüksek notu aldı. |
| 353. feedback · isim · B1 | geri bildirim; yorum ve öneriler | The professor gave detailed feedback on my essay, pointing out where my argument lost focus.Profesör makalem hakkında ayrıntılı geri bildirim verdi ve argümanımın nerede odağını kaybettiğini gösterdi. |
| 354. presentation · isim · B1 | sunum | Each team must give a ten-minute presentation on its research findings next Monday.Her ekip gelecek pazartesi araştırma bulguları hakkında on dakikalık bir sunum yapmak zorunda. |
| 355. group project · isim · B1 | grup projesi; ekip çalışması | Our group project required us to design and test a simple water filter.Grup projemiz, basit bir su filtresi tasarlamamızı ve test etmemizi gerektiriyordu. |
| 356. student ID · isim · B1 | öğrenci kimlik kartı | You need to show your student ID to enter the library after six o'clock.Saat altıdan sonra kütüphaneye girmek için öğrenci kimlik kartınızı göstermeniz gerekiyor. |
| 357. due date · isim · B1 | son teslim tarihi; iade günü | The due date for the lab report is Friday, so please plan your time carefully.Laboratuvar raporunun son teslim tarihi cuma, bu yüzden lütfen zamanınızı dikkatle planlayın. |
| 358. check out · öbek fiil · B1 | (kütüphaneden) ödünç almak | Students can check out up to ten books at a time with a valid library card.Öğrenciler geçerli bir kütüphane kartıyla aynı anda on kitaba kadar ödünç alabilir. |
| 359. computer lab · isim · B1 | bilgisayar laboratuvarı | The computer lab stays open until midnight during the week before exams.Bilgisayar laboratuvarı sınavlardan önceki hafta gece yarısına kadar açık kalıyor. |
| 360. freshman · isim · B1 | birinci sınıf öğrencisi | As a freshman, I found it hard to balance my classes and my social life.Birinci sınıf öğrencisi olarak derslerimle sosyal hayatımı dengelemeyi zor buldum. |
| 361. part-time · sıfat · B1 | yarı zamanlı; kısmi süreli | Many students take a part-time job at the library to earn money while they study.Birçok öğrenci, okurken para kazanmak için kütüphanede yarı zamanlı bir işe girer. |
| 362. dining hall · isim · B1 | yemekhane | We usually meet in the dining hall at noon to eat lunch together.Genellikle öğle vakti birlikte yemek yemek için yemekhanede buluşuruz. |
| 363. lounge · isim · B1 | dinlenme salonu | The student lounge has sofas, a microwave and free Wi-Fi for everyone.Öğrenci dinlenme salonunda herkes için kanepeler, bir mikrodalga fırın ve ücretsiz Wi-Fi var. |
| 364. clinic · isim · B1 | klinik; revir | The university clinic offers free checkups and basic medical advice to all students.Üniversite kliniği tüm öğrencilere ücretsiz kontrol ve temel tıbbi tavsiye sunuyor. |
| 365. lost and found · isim · B1 | kayıp eşya bürosu | I left my umbrella in the lecture hall, so I checked the lost and found.Şemsiyemi ders salonunda unuttum, bu yüzden kayıp eşya bürosuna baktım. |
| 366. professor · isim · B1 | profesör; üniversite öğretim üyesi | My biology professor posted the reading for next week on the course website last night.Biyoloji profesörüm gelecek haftanın okuma metnini dün gece ders web sitesine yükledi. |
| 367. classmate · isim · B1 | sınıf arkadaşı; ders arkadaşı | I asked a classmate to send me her notes because I missed Tuesday's session.Salı günkü dersi kaçırdığım için bir sınıf arkadaşımdan notlarını bana göndermesini istedim. |
| 368. attend · fiil · B1 | katılmak; devam etmek | Students are encouraged to attend the workshop on academic writing before submitting their first essay.Öğrencilerin ilk kompozisyonlarını teslim etmeden önce akademik yazım atölyesine katılmaları tavsiye edilir. |
| 369. minor · isim · B1 | yan dal (ana dalın yanında seçilen ikinci alan) | She chose economics as her minor so she could understand the business side of engineering.Mühendisliğin iş tarafını anlayabilmek için yan dal olarak ekonomiyi seçti. |
| 370. study abroad · kalıp · B1 | yurt dışında eğitim görmek; yurt dışı değişim programı | Many students study abroad for a semester to improve their language skills and meet people from other cultures.Birçok öğrenci dil becerilerini geliştirmek ve farklı kültürlerden insanlarla tanışmak için bir dönem yurt dışında eğitim görür. |
| 371. exchange student · isim · B1 | değişim öğrencisi | The exchange student from Spain joined our discussion group and shared how classes differ in her country.İspanya'dan gelen değişim öğrencisi tartışma grubumuza katıldı ve ülkesinde derslerin nasıl farklı olduğunu anlattı. |
| 372. international student · isim · B1 | uluslararası öğrenci; yabancı uyruklu öğrenci | As an international student, he had to show proof of his English ability before starting classes.Uluslararası öğrenci olarak, derslere başlamadan önce İngilizce yeterliliğini belgelemek zorundaydı. |
| 373. student organization · isim · B1 | öğrenci kulübü; öğrenci topluluğu | Joining a student organization is a good way to make friends outside your own program.Bir öğrenci topluluğuna katılmak, kendi programının dışında arkadaş edinmenin iyi bir yoludur. |
| 374. campus security · isim · B1 | kampüs güvenliği | If you lose your keys at night, you can call campus security for help.Geceleyin anahtarlarınızı kaybederseniz yardım için kampüs güvenliğini arayabilirsiniz. |
| 375. housing · isim · B1 | konut; barınma | University housing is limited, so first-year students should apply as early as possible.Üniversite barınma imkânları sınırlıdır, bu yüzden birinci sınıf öğrencileri mümkün olduğunca erken başvurmalıdır. |
| 376. landlord · isim · B1 | ev sahibi | Our landlord promised to repair the heating before the first cold weeks of winter.Ev sahibimiz kışın ilk soğuk haftalarından önce kalorifer tamirini yapacağına söz verdi. |
| 377. furnished · sıfat · B1 | eşyalı; mobilyalı | I preferred a furnished apartment because I could not afford to buy a bed and desk.Yatak ve çalışma masası alamayacağım için eşyalı bir daireyi tercih ettim. |
| 378. pharmacy · isim · B1 | eczane | The campus pharmacy is open until six, so I can pick up my medicine after class.Kampüs eczanesi altıya kadar açık, bu yüzden dersten sonra ilacımı alabilirim. |
| 379. nurse · isim · B1 | hemşire | A nurse checked my temperature and asked about my symptoms before the doctor came in.Doktor gelmeden önce bir hemşire ateşimi ölçtü ve belirtilerimi sordu. |
| 380. locker · isim · B1 | dolap; kilitli eşya dolabı | I left my laptop and books in my locker at the gym while I swam.Yüzerken dizüstü bilgisayarımı ve kitaplarımı spor salonundaki dolabıma bıraktım. |
| 381. vending machine · isim · B1 | otomatik satış makinesi | The vending machine in the library lobby was empty, so I bought a snack elsewhere.Kütüphane girişindeki otomatik satış makinesi boştu, bu yüzden atıştırmalığı başka yerden aldım. |
| 382. e-book · isim · B1 | elektronik kitap | The library has an e-book version of the textbook, so you can read it on your phone.Kütüphanede ders kitabının elektronik sürümü var, bu yüzden onu telefonunuzdan okuyabilirsiniz. |
| 383. librarian · isim · B1 | kütüphaneci | The librarian explained how to search the catalog and where to find journals on psychology.Kütüphaneci, kataloğun nasıl taranacağını ve psikoloji dergilerinin nerede bulunacağını anlattı. |
| 384. for instance · kalıp · B1 | örneğin; mesela | Many animals change their behavior in winter; for instance, some bears sleep for months in their dens.Birçok hayvan kışın davranışını değiştirir; örneğin bazı ayılar aylarca inlerinde uyur. |
| 385. in other words · kalıp · B1 | başka bir deyişle; yani | The professor said the theory lacks evidence; in other words, nobody has been able to prove it.Profesör teorinin kanıttan yoksun olduğunu söyledi; yani kimse onu kanıtlayamadı. |
| 386. as a result · kalıp · B1 | sonuç olarak; bunun sonucunda | The lake received much less rain this year, and as a result its water level fell sharply.Göl bu yıl çok daha az yağmur aldı ve bunun sonucunda su seviyesi keskin biçimde düştü. |
| 387. on the other hand · kalıp · B1 | öte yandan; diğer taraftan | Online courses are flexible; on the other hand, they require a great deal of self-discipline.Çevrimiçi dersler esnektir; öte yandan çok fazla öz disiplin gerektirir. |
| 388. in addition to · edat · B1 | -e ek olarak; -in yanı sıra | In addition to weekly lectures, students must attend a small discussion group every Friday.Haftalık derslere ek olarak öğrenciler her cuma küçük bir tartışma grubuna katılmak zorundadır. |
| 389. to sum up · kalıp · B1 | özetle; kısacası | To sum up, the lecture showed that climate and trade routes shaped how early towns developed.Özetle, ders iklimin ve ticaret yollarının ilk kasabaların gelişimini şekillendirdiğini gösterdi. |
| 390. however · zarf · B1 | ancak, bununla birlikte (karşıt bir bilgi ekler) | The experiment was carefully designed; however, the results were different from what the professor had expected.Deney dikkatle tasarlanmıştı; ancak sonuçlar profesörün beklediğinden farklı çıktı. |
| 391. therefore · zarf · B1 | bu nedenle, dolayısıyla | The library closes early on Fridays; you should therefore return your books before noon.Kütüphane cuma günleri erken kapanıyor; bu nedenle kitaplarınızı öğleden önce iade etmelisiniz. |
| 392. in fact · kalıp · B1 | aslında, gerçekte; hatta | Many people think the topic is easy. In fact, it is one of the hardest in the course.Birçok kişi konunun kolay olduğunu düşünüyor. Aslında dersin en zor konularından biri. |
| 393. although · bağlaç · B1 | -e rağmen, her ne kadar | Although the theory is popular, the speaker explained that it has several weaknesses.Teori popüler olsa da konuşmacı onun birkaç zayıf yönü olduğunu açıkladı. |
| 394. despite · edat · B1 | -e rağmen | Despite the heavy rain, nearly all the students attended the outdoor field class.Şiddetli yağmura rağmen öğrencilerin neredeyse hepsi açık hava saha dersine katıldı. |
| 395. in general · kalıp · B1 | genel olarak, genellikle | In general, students who review notes regularly remember the material better at exam time.Genel olarak, notlarını düzenli tekrar eden öğrenciler sınav zamanı konuyu daha iyi hatırlar. |
| 396. overall · zarf · B1 | genel olarak, toplamda | Overall, the study suggests that short breaks improve concentration during long lectures.Genel olarak çalışma, kısa molaların uzun derslerde dikkati artırdığını gösteriyor. |
| 397. besides · zarf · B1 | ayrıca, üstelik | The textbook is too expensive. Besides, the professor posts all the readings online for free.Ders kitabı çok pahalı. Üstelik profesör tüm okumaları internette ücretsiz paylaşıyor. |
| 398. meanwhile · zarf · B1 | bu arada, aynı sırada | Rural areas lost many jobs in that decade. Meanwhile, the cities grew rapidly.Kırsal bölgeler o on yılda birçok işini kaybetti. Bu arada şehirler hızla büyüdü. |
| 399. in conclusion · kalıp · B1 | sonuç olarak, özetle (bitirirken) | In conclusion, the evidence shows that urban gardens can strengthen community ties.Sonuç olarak, kanıtlar kentsel bahçelerin toplum bağlarını güçlendirebileceğini gösteriyor. |
| 400. even though · bağlaç · B1 | -e rağmen, -se bile | Even though the lecture was long, the students stayed interested until the very end.Ders uzun olmasına rağmen öğrenciler sonuna kadar ilgilerini korudu. |
| 401. unless · bağlaç · B1 | -medikçe, -mezse | Unless you cite your sources properly, your paper may be marked down.Kaynaklarınızı doğru göstermezseniz makaleniz düşük not alabilir. |
| 402. as long as · bağlaç · B1 | -diği sürece, şartıyla | You may use a calculator in the exam as long as it is not connected to the internet.Sınavda internete bağlı olmadığı sürece hesap makinesi kullanabilirsiniz. |
| 403. apart from · edat · B1 | -in dışında; -e ek olarak | Apart from a few minor errors, the student's presentation was clear and well organized.Birkaç küçük hata dışında öğrencinin sunumu açık ve iyi organize edilmişti. |
| 404. for example · kalıp · B1 | örneğin; mesela | Many animals use sound to communicate; for example, whales sing songs that travel across entire oceans.Birçok hayvan iletişim için ses kullanır; örneğin balinalar okyanusların bir ucundan ötekine ulaşan şarkılar söyler. |
| 405. such as · kalıp · B1 | gibi; örneğin (örnek sıralarken) | Professor Lund studies Nordic languages such as Icelandic and Faroese, which have changed very little over centuries.Profesör Lund, yüzyıllar boyunca çok az değişen İzlandaca ve Faroece gibi Kuzey dillerini inceliyor. |
| 406. to begin with · kalıp · B1 | öncelikle; başlangıç olarak | To begin with, we need to understand how the printing press changed the way ideas spread in Europe.Öncelikle, matbaanın Avrupa'da fikirlerin yayılma biçimini nasıl değiştirdiğini anlamamız gerekiyor. |
| 407. above all · kalıp · B1 | her şeyden önce; en önemlisi | Good scientific writing should be clear, and above all it should be honest about what the data can show.İyi bir bilimsel yazı açık olmalı, her şeyden önce de verilerin neyi gösterebildiği konusunda dürüst olmalıdır. |
| 408. on the one hand · kalıp · B1 | bir yandan; bir açıdan bakınca | On the one hand, online courses are convenient; on the other, students often miss the discussion that happens in a classroom.Bir yandan çevrim içi dersler pratiktir; öte yandan öğrenciler çoğu zaman sınıfta yaşanan tartışmayı kaçırır. |
| 409. wrap up · öbek fiil · B1 | toparlamak; sonuçlandırmak | Before we wrap up today, I would like you to think about one question for our next session.Bugünü toparlamadan önce, bir sonraki oturumumuz için sizden tek bir soru üzerinde düşünmenizi istiyorum. |
| 410. by the way · kalıp · B1 | bu arada; aklıma gelmişken | By the way, the library has digital copies of all the articles we are discussing this week.Bu arada, kütüphanede bu hafta tartıştığımız tüm makalelerin dijital kopyaları var. |
| 411. move on to · öbek fiil · B1 | (bir sonraki konuya) geçmek | If there are no more questions about the French Revolution, let's move on to the Napoleonic period.Fransız Devrimi hakkında başka soru yoksa Napolyon dönemine geçelim. |
| 412. first of all · kalıp · B1 | her şeyden önce; öncelikle | First of all, I'd like to explain why this experiment was designed in such a simple way.Her şeyden önce, bu deneyin neden bu kadar basit tasarlandığını açıklamak istiyorum. |
| 413. keep in mind · kalıp · B1 | aklında tutmak; unutmamak | Keep in mind that these figures come from a small survey, so they may not apply everywhere.Bu rakamların küçük bir ankete dayandığını unutmayın; bu yüzden her yerde geçerli olmayabilirler. |
| 414. for this reason · kalıp · B1 | bu nedenle; bu yüzden | The data were incomplete; for this reason, the professor asked the team to repeat the study.Veriler eksikti; bu nedenle profesör ekibin çalışmayı tekrarlamasını istedi. |
| 415. instead · zarf · B1 | onun yerine; bunun yerine | The author did not blame one single cause. Instead, she described several factors working together.Yazar tek bir nedeni suçlamadı. Bunun yerine birlikte işleyen birkaç etkeni anlattı. |
| 416. rather than · bağlaç · B1 | -mektense; yerine | Today we will focus on how the process works rather than why it was discovered.Bugün sürecin neden keşfedildiğinden çok nasıl işlediğine odaklanacağız. |
| 417. generally speaking · kalıp · B1 | genel olarak söylemek gerekirse | Generally speaking, coastal cities grew faster than inland ones during that period.Genel olarak söylemek gerekirse, kıyı şehirleri o dönemde iç bölgelerdekilerden daha hızlı büyüdü. |
| 418. concept · isim · B1 | kavram | The concept of supply chains is easier to understand if you think of a simple sandwich.Tedarik zinciri kavramı, basit bir sandviç üzerinden düşünürseniz daha kolay anlaşılır. |
| 419. so far · kalıp · B1 | şimdiye kadar; şu ana kadar | So far, we have looked at the causes; next we will turn to the consequences.Şimdiye kadar nedenlere baktık; şimdi sonuçlara geçeceğiz. |
| 420. in detail · kalıp · B1 | ayrıntılı olarak | We will discuss this process in detail in next week's session.Bu süreci gelecek haftaki oturumda ayrıntılı olarak tartışacağız. |
| 421. over time · kalıp · B1 | zamanla; zaman içinde | Over time, the meaning of the word changed until it was used in the opposite sense.Zamanla kelimenin anlamı değişti ve sonunda zıt anlamda kullanılmaya başlandı. |
| 422. examine · fiil · B1 | incelemek; araştırmak | The lecture examines the reasons why some cities grew rapidly while others stayed small.Ders, bazı şehirlerin neden hızla büyüyüp bazılarının küçük kaldığının nedenlerini inceliyor. |
| 423. compare · fiil · B1 | karşılaştırmak | In your essay, compare the two economic systems and explain which one handled the crisis better.Kompozisyonunuzda iki ekonomik sistemi karşılaştırın ve hangisinin krizi daha iyi yönettiğini açıklayın. |
| 424. summarize · fiil · B1 | özetlemek | The first task asks you to summarize the lecture in about three or four sentences.İlk görev, dersi üç dört cümleyle özetlemenizi istiyor. |
| 425. define · fiil · B1 | tanımlamak; belirlemek | Before discussing the results, the author defines what she means by the term "urban growth."Sonuçları tartışmadan önce yazar, "kentsel büyüme" terimiyle ne kastettiğini tanımlıyor. |
| 426. argue · fiil · B1 | savunmak; ileri sürmek; tartışmak | Some economists argue that cheaper tuition would increase enrollment without lowering the quality of teaching.Bazı ekonomistler, daha ucuz harcın öğretim kalitesini düşürmeden kayıtları artıracağını savunuyor. |
| 427. claim · fiil · B1 | iddia etmek; öne sürmek | The article claims that students remember more when they handwrite their notes, but the evidence is limited.Makale, öğrencilerin notlarını elle yazdıklarında daha çok hatırladığını iddia ediyor, ancak kanıtlar sınırlı. |
| 428. support · fiil · B1 | desteklemek; doğrulamak | Each paragraph of your essay should include at least one example that supports your main point.Kompozisyonunuzun her paragrafı ana fikrinizi destekleyen en az bir örnek içermeli. |
| 429. predict · fiil · B1 | tahmin etmek; öngörmek | Climate scientists use computer models to predict how rainfall patterns may change over the next fifty years.İklim bilimciler, yağış düzenlerinin önümüzdeki elli yılda nasıl değişebileceğini tahmin etmek için bilgisayar modelleri kullanıyor. |
| 430. observe · fiil · B1 | gözlemlemek; fark etmek | For the assignment, you will observe a classroom for two hours and record how the teacher manages discussion.Ödev için bir sınıfı iki saat boyunca gözlemleyecek ve öğretmenin tartışmayı nasıl yönettiğini kaydedeceksiniz. |
| 431. confirm · fiil · B1 | doğrulamak; onaylamak | A second experiment confirmed the earlier finding that the chemical slows the growth of mold.İkinci bir deney, kimyasalın küfün büyümesini yavaşlattığı yönündeki önceki bulguyu doğruladı. |
| 432. identify · fiil · B1 | belirlemek; tanımlamak; tespit etmek | Listen to the conversation and identify the two main problems the student describes.Konuşmayı dinleyin ve öğrencinin anlattığı iki ana sorunu belirleyin. |
| 433. assume · fiil · B1 | varsaymak; doğru kabul etmek | The researchers assumed that all the students in the study had the same level of background knowledge.Araştırmacılar, çalışmadaki tüm öğrencilerin aynı düzeyde ön bilgiye sahip olduğunu varsaydı. |
| 434. outline · fiil · B1 | ana hatlarıyla anlatmak; taslağını çıkarmak | At the start of class, the professor outlined the three main causes of the war.Profesör dersin başında savaşın üç ana nedenini ana hatlarıyla anlattı. |
| 435. explore · fiil · B1 | derinlemesine incelemek; araştırmak | This course explores how language shapes the way people think about time.Bu ders, dilin insanların zamanı nasıl düşündüğünü nasıl şekillendirdiğini inceliyor. |
| 436. conduct · fiil · B1 | yürütmek; gerçekleştirmek (deney, araştırma) | The biology department conducted a two-year study on the feeding patterns of local birds.Biyoloji bölümü, yerel kuşların beslenme düzenleri üzerine iki yıllık bir çalışma yürüttü. |
| 437. rely on · öbek fiil · B1 | güvenmek; bağlı olmak | Many astronomers rely on data collected by teams in other countries.Birçok gökbilimci, başka ülkelerdeki ekiplerin topladığı verilere güvenir. |
| 438. result in · öbek fiil · B1 | sonuçlanmak; yol açmak | Poor sampling methods can result in misleading conclusions.Kötü örnekleme yöntemleri yanıltıcı sonuçlara yol açabilir. |
| 439. adjust · fiil · B1 | ayarlamak; uyum sağlamak | International students often need a few months to adjust to the pace of university life.Uluslararası öğrencilerin üniversite hayatının temposuna uyum sağlaması genellikle birkaç ay alır. |
| 440. participate · fiil · B1 | katılmak; yer almak | Students are encouraged to participate actively in the class discussion rather than just take notes.Öğrencilerin yalnızca not almak yerine sınıf tartışmasına aktif olarak katılmaları teşvik edilir. |
| 441. involve · fiil · B1 | içermek; gerektirmek; dahil etmek | The study involved more than two hundred volunteers from three different universities.Çalışma, üç farklı üniversiteden iki yüzden fazla gönüllüyü kapsıyordu. |
| 442. focus on · öbek fiil · B1 | odaklanmak; üzerinde yoğunlaşmak | In today's seminar, the professor will focus on how early printing changed the spread of ideas.Bugünkü seminerde profesör, ilk matbaacılığın fikirlerin yayılmasını nasıl değiştirdiğine odaklanacak. |
| 443. apply · fiil · B1 | uygulamak; başvurmak | Students must learn to apply statistical methods to real data, not just memorize formulas.Öğrenciler yalnızca formülleri ezberlemek yerine istatistiksel yöntemleri gerçek verilere uygulamayı öğrenmelidir. |
| 444. gather · fiil · B1 | toplamak; bir araya getirmek | Before writing her report, she gathered data from interviews, surveys and several government documents.Raporunu yazmadan önce görüşmelerden, anketlerden ve birkaç resmi belgeden veri topladı. |
| 445. debate · fiil · B1 | tartışmak; görüş alışverişinde bulunmak | Economists still debate whether technology creates more jobs than it removes from the workforce.İktisatçılar, teknolojinin işgücünden kaldırdığından daha fazla iş yaratıp yaratmadığını hâlâ tartışıyor. |
| 446. discuss · fiil · B1 | tartışmak; görüşmek, ele almak | In tomorrow's class, we will discuss the causes of the housing crisis in large cities.Yarınki derste büyük şehirlerdeki konut krizinin nedenlerini ele alacağız. |
| 447. explain · fiil · B1 | açıklamak; nedenini ortaya koymak | Her theory explains why some songbirds sing mostly at night.Onun kuramı, bazı ötücü kuşların neden çoğunlukla geceleri öttüğünü açıklıyor. |
| 448. suggest · fiil · B1 | işaret etmek, düşündürmek; önermek | The results suggest that sleep plays a bigger role in learning than we once thought.Sonuçlar, uykunun öğrenmede bir zamanlar düşündüğümüzden daha büyük bir rol oynadığını düşündürüyor. |
| 449. prove · fiil · B1 | kanıtlamak; doğru olduğunu göstermek | The new data proved that the older model of the river's flow was wrong.Yeni veriler, nehrin akışına dair eski modelin yanlış olduğunu kanıtladı. |
| 450. depend on · öbek fiil · B1 | -e bağlı olmak; -e dayanmak | The success of the project depends on reliable funding from the university.Projenin başarısı, üniversiteden gelecek güvenilir bir finansmana bağlıdır. |
| 451. vary · fiil · B1 | değişiklik göstermek; farklılaşmak | Test scores vary widely from one school district to another.Test puanları bir okul bölgesinden diğerine büyük farklılık gösteriyor. |
| 452. reduce · fiil · B1 | azaltmak; düşürmek | Regular review sessions can reduce the amount of material students forget before an exam.Düzenli tekrar oturumları, öğrencilerin sınavdan önce unuttukları konu miktarını azaltabilir. |
| 453. submit · fiil · B1 | sunmak; teslim etmek | Students must submit their proposals online before the committee meets on Friday.Öğrenciler, komite Cuma günü toplanmadan önce önerilerini çevrimiçi sunmalıdır. |
| 454. memorize · fiil · B1 | ezberlemek | She memorized the periodic table by turning the element names into a song.Element adlarını bir şarkıya dönüştürerek periyodik tabloyu ezberledi. |
| 455. struggle · fiil · B1 | zorlanmak; güçlükle uğraşmak | Many first-year students struggle to balance their coursework with their social lives.Birçok birinci sınıf öğrencisi, derslerini sosyal hayatlarıyla dengelemekte zorlanıyor. |
| 456. consist of · öbek fiil · B1 | -den oluşmak; -den meydana gelmek | The final grade consists of a paper, a short talk, and weekly reports.Dönem notu bir makaleden, kısa bir konuşmadan ve haftalık raporlardan oluşuyor. |
| 457. organism · isim · B2 | organizma; canlı varlık | Even the smallest organism in a pond plays a part in the food chain.Bir göletteki en küçük organizma bile besin zincirinde rol oynar. |
| 458. evolve · fiil · B2 | evrimleşmek; zamanla gelişip değişmek | Birds are believed to have evolved from small feathered dinosaurs millions of years ago.Kuşların, milyonlarca yıl önce küçük tüylü dinozorlardan evrimleştiğine inanılır. |
| 459. habitat · isim · B2 | yaşam alanı; habitat | Draining the wetlands destroyed the habitat of dozens of migratory birds.Sulak alanların kurutulması düzinelerce göçmen kuşun yaşam alanını yok etti. |
| 460. ecosystem · isim · B2 | ekosistem | Removing a single predator can disrupt an entire ecosystem.Tek bir yırtıcıyı ortadan kaldırmak bütün bir ekosistemi bozabilir. |
| 461. gene · isim · B2 | gen | Researchers identified a gene that makes some people more sensitive to bitter tastes.Araştırmacılar, bazı insanları acı tatlara karşı daha duyarlı yapan bir gen belirledi. |
| 462. photosynthesis · isim · B2 | fotosentez | During photosynthesis, leaves release oxygen as a by-product of making sugar.Fotosentez sırasında yapraklar şeker üretirken yan ürün olarak oksijen salar. |
| 463. predator · isim · B2 | yırtıcı hayvan; avcı | A wolf and an owl are both predators, but they locate their prey in very different ways.Kurt ve baykuş ikisi de yırtıcıdır, ancak avlarını çok farklı yollarla bulurlar. |
| 464. prey · isim · B2 | av; avlanan hayvan | Rabbits are the main prey of foxes in this region.Tavşanlar, bu bölgede tilkilerin başlıca avıdır. |
| 465. nutrient · isim · B2 | besin maddesi; besleyici madde | Heavy farming can remove essential nutrients from the soil within a few decades.Yoğun tarım, birkaç on yıl içinde topraktaki temel besin maddelerini tüketebilir. |
| 466. bacteria · isim · B2 | bakteriler | Not all bacteria are harmful; many in our intestines help us digest food.Bütün bakteriler zararlı değildir; bağırsaklarımızdaki birçoğu yiyecekleri sindirmemize yardımcı olur. |
| 467. immune · sıfat · B2 | bağışık; bağışıklığı olan | People who have had the infection are usually immune to it for several years.Enfeksiyonu geçirmiş kişiler genellikle birkaç yıl boyunca ona karşı bağışıktır. |
| 468. natural selection · kalıp · B2 | doğal seçilim | Through natural selection, moths with darker wings became more common in polluted cities.Doğal seçilim yoluyla, kirli şehirlerde daha koyu kanatlı güveler yaygınlaştı. |
| 469. hypothesis · isim · B2 | hipotez; varsayım | The students designed an experiment to test their hypothesis about plant growth in low light.Öğrenciler, düşük ışıkta bitki büyümesiyle ilgili hipotezlerini sınamak için bir deney tasarladı. |
| 470. extinct · sıfat · B2 | nesli tükenmiş | The dodo became extinct within a century of humans arriving on its island.Dodo'nun nesli, insanların adaya ayak basmasından sonraki bir yüzyıl içinde tükendi. |
| 471. reproduce · fiil · B2 | çoğalmak; üremek | Some bacteria can reproduce every twenty minutes under ideal conditions.Bazı bakteriler ideal koşullarda her yirmi dakikada bir çoğalabilir. |
| 472. inherit · fiil · B2 | (genetik olarak) miras almak; kalıtımla geçmek | Children inherit half of their genes from each parent.Çocuklar genlerinin yarısını her bir ebeveynden miras alır. |
| 473. fossil · isim · B2 | fosil; taşıl | The fossil of a tiny fish helped geologists date the rock layer.Küçük bir balığın fosili, jeologların kaya tabakasını tarihlendirmesine yardımcı oldu. |
| 474. ancestor · isim · B2 | ata; soy atası | Whales share a common ancestor with hoofed land mammals.Balinalar, toynaklı kara memelileriyle ortak bir atayı paylaşır. |
| 475. tissue · isim · B2 | doku | Muscle tissue contracts to move the bones of the body.Kas dokusu, vücudun kemiklerini hareket ettirmek için kasılır. |
| 476. migrate · fiil · B2 | göç etmek | Many species of whales migrate thousands of kilometers to warmer waters to breed.Birçok balina türü, üremek için binlerce kilometre uzaklıktaki daha sıcak sulara göç eder. |
| 477. hibernate · fiil · B2 | kış uykusuna yatmak | Bears hibernate in dens, living off the fat they stored during autumn.Ayılar sonbaharda depoladıkları yağla yaşayarak inlerinde kış uykusuna yatar. |
| 478. camouflage · isim · B2 | kamuflaj; doğal gizlenme | The stick insect's camouflage makes it nearly invisible among the branches.Çubuk böceğinin kamuflajı, onu dallar arasında neredeyse görünmez kılar. |
| 479. carnivore · isim · B2 | etobur | As a carnivore, the lynx hunts small deer and hares.Etobur olan vaşak, küçük geyikleri ve yaban tavşanlarını avlar. |
| 480. herbivore · isim · B2 | otobur | Being a herbivore, the giant tortoise spends most of the day grazing on grass.Otobur olan dev kaplumbağa günün çoğunu otlayarak geçirir. |
| 481. fertilize · fiil · B2 | döllemek; gübrelemek | In the experiment, the sperm fertilize the eggs outside the female's body.Deneyde sperm, yumurtaları dişinin vücudunun dışında döller. |
| 482. endangered · sıfat · B2 | nesli tehlike altında | The snow leopard is listed as an endangered species because of poaching and habitat loss.Kar leoparı, kaçak avcılık ve yaşam alanı kaybı nedeniyle nesli tehlike altındaki türler arasında yer alır. |
| 483. conservation · isim · B2 | doğayı koruma; korunum | Wildlife conservation depends on both strong laws and the cooperation of local communities.Yaban hayatını koruma, hem güçlü yasalara hem de yerel toplulukların iş birliğine bağlıdır. |
| 484. thrive · fiil · B2 | gelişmek; iyi yetişmek | Mosses thrive in damp, shaded areas where other plants struggle to grow.Yosunlar, diğer bitkilerin büyümekte zorlandığı nemli ve gölgeli yerlerde iyi gelişir. |
| 485. enzyme · isim · B2 | enzim; vücutta kimyasal tepkimeleri hızlandıran protein | The professor explained that an enzyme in saliva begins breaking down starch as soon as food enters the mouth.Profesör, tükürükteki bir enzimin yiyecek ağıza girer girmez nişastayı parçalamaya başladığını açıkladı. |
| 486. hormone · isim · B2 | hormon; vücutta büyümeyi ve işleyişi düzenleyen kimyasal madde | The lecture focused on how a single hormone can tell the body when to grow or when to rest.Ders, tek bir hormonun vücuda ne zaman büyüyeceğini ya da dinleneceğini nasıl söyleyebildiğine odaklandı. |
| 487. antibiotic · isim · B2 | antibiyotik; bakterileri öldüren ilaç | Overusing antibiotics can make harmful bacteria harder to treat in the future.Antibiyotikleri aşırı kullanmak, zararlı bakterilerin gelecekte tedavisini zorlaştırabilir. |
| 488. molecule · isim · B2 | molekül; bir maddenin en küçük kimyasal birimi | Each water molecule consists of two hydrogen atoms and one oxygen atom.Her su molekülü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. |
| 489. genetic · sıfat · B2 | genetik; genlerle ilgili | The study suggests that height is partly a genetic matter and partly a result of diet.Çalışma, boyun kısmen genetik bir konu, kısmen de beslenmenin sonucu olduğunu gösteriyor. |
| 490. dominant · sıfat · B2 | baskın (genetikte); en güçlü ya da en etkili olan | Brown eyes are controlled by a dominant gene, so they appear even if only one parent carries it.Kahverengi göz rengi baskın bir genle belirlenir; bu yüzden yalnızca bir ebeveyn taşısa bile ortaya çıkar. |
| 491. clone · fiil · B2 | klonlamak; genetik olarak aynı kopyasını üretmek | Scientists were able to clone a sheep by using genetic material from a single adult cell.Bilim insanları, tek bir yetişkin hücreden alınan genetik materyali kullanarak bir koyunu klonlamayı başardı. |
| 492. nocturnal · sıfat · B2 | gece aktif olan | Owls are nocturnal hunters, so researchers often study them with special night cameras.Baykuşlar gece avlanan hayvanlardır; bu yüzden araştırmacılar onları çoğunlukla özel gece kameralarıyla inceler. |
| 493. graze · fiil · B2 | otlamak | Herds of zebra graze on the open plains for most of the day.Zebra sürüleri günün büyük bölümünde açık ovalarda otlar. |
| 494. pollen · isim · B2 | polen; çiçek tozu | Bees carry pollen from one flower to another while they collect nectar.Arılar nektar toplarken poleni bir çiçekten diğerine taşır. |
| 495. fungus · isim · B2 | mantar (biyolojik grup); küf | The fungus grew across the fallen log, slowly feeding on the wood beneath it.Mantar, devrilmiş kütüğün üzerinde yayılarak altındaki odunla yavaş yavaş beslendi. |
| 496. algae · isim · B2 | algler; su yosunları | Too much fertilizer in the river caused algae to cover the surface and block the sunlight.Nehirdeki aşırı gübre, alglerin yüzeyi kaplayıp güneş ışığını engellemesine neden oldu. |
| 497. amphibian · isim · B2 | amfibi; hem suda hem karada yaşayabilen hayvan | Because an amphibian absorbs water through its skin, it reacts quickly to pollution in streams.Bir amfibi suyu derisinden emdiği için derelerdeki kirliliğe hızla tepki verir. |
| 498. rodent · isim · B2 | kemirgen | The rodent stored seeds in its burrow to survive the long winter.Kemirgen, uzun kışı atlatmak için tohumları yuvasında depoladı. |
| 499. lifespan · isim · B2 | ömür; yaşam süresi | The average lifespan of a mayfly is only a day, while some tortoises live for over a century.Bir mayıs sineğinin ortalama ömrü yalnızca bir gündür; bazı kaplumbağalar ise yüzyıldan fazla yaşar. |
| 500. life cycle · isim · B2 | yaşam döngüsü | For the exam, you should be able to describe the life cycle of a flowering plant.Sınav için çiçekli bir bitkinin yaşam döngüsünü anlatabilmelisiniz. |