TOEFL Kelime Listesi (Sayfa 10)
TOEFL Kelime Listesi: 2.355 kelime, TOEFL iBT’nin akademik okuma ve dinleme metinleri için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: A2 5, B1 451, B2 1.057, C1 842.
2.251–2.355. kelimeler · Sayfa 10/10 · Güncelleme:
Kelimeler 2.251–2.355
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 2.251. having said that · kalıp · C1 | bunu söyledikten sonra; öyle de olsa | Critics praised the film's visual style. Having said that, many felt the story itself was rather thin.Eleştirmenler filmin görsel tarzını övdü. Bununla birlikte birçoğu hikâyenin kendisini oldukça zayıf buldu. |
| 2.252. allude to · öbek fiil · C1 | ima etmek; dolaylı olarak değinmek | The poem alludes to an old folk tale, though it never names the story directly.Şiir eski bir halk masalına dolaylı olarak değiniyor, ama hikâyenin adını hiç doğrudan anmıyor. |
| 2.253. reiterate · fiil · C1 | yinelemek; tekrar vurgulamak | I want to reiterate that the midterm essay must use at least three primary sources.Ara dönem kompozisyonunda en az üç birincil kaynak kullanılması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum. |
| 2.254. underscore · fiil · C1 | altını çizmek; vurgulamak | The sudden drop in sales underscores how dependent the town was on a single industry.Satışlardaki ani düşüş, kasabanın tek bir sektöre ne kadar bağımlı olduğunun altını çiziyor. |
| 2.255. concede · fiil · C1 | (isteksizce) kabul etmek; itiraf etmek | Even the author concedes that her sample was too small to prove the effect beyond doubt.Yazar bile örnekleminin etkiyi kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamak için fazla küçük olduğunu kabul ediyor. |
| 2.256. qualify · fiil · C1 | (ifadeyi) sınırlandırmak; çekince koyarak yumuşatmak | The professor qualified her earlier remark by saying it applied only to species living in cold regions.Profesör, daha önceki sözünün yalnızca soğuk bölgelerde yaşayan türler için geçerli olduğunu söyleyerek ifadesini sınırlandırdı. |
| 2.257. oversimplify · fiil · C1 | aşırı basitleştirmek | To say the empire fell because of one bad ruler is to oversimplify a very complicated process.İmparatorluğun tek bir kötü hükümdar yüzünden çöktüğünü söylemek, çok karmaşık bir süreci aşırı basitleştirmektir. |
| 2.258. corroborate · fiil · C1 | doğrulamak; teyit etmek (kanıtla desteklemek) | Tree-ring records corroborate the written accounts of a long dry period in the early 1300s.Ağaç halkası kayıtları, 1300'lerin başındaki uzun kurak dönemle ilgili yazılı anlatımları doğruluyor. |
| 2.259. substantiate · fiil · C1 | kanıtlarla temellendirmek; kanıtlamak | You cannot make such a strong statement in your essay unless you substantiate it with reliable data.Güvenilir verilerle temellendirmediğiniz sürece kompozisyonunuzda bu kadar güçlü bir ifade kullanamazsınız. |
| 2.260. rebut · fiil · C1 | çürütmek; karşı argümanla yanıtlamak | In her reply, the researcher rebutted each objection with new data from the second field season.Araştırmacı yanıtında, ikinci saha döneminden elde ettiği yeni verilerle her itirazı çürüttü. |
| 2.261. posit · fiil · C1 | öne sürmek; varsaymak | The linguist posits that early humans developed gesture before speech, and she builds her whole argument on that idea.Dilbilimci, ilk insanların konuşmadan önce jest geliştirdiğini öne sürüyor ve tüm argümanını bu fikre dayandırıyor. |
| 2.262. entail · fiil · C1 | gerektirmek; beraberinde getirmek | Studying ocean currents entails collecting data over many years, often in difficult weather conditions.Okyanus akıntılarını incelemek, çoğu zaman zor hava koşullarında uzun yıllar boyunca veri toplamayı gerektirir. |
| 2.263. denote · fiil · C1 | anlamına gelmek; göstermek; belirtmek | In this chart, a dotted line denotes a prediction, while a solid line shows the actual measurements.Bu grafikte noktalı çizgi bir tahmini gösterirken düz çizgi gerçek ölçümleri gösterir. |
| 2.264. pertain to · öbek fiil · C1 | ...ile ilgili olmak; ilişkin olmak | Please read only the sections that pertain to the case we will discuss during tomorrow's seminar.Lütfen yalnızca yarınki seminerde tartışacağımız vakayla ilgili bölümleri okuyun. |
| 2.265. at stake · kalıp · C1 | söz konusu olan; tehlikede; kaybedilebilecek olan | The debate is important because the future of the region's water supply is at stake.Tartışma önemli, çünkü bölgenin su kaynaklarının geleceği söz konusu. |
| 2.266. insofar as · bağlaç · C1 | ...ölçüde; ...sürece | The theory is useful insofar as it helps us make testable predictions about how groups behave.Kuram, grupların nasıl davrandığına dair sınanabilir tahminler yapmamıza yardım ettiği ölçüde yararlıdır. |
| 2.267. in this regard · kalıp · C1 | bu bakımdan; bu konuda | Scandinavian countries are often seen as leaders in renewable policy, and in this regard their approach deserves close study.İskandinav ülkeleri yenilenebilir politikada sıklıkla öncü görülür ve bu bakımdan yaklaşımları yakından incelenmeyi hak eder. |
| 2.268. per se · zarf · C1 | kendi başına; başlı başına | The new rule is not a problem per se; the difficulty lies in how inconsistently it is applied.Yeni kural başlı başına bir sorun değil; zorluk, ne kadar tutarsız uygulandığında yatıyor. |
| 2.269. framework · isim · C1 | çerçeve; kuramsal yapı | This theoretical framework helps historians organize evidence from very different sources.Bu kuramsal çerçeve, tarihçilerin çok farklı kaynaklardan gelen kanıtları düzenlemesine yardımcı olur. |
| 2.270. arguably · zarf · C1 | tartışılabilir ki; denebilir ki | This is arguably the most important discovery in the history of the field.Bu, alanın tarihindeki en önemli keşif olduğu söylenebilir. |
| 2.271. seemingly · zarf · C1 | görünüşe göre; görünüşte | Seemingly unrelated events can sometimes be traced back to one underlying cause.Görünüşte birbiriyle ilgisiz olaylar bazen tek bir temel nedene dayandırılabilir. |
| 2.272. tangent · isim · C1 | konu dışı sapma; asıl konudan uzaklaşma | Sorry, I went off on a tangent there; let me return to the main argument.Pardon, orada konudan saptım; ana tartışmaya geri döneyim. |
| 2.273. boil down to · öbek fiil · C1 | özünde ... olmak; sonunda ...e varmak | In the end, the whole debate boils down to one question: who should pay?Sonuçta bütün tartışma tek bir soruya varıyor: Kim ödemeli? |
| 2.274. spell out · öbek fiil · C1 | açıkça ortaya koymak; ayrıntısıyla belirtmek | The report spells out exactly what must change if the program is to succeed.Rapor, programın başarılı olması için tam olarak neyin değişmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. |
| 2.275. single out · öbek fiil · C1 | ayırıp öne çıkarmak; özellikle seçmek | The professor singled out one study that had changed how the whole field thinks.Profesör, tüm alanın düşünüş biçimini değiştiren bir çalışmayı özellikle öne çıkardı. |
| 2.276. zero in on · öbek fiil · C1 | tam olarak odaklanmak; üzerine yoğunlaşmak | Let's zero in on the third paragraph, because that is where the argument changes direction.Üçüncü paragrafa odaklanalım, çünkü tartışmanın yön değiştirdiği yer orası. |
| 2.277. premise · isim · C1 | öncül; temel varsayım | If the first premise is false, then the whole argument falls apart.İlk öncül yanlışsa, bütün argüman çöker. |
| 2.278. rationale · isim · C1 | gerekçe; mantıksal dayanak | The rationale for the new policy was explained in the first ten minutes of the talk.Yeni politikanın gerekçesi konuşmanın ilk on dakikasında açıklandı. |
| 2.279. nuance · isim · C1 | ince fark; nüans | Translators must be careful to preserve every nuance of the original poem.Çevirmenler orijinal şiirin her nüansını korumaya dikkat etmelidir. |
| 2.280. pitfall · isim · C1 | tuzak; gizli tehlike | One common pitfall in essay writing is to describe events instead of analyzing them.Kompozisyon yazımında yaygın bir tuzak, olayları analiz etmek yerine sadece anlatmaktır. |
| 2.281. hypothetical · sıfat · C1 | varsayımsal; farazi | Consider a hypothetical town where everyone suddenly stops using cars.Herkesin birdenbire araba kullanmayı bıraktığı varsayımsal bir kasaba düşünün. |
| 2.282. preliminary · sıfat · C1 | ön; başlangıç niteliğinde | These are only preliminary results, so please do not draw any firm conclusions yet.Bunlar yalnızca ön sonuçlar, o yüzden lütfen henüz kesin yargılara varmayın. |
| 2.283. subsequent · sıfat · C1 | sonraki; ardından gelen | Subsequent studies failed to reproduce the original result, which raised serious doubts.Sonraki çalışmalar ilk sonucu yineleyemedi ve bu ciddi şüphelere yol açtı. |
| 2.284. aforementioned · sıfat · C1 | yukarıda adı geçen; daha önce belirtilen | The aforementioned study was conducted with children between the ages of six and ten.Yukarıda adı geçen çalışma altı ile on yaş arasındaki çocuklarla yürütüldü. |
| 2.285. to date · kalıp · C1 | bugüne kadar; şimdiye dek | To date, no one has managed to explain why the pattern appears only in this region.Bugüne kadar hiç kimse bu örüntünün neden yalnızca bu bölgede görüldüğünü açıklayamadı. |
| 2.286. in passing · kalıp · C1 | geçerken; ayrıntıya girmeden | The professor mentioned the theory only in passing and did not explain it further.Profesör kuramdan yalnızca geçerken söz etti ve daha fazla açıklamadı. |
| 2.287. put differently · kalıp · C1 | başka bir deyişle; farklı biçimde ifade edersek | Put differently, the more a person practices, the less effort the skill requires.Başka bir deyişle, kişi ne kadar çok pratik yaparsa, beceri o kadar az çaba gerektirir. |
| 2.288. infer · fiil · C1 | çıkarım yapmak; sonuç çıkarmak | From the speaker's tone, we can infer that she disagrees with the committee's decision.Konuşmacının ses tonundan, komitenin kararına katılmadığı sonucunu çıkarabiliriz. |
| 2.289. assert · fiil · C1 | kesin bir dille ileri sürmek; iddia etmek | The author asserts that public libraries remain essential, even though many people now read online.Yazar, birçok kişi artık çevrimiçi okusa da halk kütüphanelerinin hâlâ vazgeçilmez olduğunu kesin bir dille ileri sürüyor. |
| 2.290. contend · fiil · C1 | savunmak; iddia etmek | Critics contend that the study's sample was too small to support such broad conclusions.Eleştirmenler, çalışmanın örnekleminin bu kadar geniş sonuçları desteklemek için çok küçük olduğunu savunuyor. |
| 2.291. verify · fiil · C1 | doğrulamak; teyit etmek | Before publishing, the team repeated the measurements twice to verify that the results were accurate.Yayımlamadan önce ekip, sonuçların doğru olduğunu teyit etmek için ölçümleri iki kez tekrarladı. |
| 2.292. refute · fiil · C1 | çürütmek; reddetmek | In her thesis, she refutes the claim that early writing systems developed independently in every region.Tezinde, erken yazı sistemlerinin her bölgede bağımsız olarak geliştiği iddiasını çürütüyor. |
| 2.293. derive · fiil · C1 | türetmek; (bir kaynaktan) gelmek; elde etmek | Many scientific terms are derived from Latin and Greek roots that students can learn to recognize.Birçok bilimsel terim, öğrencilerin tanımayı öğrenebileceği Latince ve Yunanca köklerden türetilmiştir. |
| 2.294. attribute · fiil · C1 | (bir şeye) bağlamak; atfetmek | The researchers attribute the rise in test scores to smaller classes and better teacher training.Araştırmacılar, sınav puanlarındaki artışı daha küçük sınıflara ve daha iyi öğretmen eğitimine bağlıyor. |
| 2.295. undermine · fiil · C1 | zayıflatmak; temelini sarsmak | Errors in the data collection may undermine the credibility of the entire study.Veri toplamadaki hatalar, tüm çalışmanın güvenilirliğini zayıflatabilir. |
| 2.296. facilitate · fiil · C1 | kolaylaştırmak; sürece yardımcı olmak | Online databases facilitate research by allowing students to search thousands of journals in seconds.Çevrimiçi veri tabanları, öğrencilerin binlerce dergiyi saniyeler içinde taramasına izin vererek araştırmayı kolaylaştırır. |
| 2.297. hinder · fiil · C1 | engellemek; geciktirmek; zorlaştırmak | Limited access to equipment has hindered progress in the university's chemistry research program.Ekipmana sınırlı erişim, üniversitenin kimya araştırma programındaki ilerlemeyi engelledi. |
| 2.298. constitute · fiil · C1 | oluşturmak; teşkil etmek | International students now constitute nearly a quarter of the graduate population at the university.Uluslararası öğrenciler artık üniversitedeki lisansüstü öğrenci nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. |
| 2.299. correlate · fiil · C1 | ilişkili olmak; aralarında bağıntı olmak | The study found that hours spent reading correlate strongly with vocabulary size in young children.Çalışma, okumaya ayrılan sürenin küçük çocuklarda sözcük dağarcığıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu buldu. |
| 2.300. stem from · öbek fiil · C1 | kaynaklanmak; -den doğmak | Many of the disagreements among historians stem from the lack of reliable written records.Tarihçiler arasındaki anlaşmazlıkların çoğu, güvenilir yazılı kayıtların eksikliğinden kaynaklanır. |
| 2.301. attain · fiil · C1 | ulaşmak; elde etmek (hedef, düzey) | Few students attain a perfect score on the writing section of the test.Çok az öğrenci testin yazma bölümünden tam puan alır. |
| 2.302. compile · fiil · C1 | derlemek; bir araya toplamak | She compiled a list of sources before she began writing her research paper.Araştırma makalesini yazmaya başlamadan önce bir kaynak listesi derledi. |
| 2.303. discard · fiil · C1 | atmak; bir kenara bırakmak, reddetmek | After the new evidence appeared, scientists discarded the old explanation of the disease.Yeni kanıtlar ortaya çıkınca bilim insanları hastalığa dair eski açıklamayı bir kenara bıraktı. |
| 2.304. yield · fiil · C1 | sonuç vermek; ürün vermek | The second experiment yielded results that were very different from the first.İkinci deney, birincisinden çok farklı sonuçlar verdi. |
| 2.305. validate · fiil · C1 | doğrulamak; geçerliliğini kanıtlamak | A second research group repeated the test to validate the original findings.İkinci bir araştırma grubu, ilk bulguları doğrulamak için testi yineledi. |
| 2.306. simulate · fiil · C1 | benzetimini yapmak; taklit etmek | Engineers simulated the effects of strong winds on the tower before building it.Mühendisler kuleyi inşa etmeden önce güçlü rüzgârların etkilerini benzetim yoluyla test etti. |
| 2.307. transmit · fiil · C1 | iletmek; bulaştırmak, yaymak | Nerve cells transmit signals to the brain in a fraction of a second.Sinir hücreleri sinyalleri beyne saniyenin çok küçük bir bölümünde iletir. |
| 2.308. retain · fiil · C1 | korumak; akılda tutmak | Students retain information better when they review it a few days after the lecture.Öğrenciler bilgiyi, dersten birkaç gün sonra tekrar ettiklerinde daha iyi akılda tutar. |
| 2.309. scrutinize · fiil · C1 | çok dikkatle incelemek; didik didik etmek | Reviewers scrutinize every claim in a scientific paper before it is published.Hakemler, bilimsel bir makale yayımlanmadan önce içindeki her iddiayı titizlikle inceler. |
| 2.310. speculate · fiil · C1 | tahmin yürütmek; kesin bilgi olmadan varsaymak | Historians can only speculate about why the settlement was suddenly abandoned.Tarihçiler yerleşimin neden aniden terk edildiği konusunda ancak tahmin yürütebilir. |
| 2.311. advocate · fiil · C1 | savunmak; desteklemek (görüş, politika) | The professor advocates smaller class sizes as a way to improve learning.Profesör, öğrenmeyi geliştirmenin bir yolu olarak daha küçük sınıfları savunuyor. |
| 2.312. coincide · fiil · C1 | aynı zamana denk gelmek; örtüşmek | The rise of the printing press coincided with a rapid growth in literacy across Europe.Matbaanın yükselişi, Avrupa genelinde okuryazarlığın hızla artmasıyla aynı döneme denk geldi. |
| 2.313. deviate · fiil · C1 | sapmak; ayrılmak | The results deviated from the expected pattern, so the team repeated the measurements.Sonuçlar beklenen örüntüden saptı, bu yüzden ekip ölçümleri tekrarladı. |
| 2.314. diminish · fiil · C1 | azalmak; azaltmak | The public's interest in the theory diminished as new evidence came to light.Yeni kanıtlar ortaya çıktıkça kamuoyunun teoriye olan ilgisi azaldı. |
| 2.315. embrace · fiil · C1 | benimsemek; hevesle kabul etmek | Many universities have embraced online learning as a permanent part of their programs.Birçok üniversite çevrim içi öğrenmeyi programlarının kalıcı bir parçası olarak benimsedi. |
| 2.316. foster · fiil · C1 | teşvik etmek; geliştirmek, beslemek | Group projects can foster teamwork and help students learn from one another.Grup projeleri ekip çalışmasını teşvik edebilir ve öğrencilerin birbirinden öğrenmesine yardımcı olabilir. |
| 2.317. outweigh · fiil · C1 | ağır basmak; daha önemli olmak | For most students, the benefits of studying abroad outweigh the cost.Çoğu öğrenci için yurt dışında okumanın faydaları maliyetinden ağır basar. |
| 2.318. underlie · fiil · C1 | temelinde yatmak; altında yatmak | Several simple principles underlie the complex behavior of the whole system.Birkaç basit ilke, bütün sistemin karmaşık işleyişinin temelinde yatar. |
| 2.319. implement · fiil · C1 | uygulamaya koymak; hayata geçirmek | The college implemented a new writing program to help first-year students.Kolej, birinci sınıf öğrencilerine yardımcı olmak için yeni bir yazma programını uygulamaya koydu. |
| 2.320. isolate · fiil · C1 | ayırmak; izole etmek | The researchers isolated the single factor that was responsible for the change.Araştırmacılar, değişimden sorumlu olan tek etkeni ayırarak ortaya çıkardı. |
| 2.321. deduce · fiil · C1 | çıkarım yapmak; sonuç çıkarmak | From the shape of the tools, archaeologists deduced that the villagers hunted large animals.Arkeologlar, aletlerin biçiminden köylülerin büyük hayvanlar avladığı sonucunu çıkardı. |
| 2.322. undertake · fiil · C1 | üstlenmek; girişmek | The department has undertaken a major review of how first-year courses are taught and graded.Bölüm, birinci sınıf derslerinin nasıl verildiği ve notlandırıldığı konusunda kapsamlı bir inceleme başlattı. |
| 2.323. allocate · fiil · C1 | tahsis etmek; ayırmak | The university allocated additional funds to the library so that it could stay open later during exams.Üniversite, kütüphanenin sınav döneminde daha geç saate kadar açık kalabilmesi için ek ödenek ayırdı. |
| 2.324. commence · fiil · C1 | başlamak; başlatmak (resmî) | The guest speaker will commence her talk at noon, followed by a short question-and-answer session.Konuk konuşmacı konuşmasına öğlen başlayacak, ardından kısa bir soru-cevap bölümü olacak. |
| 2.325. complement · fiil · C1 | tamamlamak; bütünlemek | The interviews complement the survey data by explaining why people answered the way they did.Görüşmeler, insanların neden öyle yanıt verdiğini açıklayarak anket verilerini tamamlıyor. |
| 2.326. dispute · fiil · C1 | itiraz etmek; tartışmalı bulmak | Few scholars dispute that the printing press changed education, but they disagree about how quickly.Çok az bilgin matbaanın eğitimi değiştirdiğine itiraz eder, ancak bunun ne kadar hızlı olduğu konusunda aynı fikirde değildirler. |
| 2.327. illuminate · fiil · C1 | aydınlatmak; açıklığa kavuşturmak | Her case study illuminates how small communities respond when a major employer suddenly leaves town.Onun vaka çalışması, küçük toplulukların büyük bir işverenin kasabadan aniden ayrılmasına nasıl karşılık verdiğini aydınlatıyor. |
| 2.328. induce · fiil · C1 | neden olmak; yol açmak; teşvik etmek | Certain chemicals in the plant can induce sleep in laboratory animals, according to the new study.Yeni çalışmaya göre bitkideki bazı kimyasallar laboratuvar hayvanlarında uykuya neden olabilir. |
| 2.329. sustain · fiil · C1 | sürdürmek; ayakta tutmak | It is difficult for a small research team to sustain interest and funding over a ten-year project.Küçük bir araştırma ekibinin on yıllık bir projede ilgiyi ve finansmanı sürdürmesi zordur. |
| 2.330. surpass · fiil · C1 | aşmak; geçmek | Online enrollment in the program has surpassed the number of students attending classes in person.Programa çevrimiçi kayıt sayısı, sınıfa fiziksel olarak katılan öğrenci sayısını aştı. |
| 2.331. replicate · fiil · C1 | tekrarlamak; aynısını yapmak; kopyalamak | Other laboratories were unable to replicate the findings, which made scientists doubt the original study.Diğer laboratuvarlar bulguları tekrarlayamadı; bu da bilim insanlarının asıl çalışmadan şüphe etmesine yol açtı. |
| 2.332. retrieve · fiil · C1 | geri getirmek; erişip almak | The new database allows students to retrieve old exam papers and journal articles within seconds.Yeni veri tabanı, öğrencilerin eski sınav kâğıtlarına ve dergi makalelerine saniyeler içinde ulaşmasını sağlıyor. |
| 2.333. formulate · fiil · C1 | oluşturmak; ifade etmek; formüle etmek | Before starting the experiment, the students had to formulate a clear question that could actually be tested.Deneye başlamadan önce öğrenciler gerçekten test edilebilecek net bir soru oluşturmak zorundaydı. |
| 2.334. comprise · fiil · C1 | -den oluşmak; kapsamak | The committee comprises five professors and two student representatives.Komite beş profesörden ve iki öğrenci temsilcisinden oluşuyor. |
| 2.335. encompass · fiil · C1 | kapsamak; içine almak | Anthropology encompasses the study of language, customs, and human biology.Antropoloji; dil, gelenekler ve insan biyolojisi çalışmalarını kapsar. |
| 2.336. exemplify · fiil · C1 | güzel bir örneği olmak; örneklemek | The painter's early work exemplifies the shift away from strict formal rules.Ressamın ilk dönem eserleri, katı biçimsel kurallardan uzaklaşmanın tipik bir örneğidir. |
| 2.337. embody · fiil · C1 | somutlaştırmak; temsil etmek, vücut vermek | The new library embodies the university's commitment to open access to knowledge.Yeni kütüphane, üniversitenin bilgiye açık erişim konusundaki kararlılığını somutlaştırıyor. |
| 2.338. underpin · fiil · C1 | temelini oluşturmak; desteklemek, dayanak olmak | Several key assumptions underpin the author's argument about long-term economic growth.Yazarın uzun vadeli ekonomik büyümeyle ilgili savının temelinde birkaç temel varsayım yatıyor. |
| 2.339. hypothesize · fiil · C1 | varsaymak; hipotez kurmak | Researchers hypothesize that the birds changed their route to avoid the new highways.Araştırmacılar, kuşların yeni otoyollardan kaçınmak için rotalarını değiştirdiğini varsayıyor. |
| 2.340. postulate · fiil · C1 | ileri sürmek; (kanıtsız) doğru kabul edip temel almak | Early astronomers postulated that Earth sat at the center of everything.İlk astronomlar, Dünya'nın her şeyin merkezinde durduğunu ileri sürdü. |
| 2.341. discern · fiil · C1 | fark etmek; seçebilmek, ayırt edebilmek | It is difficult to discern a clear pattern in such scattered data.Bu kadar dağınık verilerde net bir örüntü fark etmek zor. |
| 2.342. ascertain · fiil · C1 | kesin olarak öğrenmek; doğruluğunu saptamak | The team first needed to ascertain whether the letter had been written by the author himself.Ekibin önce mektubun gerçekten yazar tarafından yazılıp yazılmadığını kesin olarak saptaması gerekiyordu. |
| 2.343. synthesize · fiil · C1 | bir araya getirip birleştirmek; sentezlemek | In her essay, she synthesizes ideas from three different readings into one clear argument.Makalesinde üç farklı okumadan aldığı fikirleri tek bir açık savda birleştiriyor. |
| 2.344. extrapolate · fiil · C1 | (bilinenlerden) genelleme yapmak; sonuç çıkarmak | We cannot extrapolate from one small town to the whole country.Tek bir küçük kasabadan yola çıkarak bütün ülke hakkında sonuç çıkaramayız. |
| 2.345. quantify · fiil · C1 | sayısal olarak ifade etmek; nicelendirmek | It is hard to quantify how much a good teacher influences a student's later success.İyi bir öğretmenin öğrencinin sonraki başarısını ne kadar etkilediğini sayısal olarak ifade etmek zordur. |
| 2.346. reconcile · fiil · C1 | uzlaştırmak; bağdaştırmak | The author tries to reconcile two seemingly opposed views of free will.Yazar, özgür irade hakkındaki birbirine karşıt görünen iki görüşü bağdaştırmaya çalışıyor. |
| 2.347. impede · fiil · C1 | engel olmak; yavaşlatmak | Poor road networks impede the delivery of medical supplies to remote villages.Yetersiz yol ağları, uzak köylere tıbbi malzeme ulaştırılmasını engelliyor. |
| 2.348. constrain · fiil · C1 | sınırlamak; kısıtlamak | A small sample size can constrain what a study is able to show.Küçük bir örneklem büyüklüğü, bir çalışmanın gösterebileceklerini sınırlayabilir. |
| 2.349. amplify · fiil · C1 | güçlendirmek; büyütmek, yaymak | Social media can amplify small disagreements until they become serious public arguments.Sosyal medya, küçük anlaşmazlıkları ciddi kamusal tartışmalara dönüşene kadar büyütebilir. |
| 2.350. cultivate · fiil · C1 | geliştirmek; yetiştirmek (bir beceri veya tutum) | Good teachers cultivate independent thinking in their students from the first week.İyi öğretmenler, öğrencilerinde ilk haftadan itibaren bağımsız düşünmeyi geliştirir. |
| 2.351. contemplate · fiil · C1 | uzun uzun düşünmek; göz önünde bulundurmak | Before choosing a dissertation topic, she contemplated several possible directions.Doktora tezi konusunu seçmeden önce birkaç olası yönü uzun uzun düşündü. |
| 2.352. disregard · fiil · C1 | göz ardı etmek; önemsememek | You cannot disregard the historical context when reading an old text.Eski bir metni okurken tarihsel bağlamı göz ardı edemezsiniz. |
| 2.353. warrant · fiil · C1 | gerektirmek; haklı çıkarmak | The unusual results warrant a closer look by independent teams.Alışılmadık sonuçlar, bağımsız ekiplerin daha yakından incelemesini gerektiriyor. |
| 2.354. necessitate · fiil · C1 | zorunlu kılmak; gerektirmek | The rapid growth of the town necessitated a new water system.Kasabanın hızlı büyümesi yeni bir su sistemini zorunlu kıldı. |
| 2.355. bolster · fiil · C1 | güçlendirmek; pekiştirmek | New evidence from the archive bolsters the idea that the village was larger than once believed.Arşivden çıkan yeni kanıtlar, köyün bir zamanlar sanıldığından daha büyük olduğu fikrini güçlendiriyor. |