TOEFL Kelime Listesi (Sayfa 3)
TOEFL Kelime Listesi: 2.355 kelime, TOEFL iBT’nin akademik okuma ve dinleme metinleri için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: A2 5, B1 451, B2 1.057, C1 842.
501–750. kelimeler · Sayfa 3/10 · Güncelleme:
Kelimeler 501–750
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 501. digestion · isim · B2 | sindirim | Digestion begins in the mouth, where chewing and saliva start to break food into smaller pieces.Sindirim, çiğneme ve tükürüğün yiyeceği daha küçük parçalara ayırmaya başladığı ağızda başlar. |
| 502. respiration · isim · B2 | solunum; hücresel solunum | During cellular respiration, glucose is combined with oxygen to release usable energy.Hücresel solunum sırasında glikoz, kullanılabilir enerji açığa çıkarmak için oksijenle birleştirilir. |
| 503. warm-blooded · sıfat · B2 | sıcakkanlı | Because birds are warm-blooded, they stay active even when the air temperature drops sharply.Kuşlar sıcakkanlı olduğu için hava sıcaklığı keskin biçimde düşse bile aktif kalırlar. |
| 504. DNA · isim · B2 | DNA; canlıların kalıtsal bilgisini taşıyan molekül | The professor explained that a single strand of DNA contains the instructions for building an entire body.Profesör, tek bir DNA zincirinin bütün bir vücudu inşa etme talimatlarını içerdiğini açıkladı. |
| 505. survival · isim · B2 | hayatta kalma; varlığını sürdürme | For young sea turtles, survival depends on reaching the ocean before predatory birds find them.Genç deniz kaplumbağaları için hayatta kalmak, yırtıcı kuşlar onları bulmadan okyanusa ulaşmalarına bağlıdır. |
| 506. variation · isim · B2 | çeşitlilik; farklılık, varyasyon | Small variations in beak size allowed some finches to eat harder seeds than others.Gaga boyutundaki küçük farklılıklar, bazı ispinozların diğerlerinden daha sert tohumlar yemesini sağladı. |
| 507. nutrition · isim · B2 | beslenme; besin değeri | The study showed that poor nutrition in early childhood can affect brain development for years.Çalışma, erken çocukluktaki yetersiz beslenmenin beyin gelişimini yıllarca etkileyebileceğini gösterdi. |
| 508. symptom · isim · B2 | belirti, semptom | A persistent cough was the first symptom that the researchers noticed in the infected mice.Araştırmacıların enfekte farelerde fark ettiği ilk belirti, geçmeyen bir öksürüktü. |
| 509. diagnose · fiil · B2 | teşhis koymak | Veterinarians can often diagnose the disease simply by looking at changes in the animal's fur.Veterinerler hastalığa çoğu zaman yalnızca hayvanın tüyündeki değişimlere bakarak teşhis koyabilir. |
| 510. skeleton · isim · B2 | iskelet | The museum displayed the complete skeleton of a whale hanging from the ceiling.Müze, tavandan sarkıtılmış bir balinanın eksiksiz iskeletini sergiliyordu. |
| 511. inhabit · fiil · B2 | (bir yerde) yaşamak, bir yeri yurt edinmek | Several unusual fish inhabit the deepest parts of the lake, where sunlight never reaches.Güneş ışığının hiç ulaşmadığı gölün en derin bölgelerinde birkaç sıra dışı balık yaşar. |
| 512. breed · fiil · B2 | üremek; yavrulamak; (hayvan) yetiştirmek | Most of the birds in this region breed in early spring, when insects are plentiful.Bu bölgedeki kuşların çoğu, böceklerin bol olduğu erken ilkbaharda ürer. |
| 513. outbreak · isim · B2 | (hastalık) salgın, ani yayılma | Health officials traced the outbreak to contaminated water in a small farming town.Sağlık yetkilileri salgının kaynağını küçük bir çiftlik kasabasındaki kirli suya kadar izledi. |
| 514. contagious · sıfat · B2 | bulaşıcı | Because the illness is highly contagious, infected students were asked to stay away from the laboratory.Hastalık çok bulaşıcı olduğu için enfekte öğrencilerin laboratuvardan uzak durması istendi. |
| 515. circulation · isim · B2 | (kan) dolaşımı | Regular exercise improves circulation and helps the heart work more efficiently.Düzenli egzersiz kan dolaşımını iyileştirir ve kalbin daha verimli çalışmasına yardımcı olur. |
| 516. reflex · isim · B2 | refleks | Pulling your hand away from a hot surface is a reflex that protects you from injury.Elinizi sıcak bir yüzeyden çekmek, sizi yaralanmaktan koruyan bir reflekstir. |
| 517. carbohydrate · isim · B2 | karbonhidrat | Marathon runners often eat extra carbohydrates the night before a race to build up their reserves.Maraton koşucuları, yarıştan önceki gece rezervlerini artırmak için sıklıkla fazladan karbonhidrat tüketir. |
| 518. sprout · fiil · B2 | filizlenmek; çimlenip büyümeye başlamak | Within three days, the beans in the classroom experiment had begun to sprout.Üç gün içinde, sınıftaki deneyde yer alan fasulyeler filizlenmeye başlamıştı. |
| 519. omnivore · isim · B2 | hem etçil hem otçul canlı, her şeyi yiyen | Bears are classic examples of omnivores, feeding on berries, fish and even small mammals.Ayılar, böğürtlen, balık ve hatta küçük memelilerle beslenen, hem bitki hem et yiyen canlıların klasik örnekleridir. |
| 520. aquatic · sıfat · B2 | suda yaşayan; suyla ilgili | The report focuses on aquatic plants that provide food and shelter for young fish.Rapor, genç balıklara yiyecek ve barınak sağlayan su bitkilerine odaklanıyor. |
| 521. marine · sıfat · B2 | deniz ile ilgili; denizde yaşayan | She plans to study marine biology and spend a summer researching dolphins off the coast.Deniz biyolojisi okumayı ve bir yaz kıyıda yunusları araştırarak geçirmeyi planlıyor. |
| 522. hatch · fiil · B2 | (yumurtadan) çıkmak; yumurtadan çıkarmak | The chicks hatch after about three weeks, and both parents help to feed them.Civcivler yaklaşık üç hafta sonra yumurtadan çıkar ve her iki ebeveyn de onları beslemeye yardım eder. |
| 523. herd · isim · B2 | (hayvan) sürü | A herd of elephants can travel for days to find a reliable source of water.Bir fil sürüsü, güvenilir bir su kaynağı bulmak için günlerce yol kat edebilir. |
| 524. host · isim · B2 | konak (parazitin yaşadığı canlı) | The parasite cannot survive for long outside its host, which provides both food and shelter.Parazit, hem besin hem barınak sağlayan konağının dışında uzun süre hayatta kalamaz. |
| 525. control group · isim · B2 | kontrol grubu | The plants in the control group received only water, so the team could see the fertilizer's effect.Kontrol grubundaki bitkiler yalnızca su aldı, böylece ekip gübrenin etkisini görebildi. |
| 526. obesity · isim · B2 | obezite, aşırı kilolu olma | The article discusses how obesity increases the risk of diabetes and heart problems.Makale, obezitenin diyabet ve kalp sorunları riskini nasıl artırdığını tartışıyor. |
| 527. hygiene · isim · B2 | hijyen, temizlik kuralları | Improved hygiene, such as washing hands regularly, dramatically reduced the spread of illness in hospitals.Ellerin düzenli yıkanması gibi gelişmiş hijyen uygulamaları, hastanelerde hastalığın yayılmasını büyük ölçüde azalttı. |
| 528. anatomy · isim · B2 | anatomi; canlıların vücut yapısı | In the first week of the course, the professor compares the anatomy of birds with that of reptiles.Dersin ilk haftasında profesör, kuşların anatomisini sürüngenlerinkiyle karşılaştırıyor. |
| 529. ecology · isim · B2 | ekoloji; canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkisini inceleyen bilim | Her thesis on river ecology shows how small changes upstream can affect fish living many kilometers away.Nehir ekolojisi üzerine yazdığı tez, akıntının yukarısındaki küçük değişikliklerin kilometrelerce uzaktaki balıkları nasıl etkileyebileceğini gösteriyor. |
| 530. genetics · isim · B2 | genetik; kalıtım bilimi | Modern genetics can explain why some families have a higher risk of certain illnesses than others.Modern genetik, bazı ailelerin belirli hastalıklar açısından neden daha yüksek risk taşıdığını açıklayabilir. |
| 531. hybrid · isim · B2 | melez; iki farklı türün veya çeşidin birleşmesinden oluşan canlı | A mule is a hybrid, because its parents are a horse and a donkey.Katır bir melezdir, çünkü ebeveynleri bir at ve bir eşektir. |
| 532. diffusion · isim · B2 | difüzyon; maddelerin yoğun yerden seyrek yere yayılması | Oxygen reaches the tiny insect's tissues by simple diffusion rather than through a blood system.Oksijen, küçük böceğin dokularına bir kan sistemiyle değil, basit difüzyonla ulaşır. |
| 533. nervous system · isim · B2 | sinir sistemi | The lecture focused on how the nervous system reacts within milliseconds to a sudden danger.Ders, sinir sisteminin ani bir tehlikeye milisaniyeler içinde nasıl tepki verdiği üzerine odaklandı. |
| 534. insulin · isim · B2 | insülin; kandaki şeker düzeyini düzenleyen hormon | People with type 1 diabetes cannot produce enough insulin, so they must inject it daily.Tip 1 diyabeti olan kişiler yeterli insülin üretemez, bu yüzden her gün enjekte etmek zorundadır. |
| 535. cholesterol · isim · B2 | kolesterol; kanda ve hücrelerde bulunan yağımsı madde | The study found that a diet rich in oats helped lower the participants' cholesterol.Çalışma, yulaftan zengin bir beslenmenin katılımcıların kolesterolünü düşürmeye yardımcı olduğunu ortaya koydu. |
| 536. diabetes · isim · B2 | diyabet; şeker hastalığı | Regular exercise can greatly reduce the chance of developing diabetes later in life.Düzenli egzersiz, ilerleyen yaşlarda diyabete yakalanma ihtimalini büyük ölçüde azaltabilir. |
| 537. starch · isim · B2 | nişasta | Plants store extra sugar as starch in their roots and seeds for later use.Bitkiler fazla şekeri daha sonra kullanmak üzere kök ve tohumlarında nişasta olarak depolar. |
| 538. fiber · isim · B2 | lif; sindirilemeyen bitkisel besin maddesi | Nutritionists recommend whole grains because the fiber in them supports healthy digestion.Beslenme uzmanları tam tahılları önerir, çünkü içindeki lif sağlıklı sindirimi destekler. |
| 539. nitrogen · isim · B2 | azot | Farmers often plant beans because certain bacteria in their roots add nitrogen to the soil.Çiftçiler sıklıkla fasulye eker, çünkü köklerindeki bazı bakteriler toprağa azot katar. |
| 540. yeast · isim · B2 | maya; tek hücreli mantar türü | The biologist grew yeast in a warm sugar solution to watch how fast it produced bubbles.Biyolog, ne kadar hızlı kabarcık ürettiğini izlemek için mayayı ılık bir şeker çözeltisinde yetiştirdi. |
| 541. moss · isim · B2 | karayosunu; nemli yerlerde yetişen küçük, çiçeksiz yeşil bitki | Moss covered the north side of the old trees, holding moisture like a sponge.Karayosunu, eski ağaçların kuzey yüzünü kaplamış ve nemi bir sünger gibi tutuyordu. |
| 542. bark · isim · B2 | ağaç kabuğu | The thick bark of this tree protects it from fire and from insects.Bu ağacın kalın kabuğu onu yangından ve böceklerden korur. |
| 543. petal · isim · B2 | taç yaprak | Bright petals attract bees, which carry pollen from one flower to the next.Parlak taç yapraklar, polenleri bir çiçekten diğerine taşıyan arıları çeker. |
| 544. blossom · isim · B2 | (ağaç) çiçeği; çiçek açma dönemi | The apple trees in the university garden are covered in blossom every April.Üniversite bahçesindeki elma ağaçları her nisan çiçeklerle kaplanır. |
| 545. bud · isim · B2 | tomurcuk | In early spring, the buds on the branches swell as the weather turns warmer.İlkbaharın başında hava ısındıkça dallardaki tomurcuklar şişer. |
| 546. tadpole · isim · B2 | iribaş; kurbağa yavrusu | A tadpole breathes through gills at first, but later develops lungs and legs.İribaş önce solungaçlarla nefes alır, ancak daha sonra akciğer ve bacak geliştirir. |
| 547. cocoon · isim · B2 | koza | Inside its cocoon, the caterpillar slowly changes into a moth.Kozasının içinde tırtıl yavaş yavaş bir güveye dönüşür. |
| 548. gill · isim · B2 | solungaç | Water passes over the fish's gills, and oxygen moves from the water into its blood.Su balığın solungaçlarının üzerinden geçer ve oksijen sudan kana geçer. |
| 549. stamina · isim · B2 | dayanıklılık; uzun süre efor harcayabilme gücü | Migrating birds need great stamina to fly thousands of kilometers without rest.Göç eden kuşların dinlenmeden binlerce kilometre uçabilmesi için büyük dayanıklılığa ihtiyacı vardır. |
| 550. dehydration · isim · B2 | dehidrasyon; vücudun aşırı su kaybetmesi | Even mild dehydration can make it harder to concentrate during a long exam.Hafif bir dehidrasyon bile uzun bir sınav sırasında konsantre olmayı zorlaştırabilir. |
| 551. quarantine · isim · B2 | karantina | The new animals were kept in quarantine for two weeks before joining the rest of the zoo.Yeni hayvanlar, hayvanat bahçesinin geri kalanına katılmadan önce iki hafta karantinada tutuldu. |
| 552. sterile · sıfat · B2 | steril; mikropsuz | The students used sterile gloves and tools to avoid contaminating the bacteria samples.Öğrenciler bakteri örneklerini kirletmemek için steril eldiven ve aletler kullandı. |
| 553. erosion · isim · B2 | erozyon, aşınma | Heavy rain and the loss of trees have accelerated erosion along the river's steep banks.Şiddetli yağmur ve ağaçların kaybı, nehrin dik kıyılarındaki erozyonu hızlandırdı. |
| 554. sediment · isim · B2 | tortul malzeme, çökelti | The professor showed how sediment gradually builds up at the bottom of a lake.Profesör, çökeltinin bir gölün dibinde zamanla nasıl biriktiğini gösterdi. |
| 555. tectonic plate · isim · B2 | tektonik levha | Mountains often form where one tectonic plate pushes against another over millions of years.Dağlar çoğu zaman bir tektonik levhanın milyonlarca yıl boyunca bir diğerine bastırdığı yerlerde oluşur. |
| 556. crust · isim · B2 | yerkabuğu | The crust beneath the oceans is thinner and denser than the crust under the continents.Okyanusların altındaki kabuk, kıtaların altındaki kabuktan daha ince ve yoğundur. |
| 557. mantle · isim · B2 | manto | Heat from the mantle slowly drives the movement of the plates above it.Mantodan gelen ısı, üstündeki levhaların hareketini yavaşça sürükler. |
| 558. magma · isim · B2 | magma | When magma cools slowly underground, it forms rock with large visible crystals.Magma yer altında yavaş soğuduğunda, gözle görülür büyük kristaller içeren kaya oluşturur. |
| 559. lava · isim · B2 | lav | A river of lava crept down the slope and covered the road in a few hours.Bir lav nehri yamaçtan aşağı süzüldü ve birkaç saat içinde yolu kapladı. |
| 560. erupt · fiil · B2 | püskürmek, patlamak | The mountain had been silent for centuries before it suddenly erupted last spring.Dağ yüzyıllardır sessizdi ve geçen bahar aniden püskürdü. |
| 561. weathering · isim · B2 | ayrışma, hava koşullarıyla aşınma | Repeated freezing and thawing speeds up the weathering of exposed cliffs.Tekrarlanan donma ve çözülme, açıktaki kayalıkların ayrışmasını hızlandırır. |
| 562. glacier · isim · B2 | buzul | As the glacier retreated, it left behind a wide valley and several small lakes.Buzul gerilerken geride geniş bir vadi ve birkaç küçük göl bıraktı. |
| 563. fault · isim · B2 | fay, kırık hattı | The city was built close to an active fault, so its buildings must meet strict safety rules.Şehir aktif bir fay hattının yakınına kurulduğu için binaların sıkı güvenlik kurallarına uyması gerekiyor. |
| 564. erode · fiil · B2 | aşındırmak; aşınmak | Over thousands of years, the river eroded the soft rock and carved a deep gorge.Binlerce yıl boyunca nehir yumuşak kayayı aşındırdı ve derin bir vadi oydu. |
| 565. deposit · isim · B2 | yatak, birikinti | Geologists discovered a large deposit of copper beneath the mountains.Jeologlar dağların altında büyük bir bakır yatağı keşfetti. |
| 566. peninsula · isim · B2 | yarımada | The peninsula is connected to the mainland by a narrow strip of land.Yarımada, anakaraya dar bir kara şeridiyle bağlanır. |
| 567. delta · isim · B2 | nehir deltası | Farmers have long grown rice on the fertile delta where the river meets the sea.Çiftçiler, nehrin denize kavuştuğu verimli deltada uzun zamandır pirinç yetiştiriyor. |
| 568. landslide · isim · B2 | heyelan, toprak kayması | After days of rain, a landslide blocked the only road leading to the village.Günlerce süren yağmurdan sonra bir heyelan köye giden tek yolu kapattı. |
| 569. groundwater · isim · B2 | yeraltı suyu | Pollution from the factory slowly seeped into the groundwater used for drinking.Fabrikadan gelen kirlilik, içme için kullanılan yeraltı suyuna yavaşça sızdı. |
| 570. granite · isim · B2 | granit | The old bridge was built from granite because the stone resists weather so well.Eski köprü, taş hava koşullarına çok iyi dayandığı için granitten yapılmıştı. |
| 571. limestone · isim · B2 | kireçtaşı | Caves often form in limestone because slightly acidic rainwater slowly dissolves it.Mağaralar genellikle kireçtaşında oluşur, çünkü hafif asitli yağmur suyu onu yavaşça eritir. |
| 572. fossil fuel · isim · B2 | fosil yakıt | Burning fossil fuels releases carbon dioxide that was stored underground for millions of years.Fosil yakıtları yakmak, milyonlarca yıl yer altında depolanmış karbondioksiti açığa çıkarır. |
| 573. ridge · isim · B2 | sırt, dağ silsilesi | New ocean floor forms along the mid-ocean ridge as molten rock rises and hardens.Erimiş kaya yükselip sertleştikçe okyanus ortası sırtı boyunca yeni okyanus tabanı oluşur. |
| 574. aftershock · isim · B2 | artçı deprem | Residents stayed outside for days because of the frequent aftershocks following the main quake.Sakinler, ana depremin ardından gelen sık artçılar yüzünden günlerce dışarıda kaldı. |
| 575. ore · isim · B2 | cevher | The company extracts iron ore from the mine and ships it to steel factories.Şirket madenden demir cevheri çıkarıp çelik fabrikalarına gönderiyor. |
| 576. terrain · isim · B2 | arazi, yer şekilleri | The rough, rocky terrain made it hard for the survey team to carry equipment.Engebeli, kayalık arazi, ölçüm ekibinin ekipman taşımasını zorlaştırdı. |
| 577. tremor · isim · B2 | hafif sarsıntı, titreme | Several minor tremors rattled the town before the major earthquake struck.Büyük deprem olmadan önce birkaç hafif sarsıntı kasabayı salladı. |
| 578. geology · isim · B2 | jeoloji; yer bilimi | Her first-year geology course began with how mountains form and how old different rocks are.Birinci sınıf jeoloji dersi, dağların nasıl oluştuğu ve farklı kayaların yaşlarının ne olduğuyla başladı. |
| 579. core · isim · B2 | çekirdek (Dünya'nın merkezi) | Scientists believe the Earth's core is made mostly of iron and nickel under enormous pressure.Bilim insanları, Dünya'nın çekirdeğinin büyük bir basınç altındaki demir ve nikelden oluştuğunu düşünür. |
| 580. coastline · isim · B2 | kıyı şeridi | Over thousands of years, waves have reshaped the coastline into a series of narrow bays.Binlerce yıl boyunca dalgalar, kıyı şeridini bir dizi dar koya dönüştürdü. |
| 581. plateau · isim · B2 | plato; yayla | The river has cut deep channels into the plateau, exposing layers of ancient rock.Nehir platoda derin kanallar açarak eski kaya katmanlarını ortaya çıkarmıştır. |
| 582. summit · isim · B2 | zirve; doruk | Rock samples from the summit show that the mountain was once part of the sea floor.Zirveden alınan kaya örnekleri, dağın bir zamanlar deniz tabanının parçası olduğunu gösteriyor. |
| 583. slope · isim · B2 | yamaç; eğim | Heavy rain can make a steep slope unstable and increase the risk of rockfalls.Şiddetli yağmur dik bir yamacı dengesiz hale getirebilir ve kaya düşmesi riskini artırabilir. |
| 584. dune · isim · B2 | kum tepesi; kumul | Wind constantly moves the sand, so a dune can shift several meters in a single year.Rüzgâr kumu sürekli taşıdığı için bir kumul tek yılda birkaç metre yer değiştirebilir. |
| 585. boulder · isim · B2 | iri kaya parçası; blok | The huge boulder in the middle of the field was carried there by moving ice.Tarlanın ortasındaki devasa kaya bloğu oraya hareket eden buz tarafından taşınmıştı. |
| 586. pebble · isim · B2 | çakıl taşı | The smooth shape of each pebble shows that it was rolled along a riverbed for a long time.Her çakıl taşının pürüzsüz şekli, onun uzun süre bir nehir yatağında yuvarlandığını gösterir. |
| 587. sandstone · isim · B2 | kumtaşı | Many of the red cliffs in the region are made of sandstone, which is easy to carve.Bölgedeki kırmızı uçurumların çoğu, kolay oyulabilen kumtaşından oluşur. |
| 588. marble · isim · B2 | mermer | Marble forms deep underground when heat and pressure transform limestone into a harder, crystalline rock.Mermer, ısı ve basıncın kireçtaşını daha sert, kristalli bir kayaca dönüştürmesiyle yer altının derinliklerinde oluşur. |
| 589. petroleum · isim · B2 | petrol; ham petrol | Petroleum is usually found in porous rock that lies beneath a layer of solid rock.Petrol genellikle sağlam bir kaya tabakasının altındaki gözenekli kayada bulunur. |
| 590. mining · isim · B2 | madencilik | Large-scale mining can permanently change a region's landscape and the quality of its water.Büyük ölçekli madencilik, bir bölgenin yer şekillerini ve su kalitesini kalıcı olarak değiştirebilir. |
| 591. extract · fiil · B2 | çıkarmak; elde etmek | Engineers use deep wells to extract oil from rock thousands of meters below the surface.Mühendisler, yüzeyin binlerce metre altındaki kayadan petrol çıkarmak için derin kuyular kullanır. |
| 592. dissolve · fiil · B2 | çözünmek; eritmek | Rainwater can dissolve certain types of rock, which is how many underground caves are created.Yağmur suyu bazı kayaç türlerini çözebilir; birçok yer altı mağarası böyle oluşur. |
| 593. avalanche · isim · B2 | çığ | A sudden avalanche buried the mountain road, and rescue teams needed two days to clear it.Ani bir çığ dağ yolunu gömdü ve kurtarma ekiplerinin yolu açması iki gün sürdü. |
| 594. mudslide · isim · B2 | çamur akıntısı; çamur kayması | After weeks of rain, a mudslide swept down the hillside and blocked the main road.Haftalarca süren yağmurdan sonra bir çamur akıntısı yamaçtan aşağı indi ve ana yolu kapattı. |
| 595. riverbank · isim · B2 | nehir kıyısı; nehir yamacı | The class measured how quickly the riverbank was eroding after the spring floods.Sınıf, bahar selleri sonrasında nehir kıyısının ne kadar hızlı aşındığını ölçtü. |
| 596. iceberg · isim · B2 | buzdağı | Only about ten percent of an iceberg is visible above the surface of the water.Bir buzdağının yalnızca yaklaşık yüzde onu su yüzeyinin üstünde görünür. |
| 597. clay · isim · B2 | kil; balçık | Because clay holds water so well, soil with a high clay content drains slowly after rain.Kil suyu çok iyi tuttuğu için kil oranı yüksek toprak yağmurdan sonra yavaş süzülür. |
| 598. gravel · isim · B2 | çakıl; çakıl taşı karışımı | The researchers dug through a layer of gravel to reach the older rock below it.Araştırmacılar, altındaki daha eski kayaya ulaşmak için bir çakıl tabakasını kazdı. |
| 599. seafloor · isim · B2 | deniz tabanı; okyanus tabanı | Mapping the seafloor has revealed long mountain chains hidden beneath the ocean.Deniz tabanının haritalanması, okyanusun altında gizlenmiş uzun dağ zincirlerini ortaya çıkardı. |
| 600. altitude · isim · B2 | yükseklik; rakım | At high altitude, the air is thinner, so hikers often feel tired more quickly.Yüksek rakımda hava daha incedir, bu yüzden yürüyüşçüler çoğu zaman daha çabuk yorulur. |
| 601. elevation · isim · B2 | deniz seviyesinden yükseklik; yükselti | The map shows that the elevation of the plain rises sharply near the northern border.Harita, ovanın yüksekliğinin kuzey sınırına yaklaştıkça keskin biçimde arttığını gösteriyor. |
| 602. gorge · isim · B2 | kanyon; dik yamaçlı dar vadi | Over thousands of years, the river cut a deep gorge through the hard stone.Nehir, binlerce yıl içinde sert taşın içinde derin bir kanyon oyup açtı. |
| 603. gemstone · isim · B2 | değerli taş; mücevher taşı | Each gemstone in the museum's collection is displayed with a note about the region where it was found.Müzenin koleksiyonundaki her değerli taş, bulunduğu bölgeyi anlatan bir notla sergileniyor. |
| 604. meteorite · isim · B2 | göktaşı | Scientists studied the meteorite to learn about the materials that existed when the solar system began.Bilim insanları, güneş sistemi oluşurken var olan maddeleri öğrenmek için göktaşını inceledi. |
| 605. drilling · isim · B2 | sondaj; delme | Deep drilling in the ice has given researchers a record of the planet's past conditions.Buzdaki derin sondaj, araştırmacılara gezegenin geçmiş koşullarına dair bir kayıt sağladı. |
| 606. oasis · isim · B2 | vaha | The oasis exists because underground water rises close enough to the surface to support trees.Vaha, yeraltı suyunun ağaçları besleyecek kadar yüzeye yaklaşması sayesinde var olur. |
| 607. lagoon · isim · B2 | lagün; kıyı gölü | The calm lagoon is protected from strong waves by a long ring of coral.Sakin lagün, uzun bir mercan halkasıyla güçlü dalgalardan korunuyor. |
| 608. shoreline · isim · B2 | kıyı şeridi; sahil çizgisi | Storms have slowly changed the shoreline, pulling the beach back by several meters in a decade.Fırtınalar kıyı şeridini yavaş yavaş değiştirdi ve plajı on yılda birkaç metre geri çekti. |
| 609. topsoil · isim · B2 | üst toprak; verimli yüzey toprağı | Farmers worry that heavy rain will wash away the topsoil that their crops depend on.Çiftçiler, şiddetli yağmurun ürünlerinin bağlı olduğu üst toprağı yıkayıp götüreceğinden endişe ediyor. |
| 610. ash · isim · B2 | kül (volkanik kül) | A thick cloud of ash covered the town and forced the airport to close for several days.Kalın bir kül bulutu kasabayı kapladı ve havalimanının birkaç gün kapalı kalmasına yol açtı. |
| 611. trench · isim · B2 | okyanus çukuru; hendek | The deepest ocean trench lies where one plate slides beneath another in the Pacific.En derin okyanus çukuru, Pasifik'te bir levhanın diğerinin altına kaydığı yerde bulunur. |
| 612. amber · isim · B2 | kehribar | A perfectly preserved insect was found inside a piece of amber that is millions of years old.Milyonlarca yıllık bir kehribar parçasının içinde mükemmel korunmuş bir böcek bulundu. |
| 613. ice cap · isim · B2 | buz başlığı; kutup buz örtüsü | Satellite images show that the ice cap has become noticeably smaller over the past forty years.Uydu görüntüleri, buz başlığının son kırk yılda gözle görülür biçimde küçüldüğünü gösteriyor. |
| 614. hot spring · isim · B2 | kaplıca; sıcak su kaynağı | The hot spring is heated by rock deep below the surface and stays warm all year.Kaplıca, yüzeyin çok altındaki kayalar tarafından ısıtılır ve yıl boyunca sıcak kalır. |
| 615. ravine · isim · B2 | dar ve derin vadi | A small stream flows at the bottom of the ravine, still slowly cutting into the stone.Dar vadinin dibinde küçük bir dere akıyor ve hâlâ yavaş yavaş taşı oyuyor. |
| 616. foothill · isim · B2 | dağ eteği tepesi | The research station sits in the foothills, where the climate is milder than at the summit.Araştırma istasyonu, iklimin zirveye göre daha ılıman olduğu dağ eteği tepelerinde yer alıyor. |
| 617. porous · sıfat · B2 | gözenekli; sıvı veya gaz geçirebilen | Because the sandstone is so porous, rainwater sinks into it instead of running across the surface.Kumtaşı çok gözenekli olduğu için yağmur suyu yüzeyde akmak yerine içine sızıyor. |
| 618. brittle · sıfat · B2 | kırılgan; esnemeden çatlayan | Cold, shallow stone is brittle, so it snaps under stress while deeper material bends slowly.Soğuk ve yüzeye yakın taş kırılgandır; bu yüzden baskı altında çatlar, daha derindeki malzeme ise yavaşça bükülür. |
| 619. fold · isim · B2 | kıvrım; tabakaların bükülmesiyle oluşan yapı | The lecturer showed a photograph of a huge fold exposed in the side of a road cut.Konuşmacı, yol yarmasının kenarında açıkta kalan devasa bir kıvrımın fotoğrafını gösterdi. |
| 620. compression · isim · B2 | sıkışma; sıkıştırma basıncı | Mountain ranges often form where compression squeezes two huge blocks of the Earth's surface together.Dağ sıraları çoğunlukla sıkışmanın Dünya yüzeyindeki iki dev bloğu birbirine doğru ittiği yerlerde oluşur. |
| 621. tension · isim · B2 | çekme gerilimi; gerilme | Tension in the continent's interior slowly stretched the land until it began to split.Kıtanın iç kesimindeki gerilim, kara parçası ikiye ayrılmaya başlayana kadar araziyi yavaşça gerdi. |
| 622. plate boundary · isim · B2 | levha sınırı | Most of the world's strongest quakes occur along plate boundaries rather than in the middle of a plate.Dünyanın en güçlü depremlerinin çoğu, bir levhanın ortasında değil, levha sınırları boyunca meydana gelir. |
| 623. hotspot · isim · B2 | sıcak nokta (yer kabuğunun altındaki sabit magma kaynağı) | The Hawaiian Islands formed one by one as the ocean floor drifted slowly over a hotspot.Hawaii Adaları, okyanus tabanı bir sıcak noktanın üzerinden yavaşça kayarken tek tek oluştu. |
| 624. landform · isim · B2 | yer şekli | Each landform in this region tells a different story about wind, water, and ice.Bu bölgedeki her yer şekli rüzgâr, su ve buz hakkında farklı bir hikâye anlatır. |
| 625. landmass · isim · B2 | büyük kara parçası | Scientists believe a single enormous landmass once covered much of the southern hemisphere.Bilim insanları, bir zamanlar tek bir devasa kara parçasının güney yarımkürenin büyük bölümünü kapladığına inanıyor. |
| 626. supercontinent · isim · B2 | süper kıta | The breakup of the supercontinent changed ocean currents and, in turn, the world's weather.Süper kıtanın parçalanması okyanus akıntılarını, dolayısıyla dünyanın havasını değiştirdi. |
| 627. geologic time · isim · B2 | jeolojik zaman | Compared with geologic time, the whole of human history is barely a moment.Jeolojik zamanla kıyaslandığında bütün insanlık tarihi ancak bir andır. |
| 628. sedimentation · isim · B2 | tortulaşma; çökelme | Slow sedimentation in the lake preserved a detailed record of the area's past floods.Gölde yavaş gerçekleşen çökelme, bölgenin geçmişteki taşkınlarına dair ayrıntılı bir kayıt korudu. |
| 629. fossilize · fiil · B2 | fosilleşmek; fosil haline gelmek | Soft tissue rarely fossilizes, which is why most discoveries involve teeth and bones.Yumuşak doku nadiren fosilleşir; bu yüzden keşiflerin çoğu diş ve kemiklerle ilgilidir. |
| 630. Richter scale · isim · B2 | Richter ölçeği | The tremor registered 6.2 on the Richter scale, strong enough to crack walls in nearby towns.Sarsıntı Richter ölçeğinde 6,2 olarak kaydedildi; bu, yakın kasabalardaki duvarları çatlatacak kadar güçlüydü. |
| 631. vent · isim · B2 | çıkış deliği; (volkanik) baca | Steam poured from a vent on the mountainside, warning geologists that activity was increasing.Dağın yamacındaki bir bacadan buhar fışkırıyordu ve bu, jeologlara hareketliliğin arttığını haber veriyordu. |
| 632. slate · isim · B2 | arduvaz; kayağantaş | Many old buildings in the valley have roofs made of thin sheets of slate.Vadideki birçok eski binanın çatısı ince arduvaz levhalardan yapılmıştır. |
| 633. cavern · isim · B2 | büyük mağara; geniş yeraltı boşluğu | Visitors descended into a vast cavern where an underground river had carved the walls.Ziyaretçiler, yeraltı nehrinin duvarlarını oyduğu geniş bir mağaranın içine indiler. |
| 634. headland · isim · B2 | burun; denize doğru uzanan yüksek kara parçası | Waves strike the headland with the most force, which is why it erodes faster than the bays beside it.Dalgalar burna en büyük güçle çarpar; bu yüzden burun, yanındaki koylardan daha hızlı aşınır. |
| 635. subsoil · isim · B2 | alt toprak; yüzey toprağının altındaki katman | The roots of the oldest trees reach deep into the subsoil, where water is stored.En yaşlı ağaçların kökleri suyun depolandığı alt toprağın derinliklerine uzanır. |
| 636. significant · sıfat · B2 | önemli; kayda değer; anlamlı | The study found a significant difference in test scores between students who slept well and those who did not.Çalışma, iyi uyuyan öğrencilerle uyumayanlar arasında sınav puanları bakımından kayda değer bir fark buldu. |
| 637. crucial · sıfat · B2 | çok önemli; belirleyici; hayati | Reading the question carefully is crucial if you want to write a focused answer in the integrated task.Bütünleşik yazma görevinde odaklı bir cevap yazmak istiyorsan soruyu dikkatle okumak çok önemlidir. |
| 638. apparent · sıfat · B2 | belli; açık; görünürdeki | It became apparent during the discussion that most students had not finished the reading.Tartışma sırasında öğrencilerin çoğunun okumayı bitirmediği ortaya çıktı. |
| 639. consistent · sıfat · B2 | tutarlı; istikrarlı; uyumlu | The results of the second experiment were consistent with those of the first, which strengthened the researchers' claim.İkinci deneyin sonuçları ilkiyle tutarlıydı ve bu, araştırmacıların iddiasını güçlendirdi. |
| 640. widespread · sıfat · B2 | yaygın; geniş çapta | The professor explained why the belief was so widespread among farmers in the nineteenth century.Profesör, bu inancın on dokuzuncu yüzyılda çiftçiler arasında neden bu kadar yaygın olduğunu açıkladı. |
| 641. primarily · zarf · B2 | başlıca; öncelikle; esas olarak | The course is designed primarily for students who plan to work in public health.Bu ders, esas olarak halk sağlığı alanında çalışmayı planlayan öğrenciler için tasarlanmıştır. |
| 642. controversial · sıfat · B2 | tartışmalı; tartışma yaratan | The speaker presented a controversial theory that challenged what most historians had long accepted.Konuşmacı, çoğu tarihçinin uzun süredir kabul ettiği görüşlere meydan okuyan tartışmalı bir kuram sundu. |
| 643. reliable · sıfat · B2 | güvenilir; sağlam | Students should use reliable sources, such as peer-reviewed journals, when they write research papers.Öğrenciler araştırma ödevi yazarken hakemli dergiler gibi güvenilir kaynaklar kullanmalıdır. |
| 644. fundamental · sıfat · B2 | temel; esas; asli | The professor reminded us that curiosity is fundamental to scientific progress.Profesör bize merakın bilimsel ilerlemenin temeli olduğunu hatırlattı. |
| 645. comprehensive · sıfat · B2 | kapsamlı; ayrıntılı | The report offers a comprehensive review of recent studies on language learning in children.Rapor, çocuklarda dil öğrenimi üzerine yapılan son çalışmaların kapsamlı bir incelemesini sunuyor. |
| 646. diverse · sıfat · B2 | çeşitli; farklı özelliklerde | The campus has a diverse community, with students from more than ninety countries.Kampüste doksandan fazla ülkeden öğrencinin bulunduğu çeşitli bir topluluk var. |
| 647. sufficient · sıfat · B2 | yeterli; kâfi | The researchers did not have sufficient data to support such a bold conclusion.Araştırmacıların bu kadar iddialı bir sonucu destekleyecek yeterli verisi yoktu. |
| 648. contemporary · sıfat · B2 | çağdaş; günümüze ait; aynı dönemde yaşayan | The course compares contemporary writers with the poets who influenced them a century ago.Ders, çağdaş yazarları yüz yıl önce onları etkileyen şairlerle karşılaştırıyor. |
| 649. sustainable · sıfat · B2 | sürdürülebilir | The city is investing in sustainable transport to reduce pollution without limiting economic growth.Şehir, ekonomik büyümeyi sınırlamadan kirliliği azaltmak için sürdürülebilir ulaşıma yatırım yapıyor. |
| 650. efficient · sıfat · B2 | verimli; etkili | The new heating system is far more efficient than the old one and costs less to run.Yeni ısıtma sistemi eskisinden çok daha verimli ve işletme maliyeti daha düşük. |
| 651. ongoing · sıfat · B2 | devam eden; süregelen | Scientists are involved in an ongoing project to track changes in the ocean's temperature.Bilim insanları, okyanus sıcaklığındaki değişimleri izleyen devam eden bir projede yer alıyor. |
| 652. voluntary · sıfat · B2 | gönüllü; isteğe bağlı | Attendance at the review session is voluntary, but most students find it very helpful.Tekrar oturumuna katılım isteğe bağlıdır, ancak çoğu öğrenci bunu çok faydalı buluyor. |
| 653. mutual · sıfat · B2 | karşılıklı; ortak | The two labs reached a mutual agreement to share their data and equipment.İki laboratuvar, verilerini ve ekipmanlarını paylaşmak üzere karşılıklı bir anlaşmaya vardı. |
| 654. minimal · sıfat · B2 | asgari; çok az; en düşük düzeyde | The new policy had minimal impact on how often students used the campus shuttle.Yeni politikanın öğrencilerin kampüs servisini kullanma sıklığı üzerinde çok az etkisi oldu. |
| 655. theoretical · sıfat · B2 | kuramsal; teorik | The first half of the course is theoretical, while the second half focuses on laboratory work.Dersin ilk yarısı kuramsal, ikinci yarısı ise laboratuvar çalışmasına odaklanıyor. |
| 656. versatile · sıfat · B2 | çok yönlü; çok amaçlı | Copper is a versatile material that people have used for tools, coins and wiring.Bakır, insanların alet, madeni para ve kablo yapımında kullandığı çok yönlü bir malzemedir. |
| 657. merely · zarf · B2 | sadece; yalnızca | The author argues that the survey was merely a starting point, not a final answer.Yazar, anketin nihai bir cevap değil, yalnızca bir başlangıç noktası olduğunu savunuyor. |
| 658. considerable · sıfat · B2 | hatırı sayılır; epeyce büyük | The new library required a considerable amount of funding from the university and local donors.Yeni kütüphane, üniversiteden ve yerel bağışçılardan hatırı sayılır miktarda kaynak gerektirdi. |
| 659. distinct · sıfat · B2 | belirgin; ayrı ve farklı | The professor described two distinct stages in the development of the early printing industry.Profesör, erken matbaacılık sektörünün gelişiminde iki ayrı aşamayı anlattı. |
| 660. precise · sıfat · B2 | kesin; tam ve ayrıntılı | The chemistry instructor asked for precise notes, including every step of the procedure.Kimya eğitmeni, yöntemin her adımını içeren ayrıntılı ve doğru notlar istedi. |
| 661. random · sıfat · B2 | rastgele; gelişigüzel | Participants were placed into two groups at random to avoid unfair differences between them.Katılımcılar, aralarında haksız farklar oluşmaması için rastgele iki gruba ayrıldı. |
| 662. adequate · sıfat · B2 | yeterli; idare eder | Without adequate sleep, students often find it hard to remember what they studied.Yeterli uyku olmadan öğrenciler çalıştıklarını hatırlamakta sık sık zorlanır. |
| 663. remarkable · sıfat · B2 | olağanüstü; dikkat çekici | The speaker described a remarkable discovery that changed how historians read old trade records.Konuşmacı, tarihçilerin eski ticaret kayıtlarını okuma biçimini değiştiren olağanüstü bir keşfi anlattı. |
| 664. dramatic · sıfat · B2 | çarpıcı; çok büyük ve ani | There was a dramatic rise in online course enrollment during the first year of the program.Programın ilk yılında çevrimiçi derslere katılımda çarpıcı bir artış oldu. |
| 665. severe · sıfat · B2 | ağır; şiddetli | A severe shortage of study space forced the library to extend its opening hours.Çalışma alanı sıkıntısı ciddi boyuta ulaşınca kütüphane çalışma saatlerini uzatmak zorunda kaldı. |
| 666. abundant · sıfat · B2 | bol; çok miktarda bulunan | Fish were abundant in the river, which allowed the early village to grow quickly.Nehirde balık boldu; bu da ilk köyün hızla büyümesini sağladı. |
| 667. genuine · sıfat · B2 | gerçek; samimi; sahte olmayan | The museum experts confirmed that the letter was a genuine document from the eighteenth century.Müze uzmanları mektubun on sekizinci yüzyıldan kalma gerçek bir belge olduğunu doğruladı. |
| 668. objective · sıfat · B2 | tarafsız; nesnel | A good report gives an objective account of the evidence instead of simply defending one view.İyi bir rapor, yalnızca tek bir görüşü savunmak yerine kanıtların tarafsız bir anlatımını sunar. |
| 669. vital · sıfat · B2 | hayati; son derece önemli | Clear communication is vital when scientists from different countries work on the same project.Farklı ülkelerden bilim insanları aynı projede çalışırken net iletişim hayati önem taşır. |
| 670. steadily · zarf · B2 | istikrarlı biçimde; durmadan | The number of students studying abroad has risen steadily over the past two decades.Yurt dışında okuyan öğrenci sayısı son yirmi yılda istikrarlı biçimde arttı. |
| 671. increasingly · zarf · B2 | giderek artan şekilde; gitgide | Employers are increasingly looking for graduates who can work well in international teams.İşverenler uluslararası ekiplerde iyi çalışabilen mezunları giderek daha çok arıyor. |
| 672. relatively · zarf · B2 | nispeten; görece | The experiment was relatively simple, yet it produced surprisingly useful data for the class.Deney nispeten basitti, yine de sınıf için şaşırtıcı derecede yararlı veriler sağladı. |
| 673. undoubtedly · zarf · B2 | şüphesiz; kuşkusuz | The invention of the printing press was undoubtedly one of the most important events in history.Matbaanın icadı şüphesiz tarihteki en önemli olaylardan biriydi. |
| 674. evident · sıfat · B2 | belli; apaçık | It became evident during the discussion that most students had not finished the reading.Tartışma sırasında öğrencilerin çoğunun okumayı bitirmediği ortaya çıktı. |
| 675. innovative · sıfat · B2 | yenilikçi; yaratıcı | The architecture school is known for its innovative approach to designing low-cost housing.Mimarlık okulu, düşük maliyetli konut tasarımına yönelik yenilikçi yaklaşımıyla tanınıyor. |
| 676. thorough · sıfat · B2 | kapsamlı ve dikkatli; ayrıntılı | Before writing the paper, she made a thorough review of everything published on the subject.Makaleyi yazmadan önce konu hakkında yayımlanan her şeyi ayrıntılı biçimde gözden geçirdi. |
| 677. stable · sıfat · B2 | istikrarlı; sabit | The experiment needed a stable environment, so the lab kept humidity at a constant level.Deney sabit bir ortam gerektiriyordu, bu yüzden laboratuvar nemi sürekli aynı düzeyde tuttu. |
| 678. fragile · sıfat · B2 | kırılgan; hassas | The manuscript is so fragile that visitors can only view it behind glass.El yazması o kadar kırılgan ki ziyaretçiler onu yalnızca cam arkasından görebiliyor. |
| 679. accessible · sıfat · B2 | erişilebilir; ulaşılabilir; kolay anlaşılır | The professor made the difficult theory accessible by explaining it with everyday examples.Profesör, zor kuramı gündelik örneklerle anlatarak anlaşılır hale getirdi. |
| 680. vast · sıfat · B2 | geniş; engin; çok büyük | A vast amount of data had to be sorted before the researchers could draw any conclusions.Araştırmacılar bir sonuca varmadan önce çok büyük miktarda veriyi ayıklamak zorundaydı. |
| 681. scarce · sıfat · B2 | az bulunur; kıt | In the desert village, fresh water was scarce, so every family had to ration it carefully.Çöldeki köyde temiz su kıttı, bu yüzden her aile onu dikkatle idareli kullanmak zorundaydı. |
| 682. fertile · sıfat · B2 | verimli; bereketli | Early farming communities usually settled along rivers because the land there was fertile.İlk tarım toplulukları genellikle nehir kıyılarına yerleşirdi, çünkü oradaki toprak verimliydi. |
| 683. trivial · sıfat · B2 | önemsiz; ufak tefek | The lecturer said that a few spelling mistakes were trivial compared with the weak argument in the essay.Öğretim görevlisi, kompozisyondaki zayıf savla karşılaştırıldığında birkaç yazım hatasının önemsiz olduğunu söyledi. |
| 684. vague · sıfat · B2 | belirsiz; muğlak; net olmayan | Her answer was too vague, so the examiner asked her to give a specific example.Cevabı çok belirsizdi, bu yüzden sınav görevlisi ondan belirli bir örnek vermesini istedi. |
| 685. credible · sıfat · B2 | inandırıcı; güvenilir | Students should cite only credible sources, such as peer-reviewed journals, in their research papers.Öğrenciler araştırma ödevlerinde yalnızca hakemli dergiler gibi güvenilir kaynakları kullanmalıdır. |
| 686. rigid · sıfat · B2 | katı; esnemez; değişmez | Some students struggle at university because they follow a rigid study routine that does not suit every course.Bazı öğrenciler her derse uymayan katı bir çalışma düzenine bağlı kaldıkları için üniversitede zorlanır. |
| 687. inadequate · sıfat · B2 | yetersiz; eksik | The committee decided that the evidence in the proposal was inadequate to justify a new research center.Komite, önerideki kanıtların yeni bir araştırma merkezini haklı çıkarmak için yetersiz olduğuna karar verdi. |
| 688. ethical · sıfat · B2 | etik; ahlaki; ahlaka uygun | Before the experiment began, a university board checked that it met every ethical standard for working with people.Deney başlamadan önce bir üniversite kurulu, deneyin insanlarla çalışmaya ilişkin tüm etik standartlara uyduğunu denetledi. |
| 689. chronic · sıfat · B2 | süreğen; kronik; uzun süreli | The seminar focused on how chronic illness affects the daily lives and studies of young adults.Seminer, kronik hastalığın genç yetişkinlerin gündelik yaşamını ve eğitimini nasıl etkilediğine odaklandı. |
| 690. concise · sıfat · B2 | kısa ve öz; özlü | Your summary should be concise: two or three sentences that capture the speaker's main point.Özetiniz kısa ve öz olmalı: konuşmacının ana fikrini yansıtan iki üç cümle. |
| 691. skeptical · sıfat · B2 | şüpheci; kuşkulu | Many scientists were skeptical of the new theory until other labs managed to repeat the results.Birçok bilim insanı, başka laboratuvarlar sonuçları tekrarlayana kadar yeni kuramdan kuşkuluydu. |
| 692. analytical · sıfat · B2 | analitik; çözümleyici | The course is designed to develop analytical skills that students can use in any field of study.Ders, öğrencilerin her çalışma alanında kullanabileceği analitik becerileri geliştirmek için tasarlanmıştır. |
| 693. prone · sıfat · B2 | yatkın; eğilimli | Low-lying areas near the coast are especially prone to flooding after heavy storms.Kıyıya yakın alçak bölgeler, şiddetli fırtınalardan sonra özellikle su baskınına yatkındır. |
| 694. solely · zarf · B2 | yalnızca; sadece | Final grades are not based solely on exams; class participation and projects also count.Dönem sonu notları yalnızca sınavlara dayanmaz; sınıf katılımı ve projeler de hesaba katılır. |
| 695. barely · zarf · B2 | güçlükle; ancak; zar zor | He barely finished the exam in time because the last section contained so many long questions.Son bölümde çok sayıda uzun soru olduğu için sınavı ancak zamanında bitirebildi. |
| 696. abruptly · zarf · B2 | aniden; ansızın | The professor stopped abruptly in the middle of his sentence when the fire alarm began to ring.Yangın alarmı çalmaya başlayınca profesör cümlesinin ortasında birden durdu. |
| 697. noticeable · sıfat · B2 | göze çarpan; fark edilebilir | After the new teaching method was introduced, there was a noticeable improvement in the students' participation.Yeni öğretim yöntemi uygulandıktan sonra öğrencilerin derse katılımında gözle görülür bir artış oldu. |
| 698. largely · zarf · B2 | büyük ölçüde; çoğunlukla | The success of the study was largely due to the careful way the researchers chose their participants.Çalışmanın başarısı büyük ölçüde araştırmacıların katılımcıları dikkatle seçmesinden kaynaklanıyordu. |
| 699. previously · zarf · B2 | daha önce; önceden | The scientist's team had previously studied the same river, so they already had useful data.Bilim insanının ekibi aynı nehri daha önce de incelemişti, bu yüzden elinde zaten faydalı veriler vardı. |
| 700. unlikely · sıfat · B2 | olası olmayan; düşük ihtimalli | It is unlikely that the committee will change its decision after so many discussions.Bu kadar çok tartışmadan sonra komitenin kararını değiştirmesi pek olası değil. |
| 701. capable · sıfat · B2 | yetenekli; …ebilecek durumda | Young children are capable of learning several languages at the same time if they hear them daily.Küçük çocuklar her gün duyarlarsa aynı anda birkaç dil öğrenebilecek kapasitededir. |
| 702. unfamiliar · sıfat · B2 | tanıdık olmayan; aşina olunmayan | Reading an article full of unfamiliar terms can be difficult without a good dictionary.Alışık olmadığınız terimlerle dolu bir makaleyi iyi bir sözlük olmadan okumak zor olabilir. |
| 703. numerous · sıfat · B2 | çok sayıda; sayısız | Numerous studies have shown that regular sleep improves a student's ability to concentrate.Çok sayıda çalışma, düzenli uykunun öğrencinin odaklanma becerisini artırdığını göstermiştir. |
| 704. tremendous · sıfat · B2 | muazzam; çok büyük | The research team put a tremendous amount of effort into collecting data from remote villages.Araştırma ekibi uzak köylerden veri toplamak için muazzam bir çaba harcadı. |
| 705. moderate · sıfat · B2 | ılımlı; orta düzeyde | Doctors recommend moderate exercise, such as walking, for students who spend long hours at a desk.Doktorlar, masa başında uzun saatler geçiren öğrencilere yürüyüş gibi orta düzeyde egzersiz öneriyor. |
| 706. mild · sıfat · B2 | hafif; ılıman | Because the winters in that region are mild, farmers can grow vegetables for most of the year.O bölgede kışlar ılıman olduğu için çiftçiler yılın büyük bölümünde sebze yetiştirebiliyor. |
| 707. harsh · sıfat · B2 | sert; zorlu | Few plants can survive in the harsh conditions found at the top of high mountains.Yüksek dağların tepesindeki zorlu koşullarda çok az bitki hayatta kalabilir. |
| 708. remote · sıfat · B2 | uzak; ücra | The biologist spent six months in a remote area where there were no roads or telephones.Biyolog altı ayını yolların ve telefonların olmadığı ücra bir bölgede geçirdi. |
| 709. tolerant · sıfat · B2 | hoşgörülü; dayanıklı | The university encourages students to be tolerant of views that differ from their own.Üniversite, öğrencileri kendi görüşlerinden farklı görüşlere karşı hoşgörülü olmaya teşvik ediyor. |
| 710. demanding · sıfat · B2 | zorlu; çok çaba isteyen | Medical school is a demanding program that requires students to study almost every evening.Tıp fakültesi, öğrencilerin neredeyse her akşam çalışmasını gerektiren zorlu bir programdır. |
| 711. compulsory · sıfat · B2 | zorunlu; mecburi | In many countries, school is compulsory until the age of sixteen.Birçok ülkede okul on altı yaşına kadar zorunludur. |
| 712. identical · sıfat · B2 | birebir aynı; özdeş | The researchers used two identical boxes, but only one of them contained a food reward.Araştırmacılar iki özdeş kutu kullandı, ancak yalnızca birinde yiyecek ödülü vardı. |
| 713. parallel · sıfat · B2 | paralel; benzer | The professor pointed out a parallel development in art and science during that century.Profesör, o yüzyılda sanatta ve bilimde yaşanan paralel bir gelişmeye dikkat çekti. |
| 714. steep · sıfat · B2 | dik; sert (artış/düşüş) | The explorers found the steep slope too dangerous to climb without special equipment.Kaşifler dik yamacın özel ekipman olmadan tırmanılamayacak kadar tehlikeli olduğunu gördü. |
| 715. shallow · sıfat · B2 | sığ; yüzeysel | Many young fish live in the shallow water near the shore, where they are safe from large predators.Birçok yavru balık, büyük avcılardan güvende oldukları kıyıya yakın sığ sularda yaşar. |
| 716. sturdy · sıfat · B2 | sağlam; dayanıklı | Early settlers built sturdy houses of stone that have survived for several centuries.İlk yerleşimciler birkaç yüzyıl ayakta kalmış sağlam taş evler inşa etti. |
| 717. roughly · zarf · B2 | kabaca; yaklaşık olarak | Roughly half of the participants reported feeling more alert after drinking the tea.Katılımcıların kabaca yarısı çayı içtikten sonra kendini daha uyanık hissettiğini bildirdi. |
| 718. sharply · zarf · B2 | keskin biçimde; çarpıcı şekilde | The number of visitors to the museum rose sharply after the new exhibition opened.Yeni sergi açıldıktan sonra müze ziyaretçi sayısı keskin biçimde arttı. |
| 719. unexpectedly · zarf · B2 | beklenmedik şekilde; birdenbire | The lecture ended unexpectedly early because the professor had to catch a flight.Profesörün uçağa yetişmesi gerektiği için ders beklenmedik şekilde erken bitti. |
| 720. annually · zarf · B2 | yıllık olarak; her yıl | The university holds a science fair annually, and hundreds of local school children attend.Üniversite her yıl bir bilim fuarı düzenliyor ve yüzlerce yerel okul çocuğu katılıyor. |
| 721. emission · isim · B2 | salınım; (gaz) emisyonu | The lecture compared carbon emissions from cars, airplanes, and cargo ships over the past fifty years.Ders, son elli yılda otomobillerin, uçakların ve kargo gemilerinin karbon emisyonlarını karşılaştırdı. |
| 722. greenhouse gas · isim · B2 | sera gazı | Methane from livestock is a powerful greenhouse gas, even though it stays in the air for a shorter time.Hayvancılıktan çıkan metan, havada daha kısa süre kalmasına rağmen güçlü bir sera gazıdır. |
| 723. renewable · sıfat · B2 | yenilenebilir | Wind and sunlight are renewable sources of power, unlike coal or oil, which take millions of years to form.Rüzgâr ve güneş ışığı yenilenebilir güç kaynaklarıdır; oluşması milyonlarca yıl süren kömür ve petrolden farklıdır. |
| 724. deforestation · isim · B2 | ormansızlaşma; ormanların yok edilmesi | Deforestation in the Amazon reduces the number of trees that can remove carbon dioxide from the air.Amazon'daki ormansızlaşma, havadaki karbondioksiti uzaklaştırabilecek ağaç sayısını azaltıyor. |
| 725. carbon footprint · isim · B2 | karbon ayak izi | Students in the seminar calculated their carbon footprint by tracking their travel and food choices for a month.Seminerdeki öğrenciler, bir ay boyunca seyahat ve yiyecek tercihlerini kaydederek karbon ayak izlerini hesapladı. |
| 726. pollutant · isim · B2 | kirletici madde | Researchers found that the main pollutant in the river came from a textile factory upstream.Araştırmacılar, nehirdeki başlıca kirletici maddenin yukarıdaki bir tekstil fabrikasından geldiğini tespit etti. |
| 727. contaminate · fiil · B2 | kirletmek; bulaştırmak, zehirlemek | Chemicals from the old mine began to contaminate the village's drinking water supply.Eski madenden sızan kimyasallar köyün içme suyu kaynağını kirletmeye başladı. |
| 728. landfill · isim · B2 | çöp depolama alanı; düzenli depolama sahası | Most of the city's household rubbish still ends up in a landfill on the northern edge of town.Şehrin ev çöplerinin çoğu hâlâ şehrin kuzey ucundaki bir çöp depolama alanında son buluyor. |
| 729. toxic · sıfat · B2 | zehirli; toksik | The report warned that toxic metals from the factory were building up in the lake's fish.Rapor, fabrikadan gelen zehirli metallerin gölün balıklarında birikmekte olduğu uyarısını yaptı. |
| 730. pesticide · isim · B2 | zirai ilaç; haşere öldürücü kimyasal | Heavy use of pesticides can kill helpful insects as well as the pests that farmers want to control.Yoğun zirai ilaç kullanımı, çiftçilerin kontrol etmek istediği zararlıların yanı sıra yararlı böcekleri de öldürebilir. |
| 731. invasive · sıfat · B2 | istilacı; yayılıp yerli türlere zarar veren | The invasive snail has multiplied so fast that it now threatens native fish in the lake.İstilacı salyangoz o kadar hızlı çoğaldı ki artık gölün yerli balıklarını tehdit ediyor. |
| 732. wetland · isim · B2 | sulak alan | The wetland acts like a sponge, soaking up floodwater and cleaning it before it reaches the river.Sulak alan bir sünger gibi davranır; taşkın suyunu emer ve nehre ulaşmadan önce temizler. |
| 733. coral reef · isim · B2 | mercan resifi | A healthy coral reef shelters thousands of fish and also protects the coastline from strong waves.Sağlıklı bir mercan resifi binlerce balığa barınak olur ve kıyıyı güçlü dalgalardan da korur. |
| 734. ozone layer · isim · B2 | ozon tabakası | International agreements to ban certain chemicals have allowed the ozone layer to slowly recover.Bazı kimyasalları yasaklayan uluslararası anlaşmalar ozon tabakasının yavaş yavaş toparlanmasını sağladı. |
| 735. sea level · isim · B2 | deniz seviyesi | Rising sea level puts many low-lying island nations at risk of regular flooding.Yükselen deniz seviyesi, alçakta kalan birçok ada ülkesini düzenli sel riskiyle karşı karşıya bırakıyor. |
| 736. acid rain · isim · B2 | asit yağmuru | Acid rain caused by factory smoke has damaged forests across northern Europe for decades.Fabrika dumanından kaynaklanan asit yağmuru, onlarca yıldır kuzey Avrupa'daki ormanlara zarar veriyor. |
| 737. smog · isim · B2 | duman ve sisten oluşan hava kirliliği; smog | On windless days, smog settles over the valley and many residents are advised to stay indoors.Rüzgârsız günlerde vadinin üzerine smog çöküyor ve birçok sakine evde kalması öneriliyor. |
| 738. food chain · isim · B2 | besin zinciri | Tiny plankton form the base of the ocean food chain, supporting everything from small fish to whales.Küçük planktonlar okyanus besin zincirinin temelini oluşturur ve küçük balıklardan balinalara kadar her şeyi destekler. |
| 739. overfishing · isim · B2 | aşırı avlanma | Overfishing has reduced cod populations so sharply that some countries have banned commercial fishing for them.Aşırı avlanma morina stoklarını o kadar keskin biçimde azalttı ki bazı ülkeler morina için ticari avcılığı yasakladı. |
| 740. ecological · sıfat · B2 | ekolojik; canlılar ile çevreleri arasındaki ilişkiyle ilgili | Removing a top predator from a food web can cause serious ecological damage across the whole region.Bir besin ağından en üst düzey avcıyı çıkarmak, bütün bölgede ciddi ekolojik zarara yol açabilir. |
| 741. environmentalist · isim · B2 | çevreci; çevre koruma savunucusu | A well-known environmentalist will speak at the campus auditorium about protecting coastal forests.Tanınmış bir çevreci, kampüs konferans salonunda kıyı ormanlarının korunması hakkında konuşacak. |
| 742. wilderness · isim · B2 | vahşi doğa; insan eli değmemiş bölge | The documentary follows a team of photographers who spend six months in the Alaskan wilderness.Belgesel, altı ayını Alaska'nın vahşi doğasında geçiren bir fotoğrafçı ekibini takip ediyor. |
| 743. compost · isim · B2 | kompost; çürütülmüş organik gübre | The campus garden uses compost made from cafeteria leftovers instead of chemical fertilizers.Kampüs bahçesi, kimyasal gübre yerine yemekhane artıklarından yapılan kompostu kullanıyor. |
| 744. oil spill · isim · B2 | petrol sızıntısı; denize petrol dökülmesi | The oil spill covered hundreds of kilometers of coastline and killed thousands of seabirds.Petrol sızıntısı yüzlerce kilometrelik kıyı şeridini kapladı ve binlerce deniz kuşunun ölümüne yol açtı. |
| 745. wildfire · isim · B2 | orman yangını; kontrolsüz yangın | Some pine trees need the heat of a wildfire to release their seeds.Bazı çam ağaçlarının tohumlarını salması için orman yangınının sıcaklığına ihtiyaç vardır. |
| 746. pest · isim · B2 | zararlı (böcek veya hayvan) | Introducing a natural enemy can sometimes control a pest without using chemicals.Doğal bir düşman türü getirmek, bazen kimyasal kullanmadan bir zararlıyı kontrol edebilir. |
| 747. livestock · isim · B2 | çiftlik hayvanları | Raising livestock requires large areas of land and a great deal of fresh water.Çiftlik hayvanı yetiştirmek geniş araziler ve çok miktarda tatlı su gerektirir. |
| 748. logging · isim · B2 | ağaç kesimi; kereste için orman kesimi | Illegal logging has removed large parts of the forest in just two decades.Yasa dışı ağaç kesimi, yalnızca yirmi yıl içinde ormanın büyük bölümünü yok etti. |
| 749. methane · isim · B2 | metan | Cattle farming is one of the largest human sources of methane in the atmosphere.Sığır yetiştiriciliği, atmosferdeki metanın insan kaynaklı en büyük kaynaklarından biridir. |
| 750. reservoir · isim · B2 | su deposu; baraj gölü | After two dry winters, the city's reservoir was only a third full.İki kurak kıştan sonra şehrin baraj gölünün yalnızca üçte biri doluydu. |