YDS Kelime Listesi (Sayfa 9)
YDS Kelime Listesi: 2.249 kelime, YDS’nin akademik okuma parçalarında ve kelime sorularında karşılaşacağın türden kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 385, B2 1.040, C1 824.
2.001–2.249. kelimeler · Sayfa 9/9 · Güncelleme:
Kelimeler 2.001–2.249
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 2.001. money laundering · isim · C1 | kara para aklama | Stricter bank checks were introduced to combat money laundering linked to organised crime.Organize suçla bağlantılı kara para aklamayla mücadele etmek için daha sıkı banka denetimleri getirildi. |
| 2.002. subsistence · isim · C1 | kıt geçim; yalnızca hayatta kalmaya yetecek düzeyde geçim | Many rural families still live at subsistence level, growing only enough food to feed themselves.Birçok kırsal aile hâlâ kıt geçim düzeyinde yaşıyor ve yalnızca kendilerini doyuracak kadar ürün yetiştiriyor. |
| 2.003. purchasing power · isim · C1 | satın alma gücü | High inflation steadily reduced the purchasing power of pensioners over the past decade.Yüksek enflasyon, son on yılda emeklilerin satın alma gücünü giderek azalttı. |
| 2.004. windfall · isim · C1 | beklenmedik kazanç, birdenbire gelen para | The sudden windfall from the sale of the land allowed the village to build a new school.Arazinin satışından gelen beklenmedik gelir, köyün yeni bir okul yapmasını sağladı. |
| 2.005. stockpile · fiil · C1 | stok yapmak, biriktirmek | Some countries began to stockpile grain when they feared that exports would be restricted.Bazı ülkeler ihracatın kısıtlanacağından korkunca tahıl stoklamaya başladı. |
| 2.006. austerity · isim · C1 | kemer sıkma, tasarruf politikası | The austerity measures reduced the national debt, but they also led to cuts in health and education.Kemer sıkma önlemleri ulusal borcu azalttı, ancak sağlık ve eğitimde kesintilere de yol açtı. |
| 2.007. bailout · isim · C1 | kurtarma paketi, mali kurtarma | The bank survived only because of a government bailout worth several billion dollars.Banka, yalnızca birkaç milyar dolar değerindeki bir hükümet kurtarma paketi sayesinde ayakta kaldı. |
| 2.008. protectionism · isim · C1 | korumacılık | Economists warn that growing protectionism could slow down global trade and raise prices for everyone.Ekonomistler, artan korumacılığın küresel ticareti yavaşlatabileceği ve herkes için fiyatları yükseltebileceği konusunda uyarıyor. |
| 2.009. nationalize · fiil · C1 | devletleştirmek, millileştirmek | After the war, the government decided to nationalize the railways and the major mines.Savaştan sonra hükümet, demiryollarını ve büyük madenleri devletleştirmeye karar verdi. |
| 2.010. deregulation · isim · C1 | serbestleştirme, düzenlemelerin kaldırılması | The deregulation of the energy sector was expected to lower prices, but the results were mixed.Enerji sektörünün serbestleştirilmesinin fiyatları düşürmesi bekleniyordu, ancak sonuçlar karışık oldu. |
| 2.011. downsize · fiil · C1 | küçülmek; personel sayısını azaltmak | Facing falling sales, the firm had no choice but to downsize and close two of its factories.Satışların düşmesiyle karşı karşıya kalan firma, küçülmek ve iki fabrikasını kapatmaktan başka çare bulamadı. |
| 2.012. cartel · isim · C1 | kartel (fiyatları birlikte belirleyen şirketler grubu) | The competition authority fined the cement producers for operating as a cartel and fixing prices.Rekabet kurumu, çimento üreticilerini kartel gibi davranıp fiyatları sabitledikleri için cezalandırdı. |
| 2.013. stakeholder · isim · C1 | paydaş, çıkar sahibi | Before approving the plan, the council consulted all stakeholders, including residents, shop owners and local farmers.Belediye meclisi planı onaylamadan önce sakinler, dükkân sahipleri ve yerel çiftçiler dahil tüm paydaşlara danıştı. |
| 2.014. sedentary · sıfat · C1 | hareketsiz; masa başı (yaşam tarzı) | A sedentary lifestyle is linked to heart problems, back pain and weight gain.Hareketsiz bir yaşam tarzı; kalp sorunları, bel ağrısı ve kilo alımıyla ilişkilendirilir. |
| 2.015. detrimental · sıfat · C1 | zararlı; olumsuz etkileyen | Lack of sleep has a detrimental effect on students' concentration and memory.Uykusuzluğun öğrencilerin dikkati ve hafızası üzerinde olumsuz bir etkisi vardır. |
| 2.016. biodiversity · isim · C1 | biyolojik çeşitlilik | Coral reefs support an extraordinary level of biodiversity, which is why their decline alarms scientists.Mercan resifleri olağanüstü bir biyolojik çeşitliliği destekler; bu yüzden resiflerin gerilemesi bilim insanlarını alarma geçirir. |
| 2.017. conservation · isim · C1 | koruma; doğayı koruma; tasarruf | Conservation efforts in the national park have helped the wolf population recover.Milli parktaki koruma çalışmaları kurt nüfusunun toparlanmasına yardımcı oldu. |
| 2.018. landfill · isim · C1 | çöp depolama alanı; düzenli depolama sahası | Recycling programmes reduce the amount of rubbish that ends up in landfill each year.Geri dönüşüm programları, her yıl çöp depolama alanlarına giden atık miktarını azaltır. |
| 2.019. contaminate · fiil · C1 | kirletmek; bulaştırmak; zehirlemek | Chemicals leaking from the factory contaminated the river and killed thousands of fish.Fabrikadan sızan kimyasallar nehri kirletti ve binlerce balığın ölümüne yol açtı. |
| 2.020. deplete · fiil · C1 | tüketmek; azaltıp bitirmek | Excessive irrigation has depleted underground water reserves in several farming regions.Aşırı sulama, birçok tarım bölgesinde yeraltı su rezervlerini tüketti. |
| 2.021. erosion · isim · C1 | erozyon; aşınma | Planting trees on the hillside slows soil erosion and protects the villages below.Yamaca ağaç dikmek toprak erozyonunu yavaşlatır ve aşağıdaki köyleri korur. |
| 2.022. famine · isim · C1 | kıtlık; açlık felaketi | Crop failures and civil war together led to a devastating famine in the region.Ürün kayıpları ve iç savaş birlikte bölgede yıkıcı bir kıtlığa yol açtı. |
| 2.023. hazardous · sıfat · C1 | tehlikeli; riskli | Workers who handle hazardous chemicals must wear protective clothing at all times.Tehlikeli kimyasallarla çalışan işçiler her zaman koruyucu kıyafet giymek zorundadır. |
| 2.024. lethal · sıfat · C1 | öldürücü; ölümcül | Even a small amount of the lethal gas can kill a person within minutes.Bu öldürücü gazın küçük bir miktarı bile bir insanı dakikalar içinde öldürebilir. |
| 2.025. aggravate · fiil · C1 | kötüleştirmek; şiddetlendirmek | Smoking can aggravate asthma, making attacks more frequent and more difficult to control.Sigara astımı kötüleştirerek nöbetleri daha sık ve kontrol edilmesi daha zor hâle getirebilir. |
| 2.026. malnutrition · isim · C1 | yetersiz veya dengesiz beslenme | Malnutrition remains a major cause of child deaths in several parts of the world.Yetersiz beslenme, dünyanın birçok bölgesinde hâlâ çocuk ölümlerinin başlıca nedenidir. |
| 2.027. sanitation · isim · C1 | sağlıklı çevre koşulları; kanalizasyon ve temizlik hizmetleri | Poor sanitation in crowded cities allows waterborne illnesses to spread quickly.Kalabalık şehirlerdeki yetersiz sanitasyon, suyla bulaşan hastalıkların hızla yayılmasına olanak tanır. |
| 2.028. mortality · isim · C1 | ölüm oranı; ölümlülük | Infant mortality has fallen sharply since clean water became widely available.Temiz su yaygın olarak erişilebilir hâle geldiğinden beri bebek ölüm oranı keskin biçimde düştü. |
| 2.029. relapse · isim · C1 | nüks; iyileşmeden sonra hastalığın geri dönmesi | Regular check-ups help doctors notice a relapse before it becomes dangerous.Düzenli kontroller, doktorların nüksü tehlikeli hâle gelmeden fark etmesine yardımcı olur. |
| 2.030. rehabilitation · isim · C1 | rehabilitasyon; sağlığa kavuşturma | Rehabilitation after the operation took several months, but he regained full movement.Ameliyattan sonraki rehabilitasyon birkaç ay sürdü, ancak hareketlerini tamamen geri kazandı. |
| 2.031. impairment · isim · C1 | işlev bozukluğu; zayıflama | Hearing impairment can make it harder for children to follow lessons in a noisy classroom.İşitme bozukluğu, çocukların gürültülü bir sınıfta dersleri takip etmesini zorlaştırabilir. |
| 2.032. ailment · isim · C1 | (hafif) rahatsızlık; hastalık | Most minor ailments, such as colds, disappear without any medical care.Nezle gibi hafif rahatsızlıkların çoğu herhangi bir tıbbi bakım olmadan geçer. |
| 2.033. desertification · isim · C1 | çölleşme | Overgrazing and poor farming methods have accelerated desertification in parts of Africa.Aşırı otlatma ve kötü tarım yöntemleri, Afrika'nın bazı bölgelerinde çölleşmeyi hızlandırmıştır. |
| 2.034. arid · sıfat · C1 | kurak; çorak | Few crops can survive in the arid regions of the interior.İç kesimlerin kurak bölgelerinde çok az ürün yaşayabilir. |
| 2.035. irrigation · isim · C1 | sulama | Modern irrigation systems allow farmers to grow food in areas with little rainfall.Modern sulama sistemleri, çiftçilerin az yağış alan bölgelerde de ürün yetiştirmesini sağlar. |
| 2.036. pesticide · isim · C1 | tarım ilacı; zararlılarla mücadele kimyasalı | Excessive use of pesticides can poison rivers and kill useful insects such as bees.Tarım ilaçlarının aşırı kullanımı nehirleri zehirleyebilir ve arılar gibi yararlı böcekleri öldürebilir. |
| 2.037. vegetation · isim · C1 | bitki örtüsü | Heavy rain washed away the soil on slopes where the vegetation had been removed.Şiddetli yağmur, bitki örtüsünün kaldırıldığı yamaçlardaki toprağı sürükleyip götürdü. |
| 2.038. sewage · isim · C1 | kanalizasyon atığı; pis su | Untreated sewage was flowing into the river and killing the fish.Arıtılmamış kanalizasyon atığı nehre akıyor ve balıkları öldürüyordu. |
| 2.039. insomnia · isim · C1 | uykusuzluk, insomni | Constant stress at work led to insomnia, which in turn reduced his ability to concentrate.İş yerindeki sürekli stres uykusuzluğa yol açtı; bu da konsantre olma yeteneğini azalttı. |
| 2.040. overdose · isim · C1 | aşırı doz | An overdose of even a common medicine can cause permanent damage to the liver.Yaygın bir ilacın bile aşırı dozu karaciğerde kalıcı hasara yol açabilir. |
| 2.041. life-threatening · sıfat · C1 | hayatı tehdit eden, ölümcül olabilecek | Doctors warned that the infection could become life-threatening if it were left untreated for several days.Doktorlar, enfeksiyonun birkaç gün tedavi edilmezse hayati tehlike oluşturabileceği konusunda uyardı. |
| 2.042. incurable · sıfat · C1 | tedavi edilemez, çaresiz | Although the illness is incurable, new drugs allow patients to live for many more years.Hastalık tedavi edilemez olsa da yeni ilaçlar hastaların çok daha uzun yıllar yaşamasını sağlıyor. |
| 2.043. stamina · isim · C1 | dayanıklılık, tükenmeden çalışabilme gücü | Regular exercise builds the stamina needed to cope with long working days.Düzenli egzersiz, uzun çalışma günlerinin üstesinden gelmek için gereken dayanıklılığı geliştirir. |
| 2.044. carcinogen · isim · C1 | kanserojen madde | Tobacco smoke contains dozens of known carcinogens that damage the cells of the lungs.Tütün dumanı, akciğer hücrelerine zarar veren onlarca bilinen kanserojen madde içerir. |
| 2.045. soothe · fiil · C1 | yatıştırmak; (acıyı) hafifletmek | A warm herbal drink may soothe a sore throat, but it cannot cure the underlying infection.Sıcak bir bitki çayı boğaz ağrısını hafifletebilir ama altta yatan enfeksiyonu iyileştiremez. |
| 2.046. poaching · isim · C1 | kaçak avcılık | Poaching has pushed the number of rhinos in some parts of Africa to a dangerously low level.Kaçak avcılık, Afrika'nın bazı bölgelerinde gergedan sayısını tehlikeli derecede düşük bir seviyeye indirdi. |
| 2.047. timber · isim · C1 | kereste, inşaatlık ağaç | Demand for timber has led to the loss of ancient woodland in several countries.Kerestaye olan talep, birçok ülkede eski ormanlık alanların yok olmasına yol açtı. |
| 2.048. overfishing · isim · C1 | aşırı avlanma | Overfishing has caused the collapse of several important fish populations in the North Atlantic.Aşırı avlanma, Kuzey Atlantik'teki birkaç önemli balık stokunun çökmesine neden oldu. |
| 2.049. degradation · isim · C1 | bozulma, çevresel yıpranma | Environmental degradation in coastal areas has reduced both fish stocks and income from tourism.Kıyı bölgelerindeki çevresel bozulma hem balık stoklarını hem de turizm gelirini azalttı. |
| 2.050. thaw · fiil · C1 | (buz, kar) çözülmek, erimek | As permafrost begins to thaw, large quantities of trapped gas are released into the air.Donmuş toprak çözülmeye başladıkça içinde hapsolmuş büyük miktarda gaz havaya salınır. |
| 2.051. pristine · sıfat · C1 | bozulmamış, el değmemiş | Few pristine environments remain on Earth, and most of them are under pressure from tourism.Dünyada çok az el değmemiş doğal ortam kaldı ve bunların çoğu turizmin baskısı altında. |
| 2.052. coexist · fiil · C1 | bir arada var olmak, birlikte yaşamak | Wildlife experts are looking for ways to help farmers and wolves coexist in the same valleys.Yaban hayatı uzmanları, çiftçilerin ve kurtların aynı vadilerde bir arada yaşamasına yardımcı olacak yollar arıyor. |
| 2.053. barren · sıfat · C1 | kıraç, verimsiz | Years of overgrazing turned the once green hills into barren land where almost nothing grows.Yıllarca süren aşırı otlatma, bir zamanlar yemyeşil olan tepeleri neredeyse hiçbir şeyin yetişmediği kıraç topraklara dönüştürdü. |
| 2.054. susceptible · sıfat · C1 | duyarlı; kolayca etkilenebilen; yatkın | Young children are particularly susceptible to respiratory problems in poorly ventilated classrooms.Küçük çocuklar, havalandırması yetersiz sınıflarda solunum sorunlarına özellikle yatkındır. |
| 2.055. inflammation · isim · C1 | iltihaplanma; yangı | The drug reduces inflammation in the joints and so makes everyday movement easier for patients.İlaç eklemlerdeki iltihabı azaltır ve böylece hastaların günlük hareketini kolaylaştırır. |
| 2.056. trauma · isim · C1 | travma; ruhsal yara; ağır fiziksel yaralanma | Many survivors of the war still live with the trauma of what they witnessed as children.Savaştan sağ kurtulanların çoğu, çocukken tanık oldukları şeylerin travmasıyla hâlâ yaşıyor. |
| 2.057. frail · sıfat · C1 | zayıf; narin; çelimsiz | Frail patients need extra care after an operation because their bodies heal more slowly.Güçsüz hastalar ameliyattan sonra ek bakıma ihtiyaç duyar, çünkü vücutları daha yavaş iyileşir. |
| 2.058. terminal · sıfat · C1 | ölümcül; tedavisi olmayan (hastalık) | Doctors must communicate honestly and kindly with patients who have a terminal condition.Doktorlar, ölümcül bir hastalığı olan hastalarla dürüst ve nazik biçimde iletişim kurmak zorundadır. |
| 2.059. cholesterol · isim · C1 | kolesterol | A high level of cholesterol is considered a major risk factor for heart problems.Yüksek kolesterol düzeyi, kalp sorunları için önemli bir risk etkeni sayılır. |
| 2.060. respiratory · sıfat · C1 | solunumla ilgili | Air quality in big cities is closely linked to the rise in respiratory complaints.Büyük şehirlerdeki hava kalitesi, solunum yolu şikâyetlerindeki artışla yakından ilişkilidir. |
| 2.061. safeguard · fiil · C1 | korumak; güvence altına almak | Stricter laws are needed to safeguard drinking water from industrial waste.İçme suyunu sanayi atıklarından korumak için daha sıkı yasalara ihtiyaç var. |
| 2.062. livestock · isim · C1 | çiftlik hayvanları | Livestock farming produces a surprising amount of the gases that warm the planet.Hayvancılık, gezegeni ısıtan gazların şaşırtıcı derecede büyük bir bölümünü üretir. |
| 2.063. reforestation · isim · C1 | yeniden ağaçlandırma | Large-scale reforestation can restore soil quality and give animals new places to live.Büyük ölçekli yeniden ağaçlandırma toprak kalitesini geri kazandırabilir ve hayvanlara yeni yaşam alanları sağlayabilir. |
| 2.064. logging · isim · C1 | ormancılık amaçlı ağaç kesimi | Illegal logging has destroyed large areas of the forest in the region over the past decade.Yasa dışı ağaç kesimi, son on yılda bölgedeki ormanların geniş alanlarını yok etti. |
| 2.065. groundwater · isim · C1 | yeraltı suyu | Excessive pumping has lowered the level of groundwater, leaving many wells completely dry.Aşırı su çekimi yeraltı suyu seviyesini düşürdü ve birçok kuyuyu tamamen kurutmuş durumda. |
| 2.066. reservoir · isim · C1 | baraj gölü; su deposu | After months without rain, the reservoir that supplies the city fell to a record low.Aylarca yağmur yağmayınca şehri besleyen baraj gölü rekor düzeyde alçaldı. |
| 2.067. submerge · fiil · C1 | suya gömmek; sular altında bırakmak | Some low-lying islands could be submerged entirely if the sea continues to rise at this rate.Deniz bu hızla yükselmeye devam ederse bazı alçak adalar tamamen sular altında kalabilir. |
| 2.068. casualty · isim · C1 | can kaybı; yaralı veya ölü kişi; kurban | Thanks to the early warning system, the storm caused very few casualties.Erken uyarı sistemi sayesinde fırtına çok az sayıda ölüye ya da yaralıya yol açtı. |
| 2.069. ritual · isim · C1 | ayin; tören; ritüel | Each spring, the villagers perform an ancient ritual meant to ensure a good harvest.Köylüler her ilkbaharda, bereketli bir hasadı sağlamak için kadim bir ritüel gerçekleştirir. |
| 2.070. excavation · isim · C1 | kazı; arkeolojik kazı | The excavation revealed the foundations of a temple buried beneath several metres of soil.Kazı, birkaç metre toprağın altında gömülü bir tapınağın temellerini ortaya çıkardı. |
| 2.071. flourish · fiil · C1 | gelişip serpilmek; yükselmek | Science and philosophy flourished in Baghdad under the patronage of the Abbasid caliphs.Bilim ve felsefe, Abbasi halifelerinin himayesinde Bağdat'ta gelişip yükseldi. |
| 2.072. downfall · isim · C1 | çöküş; yıkılış; yenilgi nedeni | Excessive spending on wars eventually led to the downfall of the dynasty.Savaşlara yapılan aşırı harcamalar, sonunda hanedanın çöküşüne yol açtı. |
| 2.073. oppress · fiil · C1 | ezmek; baskı altında tutmak | The ruling elite oppressed the peasants by demanding heavy taxes and forced labour.Yönetici seçkinler, ağır vergiler ve zorla çalıştırma talep ederek köylüleri eziyordu. |
| 2.074. nomadic · sıfat · C1 | göçebe | Nomadic tribes travelled across the steppe with their herds in search of fresh pasture.Göçebe kabileler, taze otlak aramak için sürüleriyle birlikte bozkırı dolaşırdı. |
| 2.075. indigenous · sıfat · C1 | yerli; bir bölgenin asıl halkına ait | Indigenous peoples of the Americas had developed complex societies long before Europeans arrived.Amerika'nın yerli halkları, Avrupalılar gelmeden çok önce karmaşık toplumlar geliştirmişti. |
| 2.076. chronicle · isim · C1 | vakayiname; tarihî kayıt | A monk's chronicle is the only surviving source describing the siege in detail.Bir rahibin vakayinamesi, kuşatmayı ayrıntılı biçimde anlatan hayatta kalmış tek kaynaktır. |
| 2.077. commemorate · fiil · C1 | anmak; anısını yaşatmak | A monument was built to commemorate the soldiers who lost their lives in the battle.Savaşta hayatını kaybeden askerleri anmak için bir anıt dikildi. |
| 2.078. hand down · öbek fiil · C1 | (kuşaktan kuşağa) aktarmak | These folk songs have been handed down from parent to child for hundreds of years.Bu halk şarkıları yüzlerce yıldır ebeveynden çocuğa aktarılıyor. |
| 2.079. wipe out · öbek fiil · C1 | yok etmek; kökünü kurutmak | The plague wiped out nearly a third of Europe's population in the fourteenth century.Veba, on dördüncü yüzyılda Avrupa nüfusunun neredeyse üçte birini yok etti. |
| 2.080. heyday · isim · C1 | en parlak dönem; altın çağ | In its heyday, the Silk Road carried goods and ideas between China and the Mediterranean.İpek Yolu, en parlak döneminde Çin ile Akdeniz arasında mal ve fikir taşıyordu. |
| 2.081. exile · isim · C1 | sürgün | The poet spent twenty years in exile after criticizing the king in his verses.Şair, dizelerinde kralı eleştirdikten sonra yirmi yılını sürgünde geçirdi. |
| 2.082. decree · isim · C1 | ferman; kararname | By royal decree, all citizens were required to adopt a family name.Kraliyet fermanıyla tüm vatandaşların bir soyadı almaları zorunlu kılındı. |
| 2.083. folklore · isim · C1 | halk bilimi; halk kültürü | Anatolian folklore is full of tales about clever villagers who outwit powerful rulers.Anadolu halk kültürü, güçlü yöneticileri kandıran akıllı köylülerin hikâyeleriyle doludur. |
| 2.084. besiege · fiil · C1 | kuşatmak; muhasara etmek | The army besieged the fortress for six months but failed to break through its walls.Ordu kaleyi altı ay kuşattı ama surlarını aşmayı başaramadı. |
| 2.085. melting pot · kalıp · C1 | farklı kültürlerin kaynaştığı yer | Istanbul has long been a melting pot where Greek, Armenian, Jewish and Turkish cultures meet.İstanbul, uzun zamandır Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk kültürlerinin buluştuğu bir kaynaşma noktası olmuştur. |
| 2.086. nationalism · isim · C1 | milliyetçilik | The spread of nationalism in the nineteenth century led many peoples to seek their own states.Ondokuzuncu yüzyılda milliyetçiliğin yayılması, birçok halkı kendi devletini kurmaya yöneltti. |
| 2.087. ideology · isim · C1 | ideoloji; düşünce sistemi | The government used schools to spread its ideology among young people.Hükümet, ideolojisini gençler arasında yaymak için okulları kullandı. |
| 2.088. manuscript · isim · C1 | el yazması; yazma eser | The manuscript, copied by hand in the twelfth century, is kept in a museum library.On ikinci yüzyılda elle kopyalanan yazma eser, bir müze kütüphanesinde saklanmaktadır. |
| 2.089. inscription · isim · C1 | kitabe; yazıt | The inscription on the stone names the ruler who built the bridge.Taştaki kitabe, köprüyü yaptıran hükümdarın adını belirtmektedir. |
| 2.090. epic · isim · C1 | destan | The epic tells of a hero's long journey and was recited aloud for centuries.Destan, bir kahramanın uzun yolculuğunu anlatır ve yüzyıllarca yüksek sesle okunmuştur. |
| 2.091. pilgrimage · isim · C1 | hac; kutsal yere yapılan yolculuk | Thousands of believers make the pilgrimage to the holy site every year.Her yıl binlerce inançlı kutsal mekâna hac yolculuğu yapar. |
| 2.092. craftsmanship · isim · C1 | ustalık; el sanatı becerisi | The craftsmanship of the carved wooden doors amazed the visiting scholars.Oyma ahşap kapıların işçiliği, ziyaret eden akademisyenleri hayran bıraktı. |
| 2.093. antiquity · isim · C1 | eski çağlar; antik dönem | Many ideas about democracy and law were first discussed by thinkers of antiquity.Demokrasi ve hukuka ilişkin pek çok düşünce ilk kez eski çağ düşünürlerince tartışılmıştır. |
| 2.094. heir · isim · C1 | varis; veliaht | The king's eldest son was named heir to the throne at the age of twelve.Kralın en büyük oğlu on iki yaşında tahtın varisi ilan edildi. |
| 2.095. succession · isim · C1 | halefiyet; tahta geçiş; ardıllık | A dispute over succession divided the royal family after the king died without a son.Kral erkek evlat bırakmadan ölünce, halefiyet tartışması hanedan ailesini böldü. |
| 2.096. overthrow · fiil · C1 | devirmek; iktidardan indirmek | A group of officers planned to overthrow the ruler and form a new government.Bir grup subay, hükümdarı devirip yeni bir hükümet kurmayı planladı. |
| 2.097. coup · isim · C1 | darbe | The military coup ended the elected government and suspended civil rights.Askerî darbe, seçilmiş hükümete son verdi ve sivil hakları askıya aldı. |
| 2.098. assimilate · fiil · C1 | özümsemek; bir kültüre uyum sağlayıp kaynaşmak | Over several generations the newcomers assimilated into the local culture and adopted its language.Birkaç kuşak boyunca yeni gelenler yerel kültüre kaynaştı ve onun dilini benimsedi. |
| 2.099. hunter-gatherer · isim · C1 | avcı-toplayıcı | Early hunter-gatherers moved with the seasons in search of food and water.İlk avcı-toplayıcılar yiyecek ve su bulmak için mevsimlere göre yer değiştirirdi. |
| 2.100. domesticate · fiil · C1 | evcilleştirmek; yabani bitki ya da hayvanı yetiştirmek | Farmers in the region were among the first to domesticate wheat and sheep.Bölgedeki çiftçiler, buğdayı ve koyunu evcilleştiren ilk topluluklar arasındaydı. |
| 2.101. usher in · öbek fiil · C1 | yeni bir dönemi başlatmak; çığır açmak | The invention of the printing press ushered in a new age of mass education.Matbaanın icadı, kitlesel eğitimin yeni bir çağını başlattı. |
| 2.102. plunder · fiil · C1 | yağmalamak | Invading troops plundered the temples and carried off their gold and statues.Saldıran birlikler tapınakları yağmaladı ve altınlarını ile heykellerini götürdü. |
| 2.103. feudal · sıfat · C1 | feodal; derebeylik düzenine ait | Under the feudal system, land was held by lords who owed loyalty to the king.Feodal düzende topraklar, krala bağlılık borcu olan soyluların elindeydi. |
| 2.104. bygone · sıfat · C1 | geçmişe ait; eski zamanlardan kalma | The museum's photographs bring to life the daily routines of a bygone age.Müzedeki fotoğraflar, geçmiş bir çağın gündelik yaşamını gözler önüne seriyor. |
| 2.105. nobility · isim · C1 | soylular sınıfı; asalet | Members of the nobility held large estates and had great influence at the royal court.Soylular sınıfının üyeleri geniş arazilere sahipti ve saray üzerinde büyük etkisi vardı. |
| 2.106. relic · isim · C1 | kalıntı; geçmişten kalan eser | The museum displays relics from a trading town that disappeared long ago.Müze, uzun zaman önce yok olmuş bir ticaret kasabasından kalma eserleri sergiliyor. |
| 2.107. persecute · fiil · C1 | zulmetmek; inancı veya kökeni yüzünden baskı yapmak | Religious minorities were persecuted for centuries, and many fled to neighbouring lands.Dinî azınlıklar yüzyıllarca zulüm gördü ve çoğu komşu topraklara kaçtı. |
| 2.108. deport · fiil · C1 | sınır dışı etmek; sürgün etmek | Thousands of families were deported from the country and forced to start a new life far away.Binlerce aile ülkeden sınır dışı edildi ve çok uzakta yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı. |
| 2.109. secular · sıfat · C1 | din dışı; laik | The reforms created a secular legal system independent of religious institutions.Reformlar, dinî kurumlardan bağımsız, laik bir hukuk sistemi yarattı. |
| 2.110. sect · isim · C1 | mezhep; tarikat | The sect split from the main church after a bitter dispute over the interpretation of scripture.Mezhep, kutsal metnin yorumu üzerine yaşanan sert bir tartışmanın ardından ana kiliseden ayrıldı. |
| 2.111. chronological · sıfat · C1 | kronolojik; zaman sırasına göre | The museum arranges its exhibits in chronological order, beginning with the earliest stone tools.Müze, sergilerini en eski taş aletlerden başlayarak kronolojik sırayla düzenler. |
| 2.112. epoch · isim · C1 | çağ; önemli olaylarla belirlenen dönem | The invention of printing marked the beginning of a new epoch in the spread of knowledge.Matbaanın icadı, bilginin yayılmasında yeni bir çağın başlangıcı oldu. |
| 2.113. revere · fiil · C1 | derin saygı duymak; yüceltmek | The founder is still revered by millions as a wise teacher and moral guide.Kurucu, hâlâ milyonlarca kişi tarafından bilge bir öğretmen ve ahlaki bir rehber olarak saygıyla anılıyor. |
| 2.114. wane · fiil · C1 | zayıflamak; gücü azalmak | As trade routes shifted, the city's influence began to wane.Ticaret yolları değişince şehrin nüfuzu zayıflamaya başladı. |
| 2.115. massacre · isim · C1 | katliam | The massacre shocked the whole region and is still remembered with grief every year.Katliam tüm bölgeyi sarstı ve her yıl hâlâ acıyla anılıyor. |
| 2.116. diaspora · isim · C1 | diaspora; anavatandan dağılmış topluluk | A large diaspora keeps the language and music of the homeland alive abroad.Geniş bir diaspora, anavatanın dilini ve müziğini yurt dışında yaşatıyor. |
| 2.117. cosmopolitan · sıfat · C1 | kozmopolit; birçok kültürden insanın yaşadığı | Istanbul was a cosmopolitan city where Greeks, Jews, Armenians and Turks lived side by side.İstanbul; Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin ve Türklerin yan yana yaşadığı kozmopolit bir şehirdi. |
| 2.118. aristocracy · isim · C1 | aristokrasi; soylular sınıfı | The landed aristocracy resisted any change that threatened its privileges.Toprak sahibi aristokrasi, ayrıcalıklarını tehdit eden her değişikliğe direndi. |
| 2.119. annex · fiil · C1 | ilhak etmek; topraklarına katmak | In 1908 the state annexed a neighbouring province, which caused an international dispute.1908'de devlet komşu bir eyaleti ilhak etti ve bu uluslararası bir anlaşmazlığa yol açtı. |
| 2.120. partition · isim · C1 | bölünme; bir ülkenin bölünmesi | The partition of the country left millions of families on the wrong side of the new border.Ülkenin bölünmesi, milyonlarca aileyi yeni sınırın yanlış tarafında bıraktı. |
| 2.121. tyranny · isim · C1 | zorbalık; tiranlık | The people finally rose up against decades of tyranny.Halk sonunda onlarca yıllık zorbalığa karşı ayaklandı. |
| 2.122. emancipation · isim · C1 | özgürlüğe kavuşma; köleliğin veya baskının sona ermesi | The emancipation of enslaved people in the nineteenth century transformed the societies of many countries.On dokuzuncu yüzyılda kölelerin özgürlüğe kavuşması, birçok ülkenin toplumsal yapısını değiştirdi. |
| 2.123. truce · isim · C1 | geçici ateşkes; mütareke | The two armies agreed to a truce so that both sides could bury their dead.İki ordu, her iki tarafın da ölülerini gömebilmesi için bir ateşkes yapmayı kabul etti. |
| 2.124. allegiance · isim · C1 | bağlılık; sadakat | Local lords had to swear allegiance to the new king or lose their lands.Yerel beyler yeni krala bağlılık yemini etmek ya da topraklarını kaybetmek zorundaydı. |
| 2.125. treason · isim · C1 | vatana ihanet; hıyanet | He was executed for treason after plotting to hand the city over to the enemy.Şehri düşmana teslim etmeyi planladığı için vatana ihanetten idam edildi. |
| 2.126. bloodshed · isim · C1 | kan dökülmesi; kanlı çatışma | Both sides hoped to end the dispute over the border without further bloodshed.Her iki taraf da sınır anlaşmazlığını daha fazla kan dökülmeden sona erdirmeyi umuyordu. |
| 2.127. atrocity · isim · C1 | vahşet; zulüm | Historians have documented the atrocities committed against civilians during the war.Tarihçiler, savaş sırasında sivillere karşı işlenen vahşetleri belgelemiştir. |
| 2.128. genocide · isim · C1 | soykırım | The museum was built to remember the victims of the genocide and to warn future generations.Müze, soykırım kurbanlarını anmak ve gelecek kuşakları uyarmak için inşa edildi. |
| 2.129. clergy · isim · C1 | din adamları sınıfı; ruhban | In pre-modern Europe, the clergy held great influence over education and politics.Modern öncesi Avrupa'da din adamları, eğitim ve siyaset üzerinde büyük nüfuza sahipti. |
| 2.130. shrine · isim · C1 | türbe; kutsal mekân | Pilgrims travel long distances to visit the shrine, which is believed to contain a saint's remains.Hacılar, bir azizin kalıntılarını barındırdığına inanılan türbeyi ziyaret etmek için uzun yollar kat eder. |
| 2.131. pagan · sıfat · C1 | pagan; putperest | Many Christian festivals were built on older pagan celebrations that marked the change of seasons.Birçok Hristiyan bayramı, mevsim değişimini kutlayan daha eski pagan kutlamalarının üzerine kurulmuştur. |
| 2.132. dogma · isim · C1 | dogma; sorgulanmaz inanç | Scientists who challenged the dogma of their time were often silenced by religious authorities.Kendi dönemlerinin dogmasına meydan okuyan bilim insanları çoğu zaman dinî otoriteler tarafından susturuldu. |
| 2.133. creed · isim · C1 | inanç; akide; inanç sistemi | The city welcomed people of every creed, and mosques, churches and synagogues stood side by side.Şehir her inançtan insanı kabul ediyordu ve camiler, kiliseler ve sinagoglar yan yana duruyordu. |
| 2.134. archaic · sıfat · C1 | eski; arkaik; modası geçmiş | Some archaic words survive only in old poems and legal documents.Bazı arkaik sözcükler yalnızca eski şiirlerde ve hukuki belgelerde varlığını sürdürmektedir. |
| 2.135. testimony · isim · C1 | tanıklık; kanıt niteliğinde belge | Letters written by soldiers serve as valuable testimony to the hardships of life at the front.Askerlerin yazdığı mektuplar, cephedeki yaşamın zorluklarına dair değerli birer tanıklıktır. |
| 2.136. anthropology · isim · C1 | antropoloji; insanbilim | She studied anthropology at university to understand how different societies organise family life and religion.Farklı toplumların aile hayatını ve dini nasıl düzenlediğini anlamak için üniversitede antropoloji okudu. |
| 2.137. engrave · fiil · C1 | kazımak; kazıyarak yazmak | The names of the fallen soldiers were engraved on a stone wall in the city centre.Düşen askerlerin isimleri, şehir merkezindeki bir taş duvara kazındı. |
| 2.138. coronation · isim · C1 | taç giyme töreni | The coronation took place in the cathedral, with nobles from across the realm in attendance.Taç giyme töreni katedralde yapıldı ve krallığın dört bir yanından soylular törene katıldı. |
| 2.139. abdicate · fiil · C1 | tahttan çekilmek; görevi bırakmak | The king chose to abdicate in favour of his son rather than lose the support of his people.Kral, halkının desteğini kaybetmektense tahtı oğlu lehine bırakmayı seçti. |
| 2.140. subjugate · fiil · C1 | boyunduruk altına almak; egemenliği altına almak | The invading army quickly subjugated the neighbouring peoples and forced them to pay heavy tribute.İstilacı ordu komşu halkları hızla egemenliği altına aldı ve onları ağır haraç ödemeye zorladı. |
| 2.141. pillage · fiil · C1 | yağmalamak; talan etmek | Soldiers pillaged the town, taking everything of value before setting fire to it.Askerler kasabayı yağmaladı, değerli ne varsa aldı ve ardından ateşe verdi. |
| 2.142. that is to say · kalıp · C1 | yani, diğer bir ifadeyle | Most of the tribe was nomadic, that is to say, they moved with the seasons in search of pasture.Kabilenin çoğu göçebeydi, yani meralar için mevsimlere göre yer değiştiriyordu. |
| 2.143. nonetheless · zarf · C1 | yine de, buna rağmen | The task was extremely difficult; the researchers nonetheless completed it ahead of schedule.Görev son derece zordu; araştırmacılar yine de onu takvimden önce tamamladı. |
| 2.144. conversely · zarf · C1 | tersine, öte yandan | High interest rates discourage borrowing; conversely, low rates tend to encourage spending and investment.Yüksek faiz oranları borçlanmayı caydırır; tersine düşük oranlar harcama ve yatırımı teşvik etme eğilimindedir. |
| 2.145. likewise · zarf · C1 | aynı şekilde, benzer biçimde | Employers should respect the privacy of workers; employees, likewise, must protect confidential company information.İşverenler çalışanların mahremiyetine saygı göstermelidir; çalışanlar da aynı şekilde şirketin gizli bilgilerini korumalıdır. |
| 2.146. by and large · kalıp · C1 | genel olarak, büyük ölçüde | By and large, the residents welcomed the new tram line, although a few complained about the noise.Genel olarak sakinler yeni tramvay hattını memnuniyetle karşıladı, yalnızca birkaçı gürültüden yakındı. |
| 2.147. given that · bağlaç · C1 | -diği göz önüne alındığında, madem ki | Given that resources are limited, the hospital must decide carefully which services it can continue to offer.Kaynaklar sınırlı olduğuna göre hastane hangi hizmetleri sürdürebileceğine dikkatle karar vermelidir. |
| 2.148. in view of · edat · C1 | -i göz önünde bulundurarak, -den ötürü | In view of the recent economic crisis, the government has postponed several large construction projects.Son ekonomik kriz göz önünde bulundurularak hükümet çeşitli büyük inşaat projelerini erteledi. |
| 2.149. insofar as · bağlaç · C1 | -diği ölçüde, -e kadarıyla | The law is effective only insofar as citizens are willing to obey it voluntarily.Yasa, yalnızca vatandaşlar ona gönüllü olarak uymaya istekli olduğu ölçüde etkilidir. |
| 2.150. albeit · bağlaç · C1 | her ne kadar -se de, gerçi | The recovery has been steady, albeit slower than economists had originally predicted.İyileşme, iktisatçıların başta öngördüğünden yavaş olsa da istikrarlı oldu. |
| 2.151. notwithstanding · edat · C1 | -e rağmen, -e bakmaksızın | Notwithstanding these objections, the committee approved the proposal by a narrow margin.Bu itirazlara rağmen komite öneriyi dar bir farkla onayladı. |
| 2.152. not to mention · kalıp · C1 | -in yanı sıra; bir de ... demeye gerek yok | The project wasted a great deal of time, not to mention the money it cost.Proje, mal olduğu paranın yanı sıra çok fazla zaman da kaybettirdi. |
| 2.153. admittedly · zarf · C1 | kabul etmek gerekir ki; doğrusu | Admittedly, the study was small, but its findings match those of larger projects.Kabul etmek gerekir ki çalışma küçüktü, ama bulguları daha büyük projelerinkiyle örtüşüyor. |
| 2.154. undeniably · zarf · C1 | inkâr edilemez biçimde; su götürmez bir şekilde | The internet has undeniably changed how people look for information and share their opinions.İnternet, insanların bilgi arama ve görüş paylaşma biçimini su götürmez bir şekilde değiştirdi. |
| 2.155. strictly speaking · kalıp · C1 | kesin konuşmak gerekirse; tam anlamıyla | Strictly speaking, a tomato is a fruit, although most people treat it as a vegetable.Kesin konuşmak gerekirse domates bir meyvedir, ancak çoğu insan onu sebze sayar. |
| 2.156. broadly speaking · kalıp · C1 | genel olarak söylemek gerekirse | Broadly speaking, the two reports reach the same conclusion, though they differ on some points.Genel olarak söylemek gerekirse iki rapor aynı sonuca varıyor, ancak bazı noktalarda ayrılıyorlar. |
| 2.157. for the most part · kalıp · C1 | büyük ölçüde; çoğunlukla | For the most part, the residents welcomed the new tram line despite the building noise.İnşaat gürültüsüne rağmen sakinler büyük ölçüde yeni tramvay hattını memnuniyetle karşıladı. |
| 2.158. at any rate · kalıp · C1 | her halükârda; en azından | Nobody knows who designed it; at any rate, the building has stood for four centuries.Onu kimin tasarladığını kimse bilmiyor; her halükârda bina dört yüzyıldır ayakta. |
| 2.159. all the same · kalıp · C1 | yine de; buna rağmen | The results were disappointing; all the same, the team decided to continue the work.Sonuçlar hayal kırıcıydı; yine de ekip çalışmaya devam etmeye karar verdi. |
| 2.160. having said that · kalıp · C1 | bununla birlikte; öyle de olsa | The book is well researched; having said that, its conclusions are not entirely convincing.Kitap iyi araştırılmış; bununla birlikte sonuçları tam olarak ikna edici değil. |
| 2.161. be that as it may · kalıp · C1 | öyle olsa bile; her ne olursa olsun | The cost may be high; be that as it may, the city cannot ignore the problem.Maliyet yüksek olabilir; öyle olsa bile şehir bu sorunu göz ardı edemez. |
| 2.162. whereby · zarf · C1 | bu sayede; ki bununla | The council introduced a system whereby residents pay according to the amount of waste they produce.Belediye, sakinlerin ürettikleri atık miktarına göre ödeme yaptığı bir sistem getirdi. |
| 2.163. in that · bağlaç · C1 | şu bakımdan ki; -diği için | The two systems are similar in that both depend heavily on seasonal rainfall.İki sistem, her ikisinin de mevsimlik yağışlara büyük ölçüde bağlı olması bakımından benzerdir. |
| 2.164. lest · bağlaç · C1 | -mesin diye; -me ihtimaline karşı | The engineers checked every joint twice, lest a small error should cause a serious accident.Mühendisler küçük bir hata ciddi bir kazaya yol açmasın diye her bağlantıyı iki kez kontrol etti. |
| 2.165. as regards · edat · C1 | -e gelince; ... konusunda | As regards funding, the university has promised to cover half of the project's costs.Finansmana gelince, üniversite projenin maliyetinin yarısını karşılamayı vaat etti. |
| 2.166. with respect to · edat · C1 | -e ilişkin; -e göre; açısından | The two cities differ greatly with respect to their public transport and air quality.İki şehir, toplu taşıma ve hava kalitesi açısından büyük farklılık gösteriyor. |
| 2.167. that said · kalıp · C1 | bununla birlikte; öyle olsa da | The results are promising. That said, the sample is too small to support firm conclusions.Sonuçlar umut verici. Bununla birlikte örneklem, kesin sonuçlara varmak için fazla küçük. |
| 2.168. no sooner ... than · kalıp · C1 | -ir -mez; hemen ardından | No sooner had the lecture ended than students began to crowd around the speaker.Ders biter bitmez öğrenciler konuşmacının etrafını sarmaya başladı. |
| 2.169. thereafter · zarf · C1 | ondan sonra; o tarihten itibaren | She published her first novel in 1952 and wrote almost nothing thereafter.İlk romanını 1952'de yayımladı ve bundan sonra neredeyse hiçbir şey yazmadı. |
| 2.170. aforementioned · sıfat · C1 | yukarıda anılan; adı geçen | The aforementioned regulations apply to all public institutions in the region.Yukarıda anılan düzenlemeler bölgedeki tüm kamu kurumları için geçerlidir. |
| 2.171. inasmuch as · bağlaç · C1 | -mesi bakımından; -diği ölçüde | The study is valuable inasmuch as it draws on records that few scholars have ever consulted.Çalışma, çok az araştırmacının incelediği kayıtlara dayanması bakımından değerlidir. |
| 2.172. all things considered · kalıp · C1 | her şey göz önüne alındığında | All things considered, the pilot scheme was a success, although several problems still need attention.Her şey göz önüne alındığında pilot uygulama başarılıydı, ancak birkaç sorun hâlâ ilgi bekliyor. |
| 2.173. on balance · kalıp · C1 | her şey tartıldığında; genel olarak | On balance, the benefits of remote work appear greater than its costs.Genel olarak değerlendirildiğinde, uzaktan çalışmanın yararları maliyetlerinden daha fazla görünüyor. |
| 2.174. simply put · kalıp · C1 | basitçe söylemek gerekirse | Simply put, a language dies when its last native speaker stops using it.Basitçe söylemek gerekirse, bir dil son ana dili konuşuru onu kullanmayı bıraktığında ölür. |
| 2.175. so much so that · kalıp · C1 | öyle ki; o kadar ki | The film was extremely popular, so much so that cinemas added extra midnight screenings.Film son derece popülerdi, öyle ki sinemalar ek gece yarısı gösterimleri ekledi. |
| 2.176. if anything · kalıp · C1 | hatta tam tersine; olsa olsa | The new law has not reduced traffic; if anything, congestion has become worse.Yeni yasa trafiği azaltmadı; hatta tıkanıklık daha da kötüleşti. |
| 2.177. in the same vein · kalıp · C1 | aynı doğrultuda; aynı çizgide | The director's first film was a satire, and his second, in the same vein, mocks bureaucracy.Yönetmenin ilk filmi bir hicivdi ve ikincisi de aynı çizgide bürokrasiyle alay ediyor. |
| 2.178. for fear that · bağlaç · C1 | -mesin diye; -me korkusuyla | Many employees stayed silent for fear that they might lose their jobs.Birçok çalışan işini kaybetme korkusuyla sessiz kaldı. |
| 2.179. in order that · bağlaç · C1 | -sin diye; amacıyla | Schools must publish their results in order that parents can compare them fairly.Okullar, veliler adil biçimde karşılaştırabilsin diye sonuçlarını yayımlamak zorundadır. |
| 2.180. in any event · kalıp · C1 | her halükârda; ne olursa olsun | The meeting may be postponed, but in any event the report must be ready by Friday.Toplantı ertelenebilir, ama her halükârda rapor cumaya kadar hazır olmalı. |
| 2.181. granted · zarf · C1 | kabul edelim ki; doğru, ama | Granted, the method is slow, but it produces far more reliable results than faster methods.Kabul edelim ki yöntem yavaş, ama daha hızlı yöntemlerden çok daha güvenilir sonuçlar veriyor. |
| 2.182. needless to say · kalıp · C1 | söylemeye gerek yok ki | Needless to say, the team was delighted when the long-awaited funding finally arrived.Söylemeye gerek yok ki, uzun zamandır beklenen fon sonunda geldiğinde ekip çok sevindi. |
| 2.183. or rather · kalıp · C1 | daha doğrusu | The villagers rely on farming, or rather on a single crop that grows well in the dry soil.Köylüler tarıma, daha doğrusu kurak toprakta iyi yetişen tek bir ürüne bağımlı. |
| 2.184. seeing that · bağlaç · C1 | …göz önüne alındığında; madem ki | Seeing that the evidence was incomplete, the committee decided to postpone its final decision.Kanıtlar eksik olduğundan, komite nihai kararını ertelemeye karar verdi. |
| 2.185. coupled with · kalıp · C1 | …in yanı sıra; …ile birleşince | A sharp rise in rents, coupled with low salaries, has forced many families to move.Kiralardaki keskin artış, düşük maaşlarla birleşince birçok aileyi taşınmaya zorladı. |
| 2.186. but for · edat · C1 | …olmasaydı; …in olmaması durumunda | But for the quick action of the nurses, the patient would not have survived the night.Hemşirelerin hızlı müdahalesi olmasaydı hasta geceyi atlatamazdı. |
| 2.187. barring · edat · C1 | …olmadığı takdirde; …dışında | Barring any unexpected delays, the new bridge will be open to traffic by June.Beklenmedik bir gecikme olmazsa yeni köprü Haziran'a kadar trafiğe açılacak. |
| 2.188. on the assumption that · kalıp · C1 | …varsayımıyla; …olduğunu kabul ederek | The architects designed the stadium on the assumption that attendance would grow every year.Mimarlar, katılımın her yıl artacağı varsayımıyla stadyumu tasarladı. |
| 2.189. with the result that · kalıp · C1 | bunun sonucunda; öyle ki | The river was badly polluted, with the result that most of the fish disappeared.Nehir ağır biçimde kirlenmişti, bunun sonucunda balıkların çoğu yok oldu. |
| 2.190. in the final analysis · kalıp · C1 | son tahlilde; nihayetinde | In the final analysis, the success of any reform depends on the people who carry it out.Son tahlilde, herhangi bir reformun başarısı onu yürüten insanlara bağlıdır. |
| 2.191. come to light · kalıp · C1 | ortaya çıkmak; gün yüzüne çıkmak | New details about the company's financial practices came to light during the independent investigation.Şirketin mali uygulamalarıyla ilgili yeni ayrıntılar bağımsız soruşturma sırasında ortaya çıktı. |
| 2.192. at stake · kalıp · C1 | tehlikede; söz konusu olan, kaybedilebilecek durumda | With the future of the whole programme at stake, the committee debated the proposal for hours.Tüm programın geleceği tehlikede olduğundan komite öneriyi saatlerce tartıştı. |
| 2.193. pose a risk · kalıp · C1 | risk oluşturmak; tehlike yaratmak | Old buildings in the earthquake zone pose a serious risk to the people who live in them.Deprem bölgesindeki eski binalar, içinde yaşayan insanlar için ciddi bir risk oluşturuyor. |
| 2.194. gain momentum · kalıp · C1 | ivme kazanmak; hız kazanmak; güçlenmek | The movement for cleaner public transport began to gain momentum once several cities adopted the idea.Daha temiz toplu taşıma hareketi, birkaç şehir fikri benimseyince ivme kazanmaya başladı. |
| 2.195. impose sanctions · kalıp · C1 | yaptırım uygulamak; yaptırım getirmek | Several countries agreed to impose sanctions on the regime until it respected the ceasefire.Birkaç ülke, rejim ateşkese uyana kadar ona yaptırım uygulamayı kabul etti. |
| 2.196. exert pressure · kalıp · C1 | baskı uygulamak; baskı yapmak | Environmental groups continue to exert pressure on large companies to reduce their packaging waste.Çevre grupları, büyük şirketlerin ambalaj atıklarını azaltması için onlara baskı uygulamaya devam ediyor. |
| 2.197. strike a balance · kalıp · C1 | denge kurmak; dengeyi bulmak | Good policy must strike a balance between protecting nature and meeting the needs of local farmers.İyi bir politika, doğayı korumak ile yerel çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılamak arasında denge kurmalıdır. |
| 2.198. in the face of · kalıp · C1 | karşısında; -e rağmen | In the face of mounting public criticism, the company decided to withdraw the product.Artan kamuoyu eleştirileri karşısında şirket ürünü piyasadan çekmeye karar verdi. |
| 2.199. in the wake of · kalıp · C1 | -in ardından; -in sonucunda | In the wake of the floods, the authorities introduced stricter rules for building near rivers.Selin ardından yetkililer nehir kenarında inşaat için daha sıkı kurallar getirdi. |
| 2.200. in the course of · kalıp · C1 | -in sırasında; -in gidişatı içinde | In the course of his research, the author interviewed more than fifty former factory workers.Yazar, araştırması sırasında elliden fazla eski fabrika işçisiyle görüştü. |
| 2.201. on the verge of · kalıp · C1 | -in eşiğinde; tam -mek üzere | Scientists believe they are on the verge of a major discovery about how the brain stores memories.Bilim insanları, beynin anıları nasıl depoladığına dair önemli bir keşfin eşiğinde olduklarına inanıyor. |
| 2.202. be subject to · kalıp · C1 | -e tabi olmak; -e bağlı olmak; -e maruz kalmak | All imported goods are subject to inspection before they are allowed to enter the country.Tüm ithal mallar, ülkeye girmelerine izin verilmeden önce denetime tabidir. |
| 2.203. be exempt from · kalıp · C1 | -den muaf olmak | Students on low incomes may be exempt from the registration fee if they provide the proper documents.Düşük gelirli öğrenciler, gerekli belgeleri sunarlarsa kayıt ücretinden muaf tutulabilir. |
| 2.204. play down · öbek fiil · C1 | küçümsemek; önemsizmiş gibi göstermek | Officials tried to play down the incident, but the press reported it as a serious failure.Yetkililer olayı önemsiz göstermeye çalıştı, ancak basın bunu ciddi bir başarısızlık olarak haberleştirdi. |
| 2.205. yield results · kalıp · C1 | sonuç vermek; verim sağlamak | Years of patient fieldwork finally began to yield results when the team located the ancient settlement.Yıllarca süren sabırlı saha çalışması, ekip antik yerleşimi bulunca sonunda sonuç vermeye başladı. |
| 2.206. in conjunction with · kalıp · C1 | ... ile birlikte; ... ile bağlantılı olarak | The study was carried out in conjunction with several European research institutes.Çalışma, birkaç Avrupa araştırma enstitüsüyle birlikte yürütüldü. |
| 2.207. at the discretion of · kalıp · C1 | ... takdirine bağlı olarak | Extensions to the submission deadline are granted at the discretion of the course director.Teslim tarihi uzatmaları, ders sorumlusunun takdirine bağlı olarak verilir. |
| 2.208. by virtue of · kalıp · C1 | ... sayesinde; ... nedeniyle | She was invited to the meeting by virtue of her long experience in public administration.Kamu yönetimindeki uzun deneyimi sayesinde toplantıya davet edildi. |
| 2.209. in pursuit of · kalıp · C1 | ... peşinde; ... uğruna | Many young graduates move abroad in pursuit of better career opportunities.Birçok genç mezun, daha iyi kariyer fırsatları peşinde yurtdışına taşınıyor. |
| 2.210. lodge a complaint · kalıp · C1 | resmen şikâyette bulunmak | Residents lodged a complaint with the council about the noise from the construction site.Sakinler, inşaat alanından gelen gürültü nedeniyle belediye meclisine şikâyette bulundu. |
| 2.211. take precedence over · kalıp · C1 | ... karşısında öncelik taşımak; ... önüne geçmek | In emergencies, the safety of patients must take precedence over administrative procedures.Acil durumlarda hastaların güvenliği idari prosedürlerin önüne geçmelidir. |
| 2.212. make allowances for · kalıp · C1 | ... için hoşgörülü davranmak; ... payını hesaba katmak | The examiners agreed to make allowances for candidates who had missed lessons because of illness.Sınav görevlileri, hastalık nedeniyle derse giremeyen adaylara karşı hoşgörülü davranmayı kabul etti. |
| 2.213. be bound by · kalıp · C1 | ... ile bağlı olmak; ... uymak zorunda olmak | All member states are bound by the decisions of the international court.Tüm üye devletler uluslararası mahkemenin kararlarıyla bağlıdır. |
| 2.214. in due course · kalıp · C1 | zamanı geldiğinde; uygun sürede | Successful applicants will be notified in due course by the admissions office.Kabul edilen başvuru sahiplerine zamanı geldiğinde kabul bürosu tarafından bilgi verilecektir. |
| 2.215. to the extent that · kalıp · C1 | ... ölçüde; o derecede ki | The economy was damaged to the extent that several banks had to close.Ekonomi o kadar zarar gördü ki birkaç banka kapanmak zorunda kaldı. |
| 2.216. in the interim · kalıp · C1 | bu arada; geçici süre içinde | The new director starts in June, and in the interim a deputy will manage the department.Yeni müdür Haziran'da başlıyor; bu arada bir yardımcı bölümü yönetecek. |
| 2.217. exercise restraint · kalıp · C1 | ölçülü davranmak; kendini tutmak | Both sides were urged to exercise restraint to prevent the dispute from escalating.Anlaşmazlığın tırmanmasını önlemek için her iki tarafa da ölçülü davranmaları çağrısı yapıldı. |
| 2.218. express reservations about · kalıp · C1 | ... konusunda çekincelerini belirtmek | Several members expressed reservations about the proposed changes to the pension system.Bazı üyeler, emeklilik sisteminde önerilen değişikliklere ilişkin çekincelerini dile getirdi. |
| 2.219. come to the fore · kalıp · C1 | ön plana çıkmak; öne çıkmak | Questions of data privacy have come to the fore as more services move online.Daha fazla hizmet çevrimiçine taşındıkça veri gizliliği soruları ön plana çıktı. |
| 2.220. set a precedent · kalıp · C1 | emsal oluşturmak | The court's decision set a precedent that later judges in similar cases were expected to follow.Mahkemenin kararı, sonraki benzer davalarda hâkimlerin izlemesi beklenen bir emsal oluşturdu. |
| 2.221. take a stance on · kalıp · C1 | ... konusunda tavır almak; bir duruş sergilemek | The university has so far refused to take a stance on the proposed funding cuts.Üniversite şimdiye kadar önerilen bütçe kesintileri konusunda tavır almayı reddetti. |
| 2.222. go hand in hand with · kalıp · C1 | el ele gitmek; birlikte var olmak, yan yana ilerlemek | Rapid economic growth often goes hand in hand with a sharp rise in energy consumption.Hızlı ekonomik büyüme çoğu zaman enerji tüketiminde keskin bir artışla birlikte görülür. |
| 2.223. run counter to · kalıp · C1 | (bir şeyin) tersine olmak; çelişmek | The study's conclusions run counter to the widely held belief that smaller classes always produce better results.Çalışmanın sonuçları, küçük sınıfların her zaman daha iyi sonuç verdiği yönündeki yaygın inancın tersine işaret ediyor. |
| 2.224. come to a standstill · kalıp · C1 | durma noktasına gelmek; tamamen durmak | Heavy snow caused public transport to come to a standstill across the entire region.Yoğun kar yağışı, bütün bölgede toplu taşımanın durma noktasına gelmesine yol açtı. |
| 2.225. call into question · kalıp · C1 | sorgulanır hale getirmek; şüpheye düşürmek | The discovery of several errors in the report calls into question the honesty of its authors.Raporda birkaç hatanın bulunması, yazarlarının dürüstlüğünü sorgulanır hale getiriyor. |
| 2.226. lay claim to · kalıp · C1 | hak iddia etmek; sahiplenmek | Several cities lay claim to the title of the birthplace of the famous poet.Birkaç şehir, ünlü şairin doğum yeri olma unvanına hak iddia ediyor. |
| 2.227. keep abreast of · kalıp · C1 | (gelişmeleri) yakından takip etmek; güncel kalmak | Doctors must keep abreast of the latest research in order to offer patients the best care.Doktorlar, hastalara en iyi bakımı sunabilmek için en son araştırmaları yakından takip etmelidir. |
| 2.228. to the detriment of · kalıp · C1 | zararına; ... aleyhine olacak biçimde | Many students focus on memorizing facts, to the detriment of their ability to think critically.Birçok öğrenci olguları ezberlemeye odaklanıyor ve bu, eleştirel düşünme becerilerinin zararına oluyor. |
| 2.229. on the part of · kalıp · C1 | ... tarafından; ... açısından (davranış/tutum için) | The failure of the plan was caused by a lack of cooperation on the part of local officials.Planın başarısızlığına, yerel yetkililerin işbirliği yapmaması yol açtı. |
| 2.230. to this end · kalıp · C1 | bu amaçla; bu doğrultuda | The university wants to attract more international students and, to this end, it has launched several scholarship schemes.Üniversite daha fazla uluslararası öğrenci çekmek istiyor ve bu amaçla çeşitli burs programları başlattı. |
| 2.231. at length · kalıp · C1 | uzun uzun; ayrıntılı biçimde | The author discusses the causes of the financial collapse at length in the second chapter.Yazar, mali çöküşün nedenlerini ikinci bölümde uzun uzun ele alıyor. |
| 2.232. in a nutshell · kalıp · C1 | kısaca; özetle | In a nutshell, the report argues that cheaper public transport would reduce traffic in the city centre.Kısaca rapor, daha ucuz toplu taşımanın şehir merkezindeki trafiği azaltacağını savunuyor. |
| 2.233. make amends · kalıp · C1 | telafi etmek; yaptığı yanlışın karşılığını vermek, özür niyetine bir şey yapmak | The company offered free repairs to make amends for the faulty products it had sold.Şirket, sattığı kusurlu ürünleri telafi etmek için ücretsiz onarım teklif etti. |
| 2.234. wield influence · kalıp · C1 | nüfuz sahibi olmak; etkisini kullanmak | Large media groups wield considerable influence over what the public thinks about political events.Büyük medya grupları, halkın siyasi olaylar hakkında ne düşündüğü üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibidir. |
| 2.235. of paramount importance · kalıp · C1 | son derece önemli; birinci derecede önemli | Accurate measurement is of paramount importance in any serious scientific investigation.Her ciddi bilimsel araştırmada doğru ölçüm birinci derecede önemlidir. |
| 2.236. make a case for · kalıp · C1 | (lehine) gerekçeli biçimde savunmak; haklılığını ortaya koymak | In her essay, the economist makes a strong case for investing more in early childhood education.Ekonomist makalesinde, erken çocukluk eğitimine daha fazla yatırım yapılması gerektiğini güçlü bir şekilde savunuyor. |
| 2.237. set the stage for · kalıp · C1 | zemin hazırlamak; ortamı oluşturmak | The early reforms set the stage for a period of remarkable cultural and scientific development.Erken dönem reformlar, olağanüstü bir kültürel ve bilimsel gelişim dönemine zemin hazırladı. |
| 2.238. have a bearing on · kalıp · C1 | ... ile ilgili olmak; ... üzerinde etkisi olmak | The results of the earlier survey have a direct bearing on how we understand the current situation.Önceki anketin sonuçları, mevcut durumu nasıl anladığımızla doğrudan ilgilidir. |
| 2.239. in the aftermath of · kalıp · C1 | ... in ardından; ... in sonrasında | In the aftermath of the storm, rescue teams worked day and night to clear the blocked roads.Fırtınanın ardından kurtarma ekipleri kapanan yolları açmak için gece gündüz çalıştı. |
| 2.240. by dint of · kalıp · C1 | ... sayesinde; ... gücüyle | She reached the top of her profession by dint of hard work and remarkable patience.Mesleğinin zirvesine sıkı çalışma ve olağanüstü sabır sayesinde ulaştı. |
| 2.241. in tandem with · kalıp · C1 | ... ile birlikte; ... ile eş güdümlü olarak | Health services must develop in tandem with the rapid growth of large cities.Sağlık hizmetleri, büyük şehirlerin hızlı büyümesiyle eş güdümlü olarak gelişmelidir. |
| 2.242. under the auspices of · kalıp · C1 | ... in himayesinde; ... gözetiminde | The peace talks were held under the auspices of the United Nations.Barış görüşmeleri Birleşmiş Milletler'in gözetiminde yapıldı. |
| 2.243. in compliance with · kalıp · C1 | ... e uygun olarak; ... a uyarak | All buildings in the region must be constructed in compliance with current safety standards.Bölgedeki tüm binalar mevcut güvenlik standartlarına uygun olarak inşa edilmelidir. |
| 2.244. pursuant to · kalıp · C1 | ... uyarınca; ... gereğince | Pursuant to Article 12 of the contract, either side may end the agreement with thirty days' notice.Sözleşmenin 12. maddesi uyarınca taraflardan her biri otuz gün önceden bildirerek anlaşmayı sona erdirebilir. |
| 2.245. do justice to · kalıp · C1 | hakkını vermek; layıkıyla ele almak | A short article cannot do justice to such a long and eventful period of history.Kısa bir makale, tarihin bu kadar uzun ve olaylı bir dönemine hakkını veremez. |
| 2.246. pay heed to · kalıp · C1 | dikkate almak; kulak vermek | Had the authorities paid heed to the early warnings, the damage might have been far smaller.Yetkililer erken uyarılara kulak verseydi, hasar çok daha az olabilirdi. |
| 2.247. draw the line at · kalıp · C1 | (bir şeye) sınır koymak; ... a gelince durmak | The company is happy to adapt to customers' needs but draws the line at breaking safety rules.Şirket müşteri ihtiyaçlarına uyum sağlamaktan memnun, ancak güvenlik kurallarını çiğnemeye gelince sınır koyuyor. |
| 2.248. exert influence · kalıp · C1 | etki yapmak; nüfuz kullanmak | Large media groups can exert a strong influence on what ordinary people think about current events.Büyük medya grupları, sıradan insanların güncel olaylar hakkında ne düşündüğü üzerinde güçlü bir etki yaratabilir. |
| 2.249. tip the balance · kalıp · C1 | dengeyi bozmak; kararı belirleyen etken olmak | A small number of late decisions tipped the balance in favour of the home team.Geç verilen birkaç karar, dengeyi ev sahibi takımın lehine çevirdi. |