YDS Kelime Listesi (Sayfa 9)

YDS Kelime Listesi: 2.249 kelime, YDS’nin akademik okuma parçalarında ve kelime sorularında karşılaşacağın türden kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 385, B2 1.040, C1 824.

2.001–2.249. kelimeler · Sayfa 9/9 · Güncelleme:

Kelimeler 2.001–2.249

KelimeAnlamıÖrnek cümle
2.001. money laundering · isim · C1kara para aklamaStricter bank checks were introduced to combat money laundering linked to organised crime.Organize suçla bağlantılı kara para aklamayla mücadele etmek için daha sıkı banka denetimleri getirildi.
2.002. subsistence · isim · C1kıt geçim; yalnızca hayatta kalmaya yetecek düzeyde geçimMany rural families still live at subsistence level, growing only enough food to feed themselves.Birçok kırsal aile hâlâ kıt geçim düzeyinde yaşıyor ve yalnızca kendilerini doyuracak kadar ürün yetiştiriyor.
2.003. purchasing power · isim · C1satın alma gücüHigh inflation steadily reduced the purchasing power of pensioners over the past decade.Yüksek enflasyon, son on yılda emeklilerin satın alma gücünü giderek azalttı.
2.004. windfall · isim · C1beklenmedik kazanç, birdenbire gelen paraThe sudden windfall from the sale of the land allowed the village to build a new school.Arazinin satışından gelen beklenmedik gelir, köyün yeni bir okul yapmasını sağladı.
2.005. stockpile · fiil · C1stok yapmak, biriktirmekSome countries began to stockpile grain when they feared that exports would be restricted.Bazı ülkeler ihracatın kısıtlanacağından korkunca tahıl stoklamaya başladı.
2.006. austerity · isim · C1kemer sıkma, tasarruf politikasıThe austerity measures reduced the national debt, but they also led to cuts in health and education.Kemer sıkma önlemleri ulusal borcu azalttı, ancak sağlık ve eğitimde kesintilere de yol açtı.
2.007. bailout · isim · C1kurtarma paketi, mali kurtarmaThe bank survived only because of a government bailout worth several billion dollars.Banka, yalnızca birkaç milyar dolar değerindeki bir hükümet kurtarma paketi sayesinde ayakta kaldı.
2.008. protectionism · isim · C1korumacılıkEconomists warn that growing protectionism could slow down global trade and raise prices for everyone.Ekonomistler, artan korumacılığın küresel ticareti yavaşlatabileceği ve herkes için fiyatları yükseltebileceği konusunda uyarıyor.
2.009. nationalize · fiil · C1devletleştirmek, millileştirmekAfter the war, the government decided to nationalize the railways and the major mines.Savaştan sonra hükümet, demiryollarını ve büyük madenleri devletleştirmeye karar verdi.
2.010. deregulation · isim · C1serbestleştirme, düzenlemelerin kaldırılmasıThe deregulation of the energy sector was expected to lower prices, but the results were mixed.Enerji sektörünün serbestleştirilmesinin fiyatları düşürmesi bekleniyordu, ancak sonuçlar karışık oldu.
2.011. downsize · fiil · C1küçülmek; personel sayısını azaltmakFacing falling sales, the firm had no choice but to downsize and close two of its factories.Satışların düşmesiyle karşı karşıya kalan firma, küçülmek ve iki fabrikasını kapatmaktan başka çare bulamadı.
2.012. cartel · isim · C1kartel (fiyatları birlikte belirleyen şirketler grubu)The competition authority fined the cement producers for operating as a cartel and fixing prices.Rekabet kurumu, çimento üreticilerini kartel gibi davranıp fiyatları sabitledikleri için cezalandırdı.
2.013. stakeholder · isim · C1paydaş, çıkar sahibiBefore approving the plan, the council consulted all stakeholders, including residents, shop owners and local farmers.Belediye meclisi planı onaylamadan önce sakinler, dükkân sahipleri ve yerel çiftçiler dahil tüm paydaşlara danıştı.
2.014. sedentary · sıfat · C1hareketsiz; masa başı (yaşam tarzı)A sedentary lifestyle is linked to heart problems, back pain and weight gain.Hareketsiz bir yaşam tarzı; kalp sorunları, bel ağrısı ve kilo alımıyla ilişkilendirilir.
2.015. detrimental · sıfat · C1zararlı; olumsuz etkileyenLack of sleep has a detrimental effect on students' concentration and memory.Uykusuzluğun öğrencilerin dikkati ve hafızası üzerinde olumsuz bir etkisi vardır.
2.016. biodiversity · isim · C1biyolojik çeşitlilikCoral reefs support an extraordinary level of biodiversity, which is why their decline alarms scientists.Mercan resifleri olağanüstü bir biyolojik çeşitliliği destekler; bu yüzden resiflerin gerilemesi bilim insanlarını alarma geçirir.
2.017. conservation · isim · C1koruma; doğayı koruma; tasarrufConservation efforts in the national park have helped the wolf population recover.Milli parktaki koruma çalışmaları kurt nüfusunun toparlanmasına yardımcı oldu.
2.018. landfill · isim · C1çöp depolama alanı; düzenli depolama sahasıRecycling programmes reduce the amount of rubbish that ends up in landfill each year.Geri dönüşüm programları, her yıl çöp depolama alanlarına giden atık miktarını azaltır.
2.019. contaminate · fiil · C1kirletmek; bulaştırmak; zehirlemekChemicals leaking from the factory contaminated the river and killed thousands of fish.Fabrikadan sızan kimyasallar nehri kirletti ve binlerce balığın ölümüne yol açtı.
2.020. deplete · fiil · C1tüketmek; azaltıp bitirmekExcessive irrigation has depleted underground water reserves in several farming regions.Aşırı sulama, birçok tarım bölgesinde yeraltı su rezervlerini tüketti.
2.021. erosion · isim · C1erozyon; aşınmaPlanting trees on the hillside slows soil erosion and protects the villages below.Yamaca ağaç dikmek toprak erozyonunu yavaşlatır ve aşağıdaki köyleri korur.
2.022. famine · isim · C1kıtlık; açlık felaketiCrop failures and civil war together led to a devastating famine in the region.Ürün kayıpları ve iç savaş birlikte bölgede yıkıcı bir kıtlığa yol açtı.
2.023. hazardous · sıfat · C1tehlikeli; riskliWorkers who handle hazardous chemicals must wear protective clothing at all times.Tehlikeli kimyasallarla çalışan işçiler her zaman koruyucu kıyafet giymek zorundadır.
2.024. lethal · sıfat · C1öldürücü; ölümcülEven a small amount of the lethal gas can kill a person within minutes.Bu öldürücü gazın küçük bir miktarı bile bir insanı dakikalar içinde öldürebilir.
2.025. aggravate · fiil · C1kötüleştirmek; şiddetlendirmekSmoking can aggravate asthma, making attacks more frequent and more difficult to control.Sigara astımı kötüleştirerek nöbetleri daha sık ve kontrol edilmesi daha zor hâle getirebilir.
2.026. malnutrition · isim · C1yetersiz veya dengesiz beslenmeMalnutrition remains a major cause of child deaths in several parts of the world.Yetersiz beslenme, dünyanın birçok bölgesinde hâlâ çocuk ölümlerinin başlıca nedenidir.
2.027. sanitation · isim · C1sağlıklı çevre koşulları; kanalizasyon ve temizlik hizmetleriPoor sanitation in crowded cities allows waterborne illnesses to spread quickly.Kalabalık şehirlerdeki yetersiz sanitasyon, suyla bulaşan hastalıkların hızla yayılmasına olanak tanır.
2.028. mortality · isim · C1ölüm oranı; ölümlülükInfant mortality has fallen sharply since clean water became widely available.Temiz su yaygın olarak erişilebilir hâle geldiğinden beri bebek ölüm oranı keskin biçimde düştü.
2.029. relapse · isim · C1nüks; iyileşmeden sonra hastalığın geri dönmesiRegular check-ups help doctors notice a relapse before it becomes dangerous.Düzenli kontroller, doktorların nüksü tehlikeli hâle gelmeden fark etmesine yardımcı olur.
2.030. rehabilitation · isim · C1rehabilitasyon; sağlığa kavuşturmaRehabilitation after the operation took several months, but he regained full movement.Ameliyattan sonraki rehabilitasyon birkaç ay sürdü, ancak hareketlerini tamamen geri kazandı.
2.031. impairment · isim · C1işlev bozukluğu; zayıflamaHearing impairment can make it harder for children to follow lessons in a noisy classroom.İşitme bozukluğu, çocukların gürültülü bir sınıfta dersleri takip etmesini zorlaştırabilir.
2.032. ailment · isim · C1(hafif) rahatsızlık; hastalıkMost minor ailments, such as colds, disappear without any medical care.Nezle gibi hafif rahatsızlıkların çoğu herhangi bir tıbbi bakım olmadan geçer.
2.033. desertification · isim · C1çölleşmeOvergrazing and poor farming methods have accelerated desertification in parts of Africa.Aşırı otlatma ve kötü tarım yöntemleri, Afrika'nın bazı bölgelerinde çölleşmeyi hızlandırmıştır.
2.034. arid · sıfat · C1kurak; çorakFew crops can survive in the arid regions of the interior.İç kesimlerin kurak bölgelerinde çok az ürün yaşayabilir.
2.035. irrigation · isim · C1sulamaModern irrigation systems allow farmers to grow food in areas with little rainfall.Modern sulama sistemleri, çiftçilerin az yağış alan bölgelerde de ürün yetiştirmesini sağlar.
2.036. pesticide · isim · C1tarım ilacı; zararlılarla mücadele kimyasalıExcessive use of pesticides can poison rivers and kill useful insects such as bees.Tarım ilaçlarının aşırı kullanımı nehirleri zehirleyebilir ve arılar gibi yararlı böcekleri öldürebilir.
2.037. vegetation · isim · C1bitki örtüsüHeavy rain washed away the soil on slopes where the vegetation had been removed.Şiddetli yağmur, bitki örtüsünün kaldırıldığı yamaçlardaki toprağı sürükleyip götürdü.
2.038. sewage · isim · C1kanalizasyon atığı; pis suUntreated sewage was flowing into the river and killing the fish.Arıtılmamış kanalizasyon atığı nehre akıyor ve balıkları öldürüyordu.
2.039. insomnia · isim · C1uykusuzluk, insomniConstant stress at work led to insomnia, which in turn reduced his ability to concentrate.İş yerindeki sürekli stres uykusuzluğa yol açtı; bu da konsantre olma yeteneğini azalttı.
2.040. overdose · isim · C1aşırı dozAn overdose of even a common medicine can cause permanent damage to the liver.Yaygın bir ilacın bile aşırı dozu karaciğerde kalıcı hasara yol açabilir.
2.041. life-threatening · sıfat · C1hayatı tehdit eden, ölümcül olabilecekDoctors warned that the infection could become life-threatening if it were left untreated for several days.Doktorlar, enfeksiyonun birkaç gün tedavi edilmezse hayati tehlike oluşturabileceği konusunda uyardı.
2.042. incurable · sıfat · C1tedavi edilemez, çaresizAlthough the illness is incurable, new drugs allow patients to live for many more years.Hastalık tedavi edilemez olsa da yeni ilaçlar hastaların çok daha uzun yıllar yaşamasını sağlıyor.
2.043. stamina · isim · C1dayanıklılık, tükenmeden çalışabilme gücüRegular exercise builds the stamina needed to cope with long working days.Düzenli egzersiz, uzun çalışma günlerinin üstesinden gelmek için gereken dayanıklılığı geliştirir.
2.044. carcinogen · isim · C1kanserojen maddeTobacco smoke contains dozens of known carcinogens that damage the cells of the lungs.Tütün dumanı, akciğer hücrelerine zarar veren onlarca bilinen kanserojen madde içerir.
2.045. soothe · fiil · C1yatıştırmak; (acıyı) hafifletmekA warm herbal drink may soothe a sore throat, but it cannot cure the underlying infection.Sıcak bir bitki çayı boğaz ağrısını hafifletebilir ama altta yatan enfeksiyonu iyileştiremez.
2.046. poaching · isim · C1kaçak avcılıkPoaching has pushed the number of rhinos in some parts of Africa to a dangerously low level.Kaçak avcılık, Afrika'nın bazı bölgelerinde gergedan sayısını tehlikeli derecede düşük bir seviyeye indirdi.
2.047. timber · isim · C1kereste, inşaatlık ağaçDemand for timber has led to the loss of ancient woodland in several countries.Kerestaye olan talep, birçok ülkede eski ormanlık alanların yok olmasına yol açtı.
2.048. overfishing · isim · C1aşırı avlanmaOverfishing has caused the collapse of several important fish populations in the North Atlantic.Aşırı avlanma, Kuzey Atlantik'teki birkaç önemli balık stokunun çökmesine neden oldu.
2.049. degradation · isim · C1bozulma, çevresel yıpranmaEnvironmental degradation in coastal areas has reduced both fish stocks and income from tourism.Kıyı bölgelerindeki çevresel bozulma hem balık stoklarını hem de turizm gelirini azalttı.
2.050. thaw · fiil · C1(buz, kar) çözülmek, erimekAs permafrost begins to thaw, large quantities of trapped gas are released into the air.Donmuş toprak çözülmeye başladıkça içinde hapsolmuş büyük miktarda gaz havaya salınır.
2.051. pristine · sıfat · C1bozulmamış, el değmemişFew pristine environments remain on Earth, and most of them are under pressure from tourism.Dünyada çok az el değmemiş doğal ortam kaldı ve bunların çoğu turizmin baskısı altında.
2.052. coexist · fiil · C1bir arada var olmak, birlikte yaşamakWildlife experts are looking for ways to help farmers and wolves coexist in the same valleys.Yaban hayatı uzmanları, çiftçilerin ve kurtların aynı vadilerde bir arada yaşamasına yardımcı olacak yollar arıyor.
2.053. barren · sıfat · C1kıraç, verimsizYears of overgrazing turned the once green hills into barren land where almost nothing grows.Yıllarca süren aşırı otlatma, bir zamanlar yemyeşil olan tepeleri neredeyse hiçbir şeyin yetişmediği kıraç topraklara dönüştürdü.
2.054. susceptible · sıfat · C1duyarlı; kolayca etkilenebilen; yatkınYoung children are particularly susceptible to respiratory problems in poorly ventilated classrooms.Küçük çocuklar, havalandırması yetersiz sınıflarda solunum sorunlarına özellikle yatkındır.
2.055. inflammation · isim · C1iltihaplanma; yangıThe drug reduces inflammation in the joints and so makes everyday movement easier for patients.İlaç eklemlerdeki iltihabı azaltır ve böylece hastaların günlük hareketini kolaylaştırır.
2.056. trauma · isim · C1travma; ruhsal yara; ağır fiziksel yaralanmaMany survivors of the war still live with the trauma of what they witnessed as children.Savaştan sağ kurtulanların çoğu, çocukken tanık oldukları şeylerin travmasıyla hâlâ yaşıyor.
2.057. frail · sıfat · C1zayıf; narin; çelimsizFrail patients need extra care after an operation because their bodies heal more slowly.Güçsüz hastalar ameliyattan sonra ek bakıma ihtiyaç duyar, çünkü vücutları daha yavaş iyileşir.
2.058. terminal · sıfat · C1ölümcül; tedavisi olmayan (hastalık)Doctors must communicate honestly and kindly with patients who have a terminal condition.Doktorlar, ölümcül bir hastalığı olan hastalarla dürüst ve nazik biçimde iletişim kurmak zorundadır.
2.059. cholesterol · isim · C1kolesterolA high level of cholesterol is considered a major risk factor for heart problems.Yüksek kolesterol düzeyi, kalp sorunları için önemli bir risk etkeni sayılır.
2.060. respiratory · sıfat · C1solunumla ilgiliAir quality in big cities is closely linked to the rise in respiratory complaints.Büyük şehirlerdeki hava kalitesi, solunum yolu şikâyetlerindeki artışla yakından ilişkilidir.
2.061. safeguard · fiil · C1korumak; güvence altına almakStricter laws are needed to safeguard drinking water from industrial waste.İçme suyunu sanayi atıklarından korumak için daha sıkı yasalara ihtiyaç var.
2.062. livestock · isim · C1çiftlik hayvanlarıLivestock farming produces a surprising amount of the gases that warm the planet.Hayvancılık, gezegeni ısıtan gazların şaşırtıcı derecede büyük bir bölümünü üretir.
2.063. reforestation · isim · C1yeniden ağaçlandırmaLarge-scale reforestation can restore soil quality and give animals new places to live.Büyük ölçekli yeniden ağaçlandırma toprak kalitesini geri kazandırabilir ve hayvanlara yeni yaşam alanları sağlayabilir.
2.064. logging · isim · C1ormancılık amaçlı ağaç kesimiIllegal logging has destroyed large areas of the forest in the region over the past decade.Yasa dışı ağaç kesimi, son on yılda bölgedeki ormanların geniş alanlarını yok etti.
2.065. groundwater · isim · C1yeraltı suyuExcessive pumping has lowered the level of groundwater, leaving many wells completely dry.Aşırı su çekimi yeraltı suyu seviyesini düşürdü ve birçok kuyuyu tamamen kurutmuş durumda.
2.066. reservoir · isim · C1baraj gölü; su deposuAfter months without rain, the reservoir that supplies the city fell to a record low.Aylarca yağmur yağmayınca şehri besleyen baraj gölü rekor düzeyde alçaldı.
2.067. submerge · fiil · C1suya gömmek; sular altında bırakmakSome low-lying islands could be submerged entirely if the sea continues to rise at this rate.Deniz bu hızla yükselmeye devam ederse bazı alçak adalar tamamen sular altında kalabilir.
2.068. casualty · isim · C1can kaybı; yaralı veya ölü kişi; kurbanThanks to the early warning system, the storm caused very few casualties.Erken uyarı sistemi sayesinde fırtına çok az sayıda ölüye ya da yaralıya yol açtı.
2.069. ritual · isim · C1ayin; tören; ritüelEach spring, the villagers perform an ancient ritual meant to ensure a good harvest.Köylüler her ilkbaharda, bereketli bir hasadı sağlamak için kadim bir ritüel gerçekleştirir.
2.070. excavation · isim · C1kazı; arkeolojik kazıThe excavation revealed the foundations of a temple buried beneath several metres of soil.Kazı, birkaç metre toprağın altında gömülü bir tapınağın temellerini ortaya çıkardı.
2.071. flourish · fiil · C1gelişip serpilmek; yükselmekScience and philosophy flourished in Baghdad under the patronage of the Abbasid caliphs.Bilim ve felsefe, Abbasi halifelerinin himayesinde Bağdat'ta gelişip yükseldi.
2.072. downfall · isim · C1çöküş; yıkılış; yenilgi nedeniExcessive spending on wars eventually led to the downfall of the dynasty.Savaşlara yapılan aşırı harcamalar, sonunda hanedanın çöküşüne yol açtı.
2.073. oppress · fiil · C1ezmek; baskı altında tutmakThe ruling elite oppressed the peasants by demanding heavy taxes and forced labour.Yönetici seçkinler, ağır vergiler ve zorla çalıştırma talep ederek köylüleri eziyordu.
2.074. nomadic · sıfat · C1göçebeNomadic tribes travelled across the steppe with their herds in search of fresh pasture.Göçebe kabileler, taze otlak aramak için sürüleriyle birlikte bozkırı dolaşırdı.
2.075. indigenous · sıfat · C1yerli; bir bölgenin asıl halkına aitIndigenous peoples of the Americas had developed complex societies long before Europeans arrived.Amerika'nın yerli halkları, Avrupalılar gelmeden çok önce karmaşık toplumlar geliştirmişti.
2.076. chronicle · isim · C1vakayiname; tarihî kayıtA monk's chronicle is the only surviving source describing the siege in detail.Bir rahibin vakayinamesi, kuşatmayı ayrıntılı biçimde anlatan hayatta kalmış tek kaynaktır.
2.077. commemorate · fiil · C1anmak; anısını yaşatmakA monument was built to commemorate the soldiers who lost their lives in the battle.Savaşta hayatını kaybeden askerleri anmak için bir anıt dikildi.
2.078. hand down · öbek fiil · C1(kuşaktan kuşağa) aktarmakThese folk songs have been handed down from parent to child for hundreds of years.Bu halk şarkıları yüzlerce yıldır ebeveynden çocuğa aktarılıyor.
2.079. wipe out · öbek fiil · C1yok etmek; kökünü kurutmakThe plague wiped out nearly a third of Europe's population in the fourteenth century.Veba, on dördüncü yüzyılda Avrupa nüfusunun neredeyse üçte birini yok etti.
2.080. heyday · isim · C1en parlak dönem; altın çağIn its heyday, the Silk Road carried goods and ideas between China and the Mediterranean.İpek Yolu, en parlak döneminde Çin ile Akdeniz arasında mal ve fikir taşıyordu.
2.081. exile · isim · C1sürgünThe poet spent twenty years in exile after criticizing the king in his verses.Şair, dizelerinde kralı eleştirdikten sonra yirmi yılını sürgünde geçirdi.
2.082. decree · isim · C1ferman; kararnameBy royal decree, all citizens were required to adopt a family name.Kraliyet fermanıyla tüm vatandaşların bir soyadı almaları zorunlu kılındı.
2.083. folklore · isim · C1halk bilimi; halk kültürüAnatolian folklore is full of tales about clever villagers who outwit powerful rulers.Anadolu halk kültürü, güçlü yöneticileri kandıran akıllı köylülerin hikâyeleriyle doludur.
2.084. besiege · fiil · C1kuşatmak; muhasara etmekThe army besieged the fortress for six months but failed to break through its walls.Ordu kaleyi altı ay kuşattı ama surlarını aşmayı başaramadı.
2.085. melting pot · kalıp · C1farklı kültürlerin kaynaştığı yerIstanbul has long been a melting pot where Greek, Armenian, Jewish and Turkish cultures meet.İstanbul, uzun zamandır Rum, Ermeni, Yahudi ve Türk kültürlerinin buluştuğu bir kaynaşma noktası olmuştur.
2.086. nationalism · isim · C1milliyetçilikThe spread of nationalism in the nineteenth century led many peoples to seek their own states.Ondokuzuncu yüzyılda milliyetçiliğin yayılması, birçok halkı kendi devletini kurmaya yöneltti.
2.087. ideology · isim · C1ideoloji; düşünce sistemiThe government used schools to spread its ideology among young people.Hükümet, ideolojisini gençler arasında yaymak için okulları kullandı.
2.088. manuscript · isim · C1el yazması; yazma eserThe manuscript, copied by hand in the twelfth century, is kept in a museum library.On ikinci yüzyılda elle kopyalanan yazma eser, bir müze kütüphanesinde saklanmaktadır.
2.089. inscription · isim · C1kitabe; yazıtThe inscription on the stone names the ruler who built the bridge.Taştaki kitabe, köprüyü yaptıran hükümdarın adını belirtmektedir.
2.090. epic · isim · C1destanThe epic tells of a hero's long journey and was recited aloud for centuries.Destan, bir kahramanın uzun yolculuğunu anlatır ve yüzyıllarca yüksek sesle okunmuştur.
2.091. pilgrimage · isim · C1hac; kutsal yere yapılan yolculukThousands of believers make the pilgrimage to the holy site every year.Her yıl binlerce inançlı kutsal mekâna hac yolculuğu yapar.
2.092. craftsmanship · isim · C1ustalık; el sanatı becerisiThe craftsmanship of the carved wooden doors amazed the visiting scholars.Oyma ahşap kapıların işçiliği, ziyaret eden akademisyenleri hayran bıraktı.
2.093. antiquity · isim · C1eski çağlar; antik dönemMany ideas about democracy and law were first discussed by thinkers of antiquity.Demokrasi ve hukuka ilişkin pek çok düşünce ilk kez eski çağ düşünürlerince tartışılmıştır.
2.094. heir · isim · C1varis; veliahtThe king's eldest son was named heir to the throne at the age of twelve.Kralın en büyük oğlu on iki yaşında tahtın varisi ilan edildi.
2.095. succession · isim · C1halefiyet; tahta geçiş; ardıllıkA dispute over succession divided the royal family after the king died without a son.Kral erkek evlat bırakmadan ölünce, halefiyet tartışması hanedan ailesini böldü.
2.096. overthrow · fiil · C1devirmek; iktidardan indirmekA group of officers planned to overthrow the ruler and form a new government.Bir grup subay, hükümdarı devirip yeni bir hükümet kurmayı planladı.
2.097. coup · isim · C1darbeThe military coup ended the elected government and suspended civil rights.Askerî darbe, seçilmiş hükümete son verdi ve sivil hakları askıya aldı.
2.098. assimilate · fiil · C1özümsemek; bir kültüre uyum sağlayıp kaynaşmakOver several generations the newcomers assimilated into the local culture and adopted its language.Birkaç kuşak boyunca yeni gelenler yerel kültüre kaynaştı ve onun dilini benimsedi.
2.099. hunter-gatherer · isim · C1avcı-toplayıcıEarly hunter-gatherers moved with the seasons in search of food and water.İlk avcı-toplayıcılar yiyecek ve su bulmak için mevsimlere göre yer değiştirirdi.
2.100. domesticate · fiil · C1evcilleştirmek; yabani bitki ya da hayvanı yetiştirmekFarmers in the region were among the first to domesticate wheat and sheep.Bölgedeki çiftçiler, buğdayı ve koyunu evcilleştiren ilk topluluklar arasındaydı.
2.101. usher in · öbek fiil · C1yeni bir dönemi başlatmak; çığır açmakThe invention of the printing press ushered in a new age of mass education.Matbaanın icadı, kitlesel eğitimin yeni bir çağını başlattı.
2.102. plunder · fiil · C1yağmalamakInvading troops plundered the temples and carried off their gold and statues.Saldıran birlikler tapınakları yağmaladı ve altınlarını ile heykellerini götürdü.
2.103. feudal · sıfat · C1feodal; derebeylik düzenine aitUnder the feudal system, land was held by lords who owed loyalty to the king.Feodal düzende topraklar, krala bağlılık borcu olan soyluların elindeydi.
2.104. bygone · sıfat · C1geçmişe ait; eski zamanlardan kalmaThe museum's photographs bring to life the daily routines of a bygone age.Müzedeki fotoğraflar, geçmiş bir çağın gündelik yaşamını gözler önüne seriyor.
2.105. nobility · isim · C1soylular sınıfı; asaletMembers of the nobility held large estates and had great influence at the royal court.Soylular sınıfının üyeleri geniş arazilere sahipti ve saray üzerinde büyük etkisi vardı.
2.106. relic · isim · C1kalıntı; geçmişten kalan eserThe museum displays relics from a trading town that disappeared long ago.Müze, uzun zaman önce yok olmuş bir ticaret kasabasından kalma eserleri sergiliyor.
2.107. persecute · fiil · C1zulmetmek; inancı veya kökeni yüzünden baskı yapmakReligious minorities were persecuted for centuries, and many fled to neighbouring lands.Dinî azınlıklar yüzyıllarca zulüm gördü ve çoğu komşu topraklara kaçtı.
2.108. deport · fiil · C1sınır dışı etmek; sürgün etmekThousands of families were deported from the country and forced to start a new life far away.Binlerce aile ülkeden sınır dışı edildi ve çok uzakta yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı.
2.109. secular · sıfat · C1din dışı; laikThe reforms created a secular legal system independent of religious institutions.Reformlar, dinî kurumlardan bağımsız, laik bir hukuk sistemi yarattı.
2.110. sect · isim · C1mezhep; tarikatThe sect split from the main church after a bitter dispute over the interpretation of scripture.Mezhep, kutsal metnin yorumu üzerine yaşanan sert bir tartışmanın ardından ana kiliseden ayrıldı.
2.111. chronological · sıfat · C1kronolojik; zaman sırasına göreThe museum arranges its exhibits in chronological order, beginning with the earliest stone tools.Müze, sergilerini en eski taş aletlerden başlayarak kronolojik sırayla düzenler.
2.112. epoch · isim · C1çağ; önemli olaylarla belirlenen dönemThe invention of printing marked the beginning of a new epoch in the spread of knowledge.Matbaanın icadı, bilginin yayılmasında yeni bir çağın başlangıcı oldu.
2.113. revere · fiil · C1derin saygı duymak; yüceltmekThe founder is still revered by millions as a wise teacher and moral guide.Kurucu, hâlâ milyonlarca kişi tarafından bilge bir öğretmen ve ahlaki bir rehber olarak saygıyla anılıyor.
2.114. wane · fiil · C1zayıflamak; gücü azalmakAs trade routes shifted, the city's influence began to wane.Ticaret yolları değişince şehrin nüfuzu zayıflamaya başladı.
2.115. massacre · isim · C1katliamThe massacre shocked the whole region and is still remembered with grief every year.Katliam tüm bölgeyi sarstı ve her yıl hâlâ acıyla anılıyor.
2.116. diaspora · isim · C1diaspora; anavatandan dağılmış toplulukA large diaspora keeps the language and music of the homeland alive abroad.Geniş bir diaspora, anavatanın dilini ve müziğini yurt dışında yaşatıyor.
2.117. cosmopolitan · sıfat · C1kozmopolit; birçok kültürden insanın yaşadığıIstanbul was a cosmopolitan city where Greeks, Jews, Armenians and Turks lived side by side.İstanbul; Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin ve Türklerin yan yana yaşadığı kozmopolit bir şehirdi.
2.118. aristocracy · isim · C1aristokrasi; soylular sınıfıThe landed aristocracy resisted any change that threatened its privileges.Toprak sahibi aristokrasi, ayrıcalıklarını tehdit eden her değişikliğe direndi.
2.119. annex · fiil · C1ilhak etmek; topraklarına katmakIn 1908 the state annexed a neighbouring province, which caused an international dispute.1908'de devlet komşu bir eyaleti ilhak etti ve bu uluslararası bir anlaşmazlığa yol açtı.
2.120. partition · isim · C1bölünme; bir ülkenin bölünmesiThe partition of the country left millions of families on the wrong side of the new border.Ülkenin bölünmesi, milyonlarca aileyi yeni sınırın yanlış tarafında bıraktı.
2.121. tyranny · isim · C1zorbalık; tiranlıkThe people finally rose up against decades of tyranny.Halk sonunda onlarca yıllık zorbalığa karşı ayaklandı.
2.122. emancipation · isim · C1özgürlüğe kavuşma; köleliğin veya baskının sona ermesiThe emancipation of enslaved people in the nineteenth century transformed the societies of many countries.On dokuzuncu yüzyılda kölelerin özgürlüğe kavuşması, birçok ülkenin toplumsal yapısını değiştirdi.
2.123. truce · isim · C1geçici ateşkes; mütarekeThe two armies agreed to a truce so that both sides could bury their dead.İki ordu, her iki tarafın da ölülerini gömebilmesi için bir ateşkes yapmayı kabul etti.
2.124. allegiance · isim · C1bağlılık; sadakatLocal lords had to swear allegiance to the new king or lose their lands.Yerel beyler yeni krala bağlılık yemini etmek ya da topraklarını kaybetmek zorundaydı.
2.125. treason · isim · C1vatana ihanet; hıyanetHe was executed for treason after plotting to hand the city over to the enemy.Şehri düşmana teslim etmeyi planladığı için vatana ihanetten idam edildi.
2.126. bloodshed · isim · C1kan dökülmesi; kanlı çatışmaBoth sides hoped to end the dispute over the border without further bloodshed.Her iki taraf da sınır anlaşmazlığını daha fazla kan dökülmeden sona erdirmeyi umuyordu.
2.127. atrocity · isim · C1vahşet; zulümHistorians have documented the atrocities committed against civilians during the war.Tarihçiler, savaş sırasında sivillere karşı işlenen vahşetleri belgelemiştir.
2.128. genocide · isim · C1soykırımThe museum was built to remember the victims of the genocide and to warn future generations.Müze, soykırım kurbanlarını anmak ve gelecek kuşakları uyarmak için inşa edildi.
2.129. clergy · isim · C1din adamları sınıfı; ruhbanIn pre-modern Europe, the clergy held great influence over education and politics.Modern öncesi Avrupa'da din adamları, eğitim ve siyaset üzerinde büyük nüfuza sahipti.
2.130. shrine · isim · C1türbe; kutsal mekânPilgrims travel long distances to visit the shrine, which is believed to contain a saint's remains.Hacılar, bir azizin kalıntılarını barındırdığına inanılan türbeyi ziyaret etmek için uzun yollar kat eder.
2.131. pagan · sıfat · C1pagan; putperestMany Christian festivals were built on older pagan celebrations that marked the change of seasons.Birçok Hristiyan bayramı, mevsim değişimini kutlayan daha eski pagan kutlamalarının üzerine kurulmuştur.
2.132. dogma · isim · C1dogma; sorgulanmaz inançScientists who challenged the dogma of their time were often silenced by religious authorities.Kendi dönemlerinin dogmasına meydan okuyan bilim insanları çoğu zaman dinî otoriteler tarafından susturuldu.
2.133. creed · isim · C1inanç; akide; inanç sistemiThe city welcomed people of every creed, and mosques, churches and synagogues stood side by side.Şehir her inançtan insanı kabul ediyordu ve camiler, kiliseler ve sinagoglar yan yana duruyordu.
2.134. archaic · sıfat · C1eski; arkaik; modası geçmişSome archaic words survive only in old poems and legal documents.Bazı arkaik sözcükler yalnızca eski şiirlerde ve hukuki belgelerde varlığını sürdürmektedir.
2.135. testimony · isim · C1tanıklık; kanıt niteliğinde belgeLetters written by soldiers serve as valuable testimony to the hardships of life at the front.Askerlerin yazdığı mektuplar, cephedeki yaşamın zorluklarına dair değerli birer tanıklıktır.
2.136. anthropology · isim · C1antropoloji; insanbilimShe studied anthropology at university to understand how different societies organise family life and religion.Farklı toplumların aile hayatını ve dini nasıl düzenlediğini anlamak için üniversitede antropoloji okudu.
2.137. engrave · fiil · C1kazımak; kazıyarak yazmakThe names of the fallen soldiers were engraved on a stone wall in the city centre.Düşen askerlerin isimleri, şehir merkezindeki bir taş duvara kazındı.
2.138. coronation · isim · C1taç giyme töreniThe coronation took place in the cathedral, with nobles from across the realm in attendance.Taç giyme töreni katedralde yapıldı ve krallığın dört bir yanından soylular törene katıldı.
2.139. abdicate · fiil · C1tahttan çekilmek; görevi bırakmakThe king chose to abdicate in favour of his son rather than lose the support of his people.Kral, halkının desteğini kaybetmektense tahtı oğlu lehine bırakmayı seçti.
2.140. subjugate · fiil · C1boyunduruk altına almak; egemenliği altına almakThe invading army quickly subjugated the neighbouring peoples and forced them to pay heavy tribute.İstilacı ordu komşu halkları hızla egemenliği altına aldı ve onları ağır haraç ödemeye zorladı.
2.141. pillage · fiil · C1yağmalamak; talan etmekSoldiers pillaged the town, taking everything of value before setting fire to it.Askerler kasabayı yağmaladı, değerli ne varsa aldı ve ardından ateşe verdi.
2.142. that is to say · kalıp · C1yani, diğer bir ifadeyleMost of the tribe was nomadic, that is to say, they moved with the seasons in search of pasture.Kabilenin çoğu göçebeydi, yani meralar için mevsimlere göre yer değiştiriyordu.
2.143. nonetheless · zarf · C1yine de, buna rağmenThe task was extremely difficult; the researchers nonetheless completed it ahead of schedule.Görev son derece zordu; araştırmacılar yine de onu takvimden önce tamamladı.
2.144. conversely · zarf · C1tersine, öte yandanHigh interest rates discourage borrowing; conversely, low rates tend to encourage spending and investment.Yüksek faiz oranları borçlanmayı caydırır; tersine düşük oranlar harcama ve yatırımı teşvik etme eğilimindedir.
2.145. likewise · zarf · C1aynı şekilde, benzer biçimdeEmployers should respect the privacy of workers; employees, likewise, must protect confidential company information.İşverenler çalışanların mahremiyetine saygı göstermelidir; çalışanlar da aynı şekilde şirketin gizli bilgilerini korumalıdır.
2.146. by and large · kalıp · C1genel olarak, büyük ölçüdeBy and large, the residents welcomed the new tram line, although a few complained about the noise.Genel olarak sakinler yeni tramvay hattını memnuniyetle karşıladı, yalnızca birkaçı gürültüden yakındı.
2.147. given that · bağlaç · C1-diği göz önüne alındığında, madem kiGiven that resources are limited, the hospital must decide carefully which services it can continue to offer.Kaynaklar sınırlı olduğuna göre hastane hangi hizmetleri sürdürebileceğine dikkatle karar vermelidir.
2.148. in view of · edat · C1-i göz önünde bulundurarak, -den ötürüIn view of the recent economic crisis, the government has postponed several large construction projects.Son ekonomik kriz göz önünde bulundurularak hükümet çeşitli büyük inşaat projelerini erteledi.
2.149. insofar as · bağlaç · C1-diği ölçüde, -e kadarıylaThe law is effective only insofar as citizens are willing to obey it voluntarily.Yasa, yalnızca vatandaşlar ona gönüllü olarak uymaya istekli olduğu ölçüde etkilidir.
2.150. albeit · bağlaç · C1her ne kadar -se de, gerçiThe recovery has been steady, albeit slower than economists had originally predicted.İyileşme, iktisatçıların başta öngördüğünden yavaş olsa da istikrarlı oldu.
2.151. notwithstanding · edat · C1-e rağmen, -e bakmaksızınNotwithstanding these objections, the committee approved the proposal by a narrow margin.Bu itirazlara rağmen komite öneriyi dar bir farkla onayladı.
2.152. not to mention · kalıp · C1-in yanı sıra; bir de ... demeye gerek yokThe project wasted a great deal of time, not to mention the money it cost.Proje, mal olduğu paranın yanı sıra çok fazla zaman da kaybettirdi.
2.153. admittedly · zarf · C1kabul etmek gerekir ki; doğrusuAdmittedly, the study was small, but its findings match those of larger projects.Kabul etmek gerekir ki çalışma küçüktü, ama bulguları daha büyük projelerinkiyle örtüşüyor.
2.154. undeniably · zarf · C1inkâr edilemez biçimde; su götürmez bir şekildeThe internet has undeniably changed how people look for information and share their opinions.İnternet, insanların bilgi arama ve görüş paylaşma biçimini su götürmez bir şekilde değiştirdi.
2.155. strictly speaking · kalıp · C1kesin konuşmak gerekirse; tam anlamıylaStrictly speaking, a tomato is a fruit, although most people treat it as a vegetable.Kesin konuşmak gerekirse domates bir meyvedir, ancak çoğu insan onu sebze sayar.
2.156. broadly speaking · kalıp · C1genel olarak söylemek gerekirseBroadly speaking, the two reports reach the same conclusion, though they differ on some points.Genel olarak söylemek gerekirse iki rapor aynı sonuca varıyor, ancak bazı noktalarda ayrılıyorlar.
2.157. for the most part · kalıp · C1büyük ölçüde; çoğunluklaFor the most part, the residents welcomed the new tram line despite the building noise.İnşaat gürültüsüne rağmen sakinler büyük ölçüde yeni tramvay hattını memnuniyetle karşıladı.
2.158. at any rate · kalıp · C1her halükârda; en azındanNobody knows who designed it; at any rate, the building has stood for four centuries.Onu kimin tasarladığını kimse bilmiyor; her halükârda bina dört yüzyıldır ayakta.
2.159. all the same · kalıp · C1yine de; buna rağmenThe results were disappointing; all the same, the team decided to continue the work.Sonuçlar hayal kırıcıydı; yine de ekip çalışmaya devam etmeye karar verdi.
2.160. having said that · kalıp · C1bununla birlikte; öyle de olsaThe book is well researched; having said that, its conclusions are not entirely convincing.Kitap iyi araştırılmış; bununla birlikte sonuçları tam olarak ikna edici değil.
2.161. be that as it may · kalıp · C1öyle olsa bile; her ne olursa olsunThe cost may be high; be that as it may, the city cannot ignore the problem.Maliyet yüksek olabilir; öyle olsa bile şehir bu sorunu göz ardı edemez.
2.162. whereby · zarf · C1bu sayede; ki bununlaThe council introduced a system whereby residents pay according to the amount of waste they produce.Belediye, sakinlerin ürettikleri atık miktarına göre ödeme yaptığı bir sistem getirdi.
2.163. in that · bağlaç · C1şu bakımdan ki; -diği içinThe two systems are similar in that both depend heavily on seasonal rainfall.İki sistem, her ikisinin de mevsimlik yağışlara büyük ölçüde bağlı olması bakımından benzerdir.
2.164. lest · bağlaç · C1-mesin diye; -me ihtimaline karşıThe engineers checked every joint twice, lest a small error should cause a serious accident.Mühendisler küçük bir hata ciddi bir kazaya yol açmasın diye her bağlantıyı iki kez kontrol etti.
2.165. as regards · edat · C1-e gelince; ... konusundaAs regards funding, the university has promised to cover half of the project's costs.Finansmana gelince, üniversite projenin maliyetinin yarısını karşılamayı vaat etti.
2.166. with respect to · edat · C1-e ilişkin; -e göre; açısındanThe two cities differ greatly with respect to their public transport and air quality.İki şehir, toplu taşıma ve hava kalitesi açısından büyük farklılık gösteriyor.
2.167. that said · kalıp · C1bununla birlikte; öyle olsa daThe results are promising. That said, the sample is too small to support firm conclusions.Sonuçlar umut verici. Bununla birlikte örneklem, kesin sonuçlara varmak için fazla küçük.
2.168. no sooner ... than · kalıp · C1-ir -mez; hemen ardındanNo sooner had the lecture ended than students began to crowd around the speaker.Ders biter bitmez öğrenciler konuşmacının etrafını sarmaya başladı.
2.169. thereafter · zarf · C1ondan sonra; o tarihten itibarenShe published her first novel in 1952 and wrote almost nothing thereafter.İlk romanını 1952'de yayımladı ve bundan sonra neredeyse hiçbir şey yazmadı.
2.170. aforementioned · sıfat · C1yukarıda anılan; adı geçenThe aforementioned regulations apply to all public institutions in the region.Yukarıda anılan düzenlemeler bölgedeki tüm kamu kurumları için geçerlidir.
2.171. inasmuch as · bağlaç · C1-mesi bakımından; -diği ölçüdeThe study is valuable inasmuch as it draws on records that few scholars have ever consulted.Çalışma, çok az araştırmacının incelediği kayıtlara dayanması bakımından değerlidir.
2.172. all things considered · kalıp · C1her şey göz önüne alındığındaAll things considered, the pilot scheme was a success, although several problems still need attention.Her şey göz önüne alındığında pilot uygulama başarılıydı, ancak birkaç sorun hâlâ ilgi bekliyor.
2.173. on balance · kalıp · C1her şey tartıldığında; genel olarakOn balance, the benefits of remote work appear greater than its costs.Genel olarak değerlendirildiğinde, uzaktan çalışmanın yararları maliyetlerinden daha fazla görünüyor.
2.174. simply put · kalıp · C1basitçe söylemek gerekirseSimply put, a language dies when its last native speaker stops using it.Basitçe söylemek gerekirse, bir dil son ana dili konuşuru onu kullanmayı bıraktığında ölür.
2.175. so much so that · kalıp · C1öyle ki; o kadar kiThe film was extremely popular, so much so that cinemas added extra midnight screenings.Film son derece popülerdi, öyle ki sinemalar ek gece yarısı gösterimleri ekledi.
2.176. if anything · kalıp · C1hatta tam tersine; olsa olsaThe new law has not reduced traffic; if anything, congestion has become worse.Yeni yasa trafiği azaltmadı; hatta tıkanıklık daha da kötüleşti.
2.177. in the same vein · kalıp · C1aynı doğrultuda; aynı çizgideThe director's first film was a satire, and his second, in the same vein, mocks bureaucracy.Yönetmenin ilk filmi bir hicivdi ve ikincisi de aynı çizgide bürokrasiyle alay ediyor.
2.178. for fear that · bağlaç · C1-mesin diye; -me korkusuylaMany employees stayed silent for fear that they might lose their jobs.Birçok çalışan işini kaybetme korkusuyla sessiz kaldı.
2.179. in order that · bağlaç · C1-sin diye; amacıylaSchools must publish their results in order that parents can compare them fairly.Okullar, veliler adil biçimde karşılaştırabilsin diye sonuçlarını yayımlamak zorundadır.
2.180. in any event · kalıp · C1her halükârda; ne olursa olsunThe meeting may be postponed, but in any event the report must be ready by Friday.Toplantı ertelenebilir, ama her halükârda rapor cumaya kadar hazır olmalı.
2.181. granted · zarf · C1kabul edelim ki; doğru, amaGranted, the method is slow, but it produces far more reliable results than faster methods.Kabul edelim ki yöntem yavaş, ama daha hızlı yöntemlerden çok daha güvenilir sonuçlar veriyor.
2.182. needless to say · kalıp · C1söylemeye gerek yok kiNeedless to say, the team was delighted when the long-awaited funding finally arrived.Söylemeye gerek yok ki, uzun zamandır beklenen fon sonunda geldiğinde ekip çok sevindi.
2.183. or rather · kalıp · C1daha doğrusuThe villagers rely on farming, or rather on a single crop that grows well in the dry soil.Köylüler tarıma, daha doğrusu kurak toprakta iyi yetişen tek bir ürüne bağımlı.
2.184. seeing that · bağlaç · C1…göz önüne alındığında; madem kiSeeing that the evidence was incomplete, the committee decided to postpone its final decision.Kanıtlar eksik olduğundan, komite nihai kararını ertelemeye karar verdi.
2.185. coupled with · kalıp · C1…in yanı sıra; …ile birleşinceA sharp rise in rents, coupled with low salaries, has forced many families to move.Kiralardaki keskin artış, düşük maaşlarla birleşince birçok aileyi taşınmaya zorladı.
2.186. but for · edat · C1…olmasaydı; …in olmaması durumundaBut for the quick action of the nurses, the patient would not have survived the night.Hemşirelerin hızlı müdahalesi olmasaydı hasta geceyi atlatamazdı.
2.187. barring · edat · C1…olmadığı takdirde; …dışındaBarring any unexpected delays, the new bridge will be open to traffic by June.Beklenmedik bir gecikme olmazsa yeni köprü Haziran'a kadar trafiğe açılacak.
2.188. on the assumption that · kalıp · C1…varsayımıyla; …olduğunu kabul ederekThe architects designed the stadium on the assumption that attendance would grow every year.Mimarlar, katılımın her yıl artacağı varsayımıyla stadyumu tasarladı.
2.189. with the result that · kalıp · C1bunun sonucunda; öyle kiThe river was badly polluted, with the result that most of the fish disappeared.Nehir ağır biçimde kirlenmişti, bunun sonucunda balıkların çoğu yok oldu.
2.190. in the final analysis · kalıp · C1son tahlilde; nihayetindeIn the final analysis, the success of any reform depends on the people who carry it out.Son tahlilde, herhangi bir reformun başarısı onu yürüten insanlara bağlıdır.
2.191. come to light · kalıp · C1ortaya çıkmak; gün yüzüne çıkmakNew details about the company's financial practices came to light during the independent investigation.Şirketin mali uygulamalarıyla ilgili yeni ayrıntılar bağımsız soruşturma sırasında ortaya çıktı.
2.192. at stake · kalıp · C1tehlikede; söz konusu olan, kaybedilebilecek durumdaWith the future of the whole programme at stake, the committee debated the proposal for hours.Tüm programın geleceği tehlikede olduğundan komite öneriyi saatlerce tartıştı.
2.193. pose a risk · kalıp · C1risk oluşturmak; tehlike yaratmakOld buildings in the earthquake zone pose a serious risk to the people who live in them.Deprem bölgesindeki eski binalar, içinde yaşayan insanlar için ciddi bir risk oluşturuyor.
2.194. gain momentum · kalıp · C1ivme kazanmak; hız kazanmak; güçlenmekThe movement for cleaner public transport began to gain momentum once several cities adopted the idea.Daha temiz toplu taşıma hareketi, birkaç şehir fikri benimseyince ivme kazanmaya başladı.
2.195. impose sanctions · kalıp · C1yaptırım uygulamak; yaptırım getirmekSeveral countries agreed to impose sanctions on the regime until it respected the ceasefire.Birkaç ülke, rejim ateşkese uyana kadar ona yaptırım uygulamayı kabul etti.
2.196. exert pressure · kalıp · C1baskı uygulamak; baskı yapmakEnvironmental groups continue to exert pressure on large companies to reduce their packaging waste.Çevre grupları, büyük şirketlerin ambalaj atıklarını azaltması için onlara baskı uygulamaya devam ediyor.
2.197. strike a balance · kalıp · C1denge kurmak; dengeyi bulmakGood policy must strike a balance between protecting nature and meeting the needs of local farmers.İyi bir politika, doğayı korumak ile yerel çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılamak arasında denge kurmalıdır.
2.198. in the face of · kalıp · C1karşısında; -e rağmenIn the face of mounting public criticism, the company decided to withdraw the product.Artan kamuoyu eleştirileri karşısında şirket ürünü piyasadan çekmeye karar verdi.
2.199. in the wake of · kalıp · C1-in ardından; -in sonucundaIn the wake of the floods, the authorities introduced stricter rules for building near rivers.Selin ardından yetkililer nehir kenarında inşaat için daha sıkı kurallar getirdi.
2.200. in the course of · kalıp · C1-in sırasında; -in gidişatı içindeIn the course of his research, the author interviewed more than fifty former factory workers.Yazar, araştırması sırasında elliden fazla eski fabrika işçisiyle görüştü.
2.201. on the verge of · kalıp · C1-in eşiğinde; tam -mek üzereScientists believe they are on the verge of a major discovery about how the brain stores memories.Bilim insanları, beynin anıları nasıl depoladığına dair önemli bir keşfin eşiğinde olduklarına inanıyor.
2.202. be subject to · kalıp · C1-e tabi olmak; -e bağlı olmak; -e maruz kalmakAll imported goods are subject to inspection before they are allowed to enter the country.Tüm ithal mallar, ülkeye girmelerine izin verilmeden önce denetime tabidir.
2.203. be exempt from · kalıp · C1-den muaf olmakStudents on low incomes may be exempt from the registration fee if they provide the proper documents.Düşük gelirli öğrenciler, gerekli belgeleri sunarlarsa kayıt ücretinden muaf tutulabilir.
2.204. play down · öbek fiil · C1küçümsemek; önemsizmiş gibi göstermekOfficials tried to play down the incident, but the press reported it as a serious failure.Yetkililer olayı önemsiz göstermeye çalıştı, ancak basın bunu ciddi bir başarısızlık olarak haberleştirdi.
2.205. yield results · kalıp · C1sonuç vermek; verim sağlamakYears of patient fieldwork finally began to yield results when the team located the ancient settlement.Yıllarca süren sabırlı saha çalışması, ekip antik yerleşimi bulunca sonunda sonuç vermeye başladı.
2.206. in conjunction with · kalıp · C1... ile birlikte; ... ile bağlantılı olarakThe study was carried out in conjunction with several European research institutes.Çalışma, birkaç Avrupa araştırma enstitüsüyle birlikte yürütüldü.
2.207. at the discretion of · kalıp · C1... takdirine bağlı olarakExtensions to the submission deadline are granted at the discretion of the course director.Teslim tarihi uzatmaları, ders sorumlusunun takdirine bağlı olarak verilir.
2.208. by virtue of · kalıp · C1... sayesinde; ... nedeniyleShe was invited to the meeting by virtue of her long experience in public administration.Kamu yönetimindeki uzun deneyimi sayesinde toplantıya davet edildi.
2.209. in pursuit of · kalıp · C1... peşinde; ... uğrunaMany young graduates move abroad in pursuit of better career opportunities.Birçok genç mezun, daha iyi kariyer fırsatları peşinde yurtdışına taşınıyor.
2.210. lodge a complaint · kalıp · C1resmen şikâyette bulunmakResidents lodged a complaint with the council about the noise from the construction site.Sakinler, inşaat alanından gelen gürültü nedeniyle belediye meclisine şikâyette bulundu.
2.211. take precedence over · kalıp · C1... karşısında öncelik taşımak; ... önüne geçmekIn emergencies, the safety of patients must take precedence over administrative procedures.Acil durumlarda hastaların güvenliği idari prosedürlerin önüne geçmelidir.
2.212. make allowances for · kalıp · C1... için hoşgörülü davranmak; ... payını hesaba katmakThe examiners agreed to make allowances for candidates who had missed lessons because of illness.Sınav görevlileri, hastalık nedeniyle derse giremeyen adaylara karşı hoşgörülü davranmayı kabul etti.
2.213. be bound by · kalıp · C1... ile bağlı olmak; ... uymak zorunda olmakAll member states are bound by the decisions of the international court.Tüm üye devletler uluslararası mahkemenin kararlarıyla bağlıdır.
2.214. in due course · kalıp · C1zamanı geldiğinde; uygun süredeSuccessful applicants will be notified in due course by the admissions office.Kabul edilen başvuru sahiplerine zamanı geldiğinde kabul bürosu tarafından bilgi verilecektir.
2.215. to the extent that · kalıp · C1... ölçüde; o derecede kiThe economy was damaged to the extent that several banks had to close.Ekonomi o kadar zarar gördü ki birkaç banka kapanmak zorunda kaldı.
2.216. in the interim · kalıp · C1bu arada; geçici süre içindeThe new director starts in June, and in the interim a deputy will manage the department.Yeni müdür Haziran'da başlıyor; bu arada bir yardımcı bölümü yönetecek.
2.217. exercise restraint · kalıp · C1ölçülü davranmak; kendini tutmakBoth sides were urged to exercise restraint to prevent the dispute from escalating.Anlaşmazlığın tırmanmasını önlemek için her iki tarafa da ölçülü davranmaları çağrısı yapıldı.
2.218. express reservations about · kalıp · C1... konusunda çekincelerini belirtmekSeveral members expressed reservations about the proposed changes to the pension system.Bazı üyeler, emeklilik sisteminde önerilen değişikliklere ilişkin çekincelerini dile getirdi.
2.219. come to the fore · kalıp · C1ön plana çıkmak; öne çıkmakQuestions of data privacy have come to the fore as more services move online.Daha fazla hizmet çevrimiçine taşındıkça veri gizliliği soruları ön plana çıktı.
2.220. set a precedent · kalıp · C1emsal oluşturmakThe court's decision set a precedent that later judges in similar cases were expected to follow.Mahkemenin kararı, sonraki benzer davalarda hâkimlerin izlemesi beklenen bir emsal oluşturdu.
2.221. take a stance on · kalıp · C1... konusunda tavır almak; bir duruş sergilemekThe university has so far refused to take a stance on the proposed funding cuts.Üniversite şimdiye kadar önerilen bütçe kesintileri konusunda tavır almayı reddetti.
2.222. go hand in hand with · kalıp · C1el ele gitmek; birlikte var olmak, yan yana ilerlemekRapid economic growth often goes hand in hand with a sharp rise in energy consumption.Hızlı ekonomik büyüme çoğu zaman enerji tüketiminde keskin bir artışla birlikte görülür.
2.223. run counter to · kalıp · C1(bir şeyin) tersine olmak; çelişmekThe study's conclusions run counter to the widely held belief that smaller classes always produce better results.Çalışmanın sonuçları, küçük sınıfların her zaman daha iyi sonuç verdiği yönündeki yaygın inancın tersine işaret ediyor.
2.224. come to a standstill · kalıp · C1durma noktasına gelmek; tamamen durmakHeavy snow caused public transport to come to a standstill across the entire region.Yoğun kar yağışı, bütün bölgede toplu taşımanın durma noktasına gelmesine yol açtı.
2.225. call into question · kalıp · C1sorgulanır hale getirmek; şüpheye düşürmekThe discovery of several errors in the report calls into question the honesty of its authors.Raporda birkaç hatanın bulunması, yazarlarının dürüstlüğünü sorgulanır hale getiriyor.
2.226. lay claim to · kalıp · C1hak iddia etmek; sahiplenmekSeveral cities lay claim to the title of the birthplace of the famous poet.Birkaç şehir, ünlü şairin doğum yeri olma unvanına hak iddia ediyor.
2.227. keep abreast of · kalıp · C1(gelişmeleri) yakından takip etmek; güncel kalmakDoctors must keep abreast of the latest research in order to offer patients the best care.Doktorlar, hastalara en iyi bakımı sunabilmek için en son araştırmaları yakından takip etmelidir.
2.228. to the detriment of · kalıp · C1zararına; ... aleyhine olacak biçimdeMany students focus on memorizing facts, to the detriment of their ability to think critically.Birçok öğrenci olguları ezberlemeye odaklanıyor ve bu, eleştirel düşünme becerilerinin zararına oluyor.
2.229. on the part of · kalıp · C1... tarafından; ... açısından (davranış/tutum için)The failure of the plan was caused by a lack of cooperation on the part of local officials.Planın başarısızlığına, yerel yetkililerin işbirliği yapmaması yol açtı.
2.230. to this end · kalıp · C1bu amaçla; bu doğrultudaThe university wants to attract more international students and, to this end, it has launched several scholarship schemes.Üniversite daha fazla uluslararası öğrenci çekmek istiyor ve bu amaçla çeşitli burs programları başlattı.
2.231. at length · kalıp · C1uzun uzun; ayrıntılı biçimdeThe author discusses the causes of the financial collapse at length in the second chapter.Yazar, mali çöküşün nedenlerini ikinci bölümde uzun uzun ele alıyor.
2.232. in a nutshell · kalıp · C1kısaca; özetleIn a nutshell, the report argues that cheaper public transport would reduce traffic in the city centre.Kısaca rapor, daha ucuz toplu taşımanın şehir merkezindeki trafiği azaltacağını savunuyor.
2.233. make amends · kalıp · C1telafi etmek; yaptığı yanlışın karşılığını vermek, özür niyetine bir şey yapmakThe company offered free repairs to make amends for the faulty products it had sold.Şirket, sattığı kusurlu ürünleri telafi etmek için ücretsiz onarım teklif etti.
2.234. wield influence · kalıp · C1nüfuz sahibi olmak; etkisini kullanmakLarge media groups wield considerable influence over what the public thinks about political events.Büyük medya grupları, halkın siyasi olaylar hakkında ne düşündüğü üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibidir.
2.235. of paramount importance · kalıp · C1son derece önemli; birinci derecede önemliAccurate measurement is of paramount importance in any serious scientific investigation.Her ciddi bilimsel araştırmada doğru ölçüm birinci derecede önemlidir.
2.236. make a case for · kalıp · C1(lehine) gerekçeli biçimde savunmak; haklılığını ortaya koymakIn her essay, the economist makes a strong case for investing more in early childhood education.Ekonomist makalesinde, erken çocukluk eğitimine daha fazla yatırım yapılması gerektiğini güçlü bir şekilde savunuyor.
2.237. set the stage for · kalıp · C1zemin hazırlamak; ortamı oluşturmakThe early reforms set the stage for a period of remarkable cultural and scientific development.Erken dönem reformlar, olağanüstü bir kültürel ve bilimsel gelişim dönemine zemin hazırladı.
2.238. have a bearing on · kalıp · C1... ile ilgili olmak; ... üzerinde etkisi olmakThe results of the earlier survey have a direct bearing on how we understand the current situation.Önceki anketin sonuçları, mevcut durumu nasıl anladığımızla doğrudan ilgilidir.
2.239. in the aftermath of · kalıp · C1... in ardından; ... in sonrasındaIn the aftermath of the storm, rescue teams worked day and night to clear the blocked roads.Fırtınanın ardından kurtarma ekipleri kapanan yolları açmak için gece gündüz çalıştı.
2.240. by dint of · kalıp · C1... sayesinde; ... gücüyleShe reached the top of her profession by dint of hard work and remarkable patience.Mesleğinin zirvesine sıkı çalışma ve olağanüstü sabır sayesinde ulaştı.
2.241. in tandem with · kalıp · C1... ile birlikte; ... ile eş güdümlü olarakHealth services must develop in tandem with the rapid growth of large cities.Sağlık hizmetleri, büyük şehirlerin hızlı büyümesiyle eş güdümlü olarak gelişmelidir.
2.242. under the auspices of · kalıp · C1... in himayesinde; ... gözetimindeThe peace talks were held under the auspices of the United Nations.Barış görüşmeleri Birleşmiş Milletler'in gözetiminde yapıldı.
2.243. in compliance with · kalıp · C1... e uygun olarak; ... a uyarakAll buildings in the region must be constructed in compliance with current safety standards.Bölgedeki tüm binalar mevcut güvenlik standartlarına uygun olarak inşa edilmelidir.
2.244. pursuant to · kalıp · C1... uyarınca; ... gereğincePursuant to Article 12 of the contract, either side may end the agreement with thirty days' notice.Sözleşmenin 12. maddesi uyarınca taraflardan her biri otuz gün önceden bildirerek anlaşmayı sona erdirebilir.
2.245. do justice to · kalıp · C1hakkını vermek; layıkıyla ele almakA short article cannot do justice to such a long and eventful period of history.Kısa bir makale, tarihin bu kadar uzun ve olaylı bir dönemine hakkını veremez.
2.246. pay heed to · kalıp · C1dikkate almak; kulak vermekHad the authorities paid heed to the early warnings, the damage might have been far smaller.Yetkililer erken uyarılara kulak verseydi, hasar çok daha az olabilirdi.
2.247. draw the line at · kalıp · C1(bir şeye) sınır koymak; ... a gelince durmakThe company is happy to adapt to customers' needs but draws the line at breaking safety rules.Şirket müşteri ihtiyaçlarına uyum sağlamaktan memnun, ancak güvenlik kurallarını çiğnemeye gelince sınır koyuyor.
2.248. exert influence · kalıp · C1etki yapmak; nüfuz kullanmakLarge media groups can exert a strong influence on what ordinary people think about current events.Büyük medya grupları, sıradan insanların güncel olaylar hakkında ne düşündüğü üzerinde güçlü bir etki yaratabilir.
2.249. tip the balance · kalıp · C1dengeyi bozmak; kararı belirleyen etken olmakA small number of late decisions tipped the balance in favour of the home team.Geç verilen birkaç karar, dengeyi ev sahibi takımın lehine çevirdi.