YDS Kelime Listesi (Sayfa 7)

YDS Kelime Listesi: 2.249 kelime, YDS’nin akademik okuma parçalarında ve kelime sorularında karşılaşacağın türden kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı. Seviyeler: B1 385, B2 1.040, C1 824.

1.501–1.750. kelimeler · Sayfa 7/9 · Güncelleme:

Kelimeler 1.501–1.750

KelimeAnlamıÖrnek cümle
1.501. criterion · isim · C1ölçüt; kriterOriginality is the main criterion by which the committee evaluates doctoral proposals.Özgünlük, komitenin doktora önerilerini değerlendirirken kullandığı temel ölçüttür.
1.502. framework · isim · C1çerçeve; yapıThe article proposes a new theoretical framework for analysing language change.Makale, dil değişimini çözümlemek için yeni bir kuramsal çerçeve öneriyor.
1.503. surge · isim · C1ani ve güçlü artışThe announcement was followed by a surge in demand for renewable energy shares.Duyuruyu, yenilenebilir enerji hisselerine olan talepte ani bir artış izledi.
1.504. controversy · isim · C1tartışma; polemikThe proposed law caused considerable controversy among lawyers and human rights groups.Önerilen yasa, avukatlar ve insan hakları grupları arasında hayli tartışma yarattı.
1.505. dilemma · isim · C1ikilem; çıkmazDoctors often face an ethical dilemma when a patient refuses a life-saving treatment.Hastanın hayat kurtarıcı bir tedaviyi reddetmesi durumunda doktorlar çoğu zaman etik bir ikilemle karşılaşır.
1.506. discrepancy · isim · C1tutarsızlık; çelişkiThe auditors noticed a discrepancy between the reported income and the actual bank records.Denetçiler, bildirilen gelir ile gerçek banka kayıtları arasında bir tutarsızlık fark etti.
1.507. incentive · isim · C1teşvik; özendirici unsurTax incentives have encouraged more firms to invest in solar technology.Vergi teşvikleri, daha fazla firmanın güneş enerjisi teknolojisine yatırım yapmasını sağladı.
1.508. consensus · isim · C1uzlaşı; genel görüş birliğiThere is a growing scientific consensus that human activity is driving global warming.İnsan faaliyetlerinin küresel ısınmayı hızlandırdığı konusunda bilim insanları arasında giderek güçlenen bir uzlaşı var.
1.509. premise · isim · C1öncül; temel varsayımThe whole argument rests on the premise that markets always behave rationally.Bütün argüman, piyasaların her zaman akılcı davrandığı öncülüne dayanıyor.
1.510. paradigm · isim · C1paradigma; düşünce modeliDarwin's work brought about a paradigm shift in the way people understood the origin of species.Darwin'in çalışması, insanların türlerin kökenini anlama biçiminde bir paradigma değişimine yol açtı.
1.511. margin · isim · C1pay; fark (oy, kâr vb.)The proposal was approved by a narrow margin after a long and heated debate.Teklif, uzun ve hararetli bir tartışmanın ardından dar bir farkla kabul edildi.
1.512. threshold · isim · C1eşik; sınır değerMost people have a pain threshold that can be raised through training.Çoğu insanın, eğitimle yükseltilebilen bir ağrı eşiği vardır.
1.513. disparity · isim · C1eşitsizlik; büyük farkThe disparity in income between urban and rural households has grown considerably.Kentsel ve kırsal haneler arasındaki gelir farkı hayli büyüdü.
1.514. exposure · isim · C1maruz kalma; açığa çıkmaLong-term exposure to air pollution has been linked to an increased risk of lung disease.Hava kirliliğine uzun süre maruz kalmak, akciğer hastalıkları riskinin artmasıyla ilişkilendirildi.
1.515. norm · isim · C1norm; toplumsal kural, olağan durumSocial norms about politeness differ widely from one culture to another.Nezaketle ilgili toplumsal normlar bir kültürden diğerine büyük farklılıklar gösterir.
1.516. analogy · isim · C1benzetme, analojiThe author uses an analogy between the heart and a pump to explain blood circulation.Yazar, kan dolaşımını açıklamak için kalp ile pompa arasında bir benzetme yapar.
1.517. hierarchy · isim · C1hiyerarşi, kademeli yapıIn a strict hierarchy, decisions are made at the top and passed down to lower levels.Katı bir hiyerarşide kararlar en üstte alınır ve alt kademelere iletilir.
1.518. deficiency · isim · C1eksiklik, yetersizlikA deficiency of vitamin D can cause weak bones, especially in children.D vitamini eksikliği, özellikle çocuklarda kemiklerin zayıflamasına yol açabilir.
1.519. surplus · isim · C1fazla, artık; fazlalıkThe country exported its grain surplus to neighbouring states that were facing bad harvests.Ülke, tahıl fazlasını kötü hasat yaşayan komşu ülkelere ihraç etti.
1.520. entity · isim · C1varlık; tüzel kişilik, bağımsız birimThe university is a legally independent entity with its own budget and administration.Üniversite, kendi bütçesi ve yönetimi olan, hukuken bağımsız bir tüzel kişiliktir.
1.521. intuition · isim · C1önsezi, sezgiThe experienced doctor relied on intuition, and her diagnosis was later confirmed by tests.Deneyimli doktor sezgisine güvendi ve teşhisi sonradan testlerle doğrulandı.
1.522. paradox · isim · C1paradoks, çelişkili durumIt is a paradox that people in wealthy societies often feel less satisfied with their lives.Zengin toplumlardaki insanların hayatlarından çoğu zaman daha az memnun olması bir paradokstur.
1.523. rationale · isim · C1mantıksal gerekçe, temel nedenThe report explains the rationale behind the decision to extend compulsory education.Rapor, zorunlu eğitimin uzatılması kararının ardındaki gerekçeyi açıklıyor.
1.524. endeavour · isim · C1çaba, girişimSpace exploration is an international endeavour that requires cooperation between many nations.Uzay keşfi, birçok ulus arasında iş birliği gerektiren uluslararası bir çabadır.
1.525. expertise · isim · C1uzmanlık, ihtisasThe project needs engineers with expertise in renewable building materials.Proje, yenilenebilir yapı malzemeleri konusunda uzmanlığı olan mühendislere ihtiyaç duyuyor.
1.526. proficiency · isim · C1yeterlik, ustalıkApplicants must show proficiency in English by passing a recognised language test.Başvuru sahiplerinin, tanınmış bir dil sınavını geçerek İngilizce yeterliklerini kanıtlaması gerekir.
1.527. misconception · isim · C1yanlış anlama, yanlış kanıIt is a common misconception that we use only ten percent of our brains.Beynimizin yalnızca yüzde onunu kullandığımız yaygın bir yanlış kanıdır.
1.528. deficit · isim · C1açık, eksik miktarThe government introduced savings measures to reduce the trade deficit with its main partners.Hükümet, başlıca ticaret ortaklarıyla olan dış ticaret açığını azaltmak için tasarruf önlemleri getirdi.
1.529. integrity · isim · C1dürüstlük, bütünlükAcademic integrity means doing your own work and giving credit to the sources you use.Akademik dürüstlük, kendi çalışmanı yapmak ve kullandığın kaynaklara atıf yapmak demektir.
1.530. complexity · isim · C1karmaşıklıkThe complexity of the human immune system makes it difficult to predict how it will respond.İnsan bağışıklık sisteminin karmaşıklığı, nasıl tepki vereceğini tahmin etmeyi zorlaştırır.
1.531. domain · isim · C1alan, etki alanıQuestions of public health fall within the domain of medicine as well as social policy.Halk sağlığı sorunları, toplumsal politikanın yanı sıra tıbbın da alanına girer.
1.532. transformation · isim · C1dönüşüm, köklü değişimThe spread of the internet led to a complete transformation of how people access information.İnternetin yaygınlaşması, insanların bilgiye erişme biçiminde tam bir dönüşüme yol açtı.
1.533. validity · isim · C1geçerlilik; haklılıkCritics questioned the validity of the conclusions because the sample was so small.Eleştirmenler, örneklem çok küçük olduğu için sonuçların geçerliliğini sorguladı.
1.534. methodology · isim · C1yöntembilim; araştırma yöntemiThe methodology section explains how the interviews were selected, recorded and analysed.Yöntem bölümü, görüşmelerin nasıl seçildiğini, kaydedildiğini ve analiz edildiğini açıklıyor.
1.535. acquisition · isim · C1edinme; (dil) edinimiResearch into language acquisition suggests that young children learn grammar rules without being taught them.Dil edinimi üzerine araştırmalar, küçük çocukların dilbilgisi kurallarını öğretilmeden öğrendiğini düşündürüyor.
1.536. implementation · isim · C1uygulama, hayata geçirmeThe successful implementation of the reform depends on training teachers well in advance.Reformun başarılı biçimde uygulanması, öğretmenlerin önceden iyi eğitilmesine bağlıdır.
1.537. notion · isim · C1kavram, fikir; kanıThe notion that intelligence is fixed at birth has been challenged by recent studies.Zekânın doğuştan sabit olduğu fikri, son çalışmalarla sorgulanmıştır.
1.538. doctrine · isim · C1doktrin; öğretiThe economic doctrine of free markets dominated policy debates throughout much of the twentieth century.Serbest piyasa iktisat doktrini, yirminci yüzyılın büyük bölümünde politika tartışmalarına damga vurdu.
1.539. discourse · isim · C1söylem; ciddi tartışma, konuşma biçimiPolitical discourse has become more polarised as people increasingly follow only news that matches their views.İnsanlar giderek yalnızca kendi görüşlerine uyan haberleri takip ettiğinden siyasi söylem daha kutuplaşmış hale geldi.
1.540. nuance · isim · C1ince fark, nüansA good translator must capture every nuance of the original text, not just its literal meaning.İyi bir çevirmen, yalnızca özgün metnin birebir anlamını değil, her inceliğini de yansıtmalıdır.
1.541. synthesis · isim · C1sentez; parçaların birleştirilmesiHer book is a synthesis of ideas from psychology, sociology and economics.Kitabı, psikoloji, sosyoloji ve iktisattan gelen fikirlerin bir sentezidir.
1.542. spectrum · isim · C1yelpaze; geniş çeşitlilikThe conference attracted speakers from across the political spectrum, which led to lively debate.Konferans, siyasi yelpazenin her kesiminden konuşmacıları bir araya getirdi ve canlı bir tartışma yarattı.
1.543. pitfall · isim · C1tuzak; gizli tehlike, olası hataOne common pitfall of online surveys is that only highly motivated people tend to respond.Çevrimiçi anketlerin yaygın bir tuzağı, genellikle yalnızca çok istekli kişilerin yanıt vermesidir.
1.544. merit · isim · C1değer, olumlu yön; liyakatEach proposal will be judged on its merits rather than on the reputation of the applicant.Her öneri, başvuru sahibinin itibarına göre değil, kendi değerine göre değerlendirilecek.
1.545. prevalence · isim · C1yaygınlık, görülme sıklığıThe survey measured the prevalence of smartphone use among teenagers in rural areas.Anket, kırsal bölgelerdeki gençler arasında akıllı telefon kullanımının yaygınlığını ölçtü.
1.546. manifestation · isim · C1belirti, tezahür; açık göstergeRising anxiety among students may be a manifestation of increasing pressure to succeed academically.Öğrenciler arasında artan kaygı, akademik olarak başarılı olma yönündeki artan baskının bir göstergesi olabilir.
1.547. cohort · isim · C1kohort; ortak özelliği olan grupResearchers followed the same cohort of graduates for twenty years to track their career paths.Araştırmacılar, kariyer yollarını izlemek için aynı mezun grubunu yirmi yıl boyunca takip etti.
1.548. magnitude · isim · C1büyüklük; önem derecesiFew people at first understood the magnitude of the changes that the printing press would bring.Başlangıçta çok az kişi matbaanın getireceği değişikliklerin büyüklüğünü kavradı.
1.549. equilibrium · isim · C1denge; dengeli durumWhen too many predators die, the natural equilibrium of the ecosystem is quickly disturbed.Çok sayıda avcı ölünce ekosistemin doğal dengesi hızla bozulur.
1.550. citation · isim · C1alıntı, atıf; kaynak göstermeA paper with thousands of citations is usually considered highly influential in its field.Binlerce atıf alan bir makale, genellikle alanında çok etkili sayılır.
1.551. contention · isim · C1iddia, savunulan görüş; tartışma konusuIt is my contention that school reforms fail when teachers are not consulted.Benim savım, öğretmenlere danışılmadığında okul reformlarının başarısız olduğudur.
1.552. convention · isim · C1gelenekselleşmiş kural, uzlaşım; sözleşmeAcademic writing follows strict conventions regarding how sources must be acknowledged.Akademik yazım, kaynakların nasıl belirtileceğine ilişkin katı kurallara uyar.
1.553. fraction · isim · C1küçük bir bölüm; kesirOnly a fraction of the original manuscripts have survived to the present day.Orijinal el yazmalarının yalnızca küçük bir kısmı günümüze ulaşabildi.
1.554. interval · isim · C1aralık, ara (zaman veya mesafe)Measurements were taken at regular intervals of ten minutes throughout the test.Ölçümler, test boyunca on dakikalık düzenli aralıklarla alındı.
1.555. mainstream · isim · C1ana akım, yaygın görüşHis views were far outside the mainstream of economic thought at the time.Onun görüşleri, o dönemin iktisat düşüncesinin ana akımının çok dışındaydı.
1.556. occurrence · isim · C1meydana gelme, olay; görülme sıklığıThe occurrence of such storms has become more frequent in the last two decades.Bu tür fırtınaların görülme sıklığı son yirmi yılda arttı.
1.557. parameter · isim · C1parametre; sınır, çerçeve belirleyen etkenThe study was conducted within strict parameters to keep the results comparable.Çalışma, sonuçların karşılaştırılabilir kalması için sıkı parametreler içinde yürütüldü.
1.558. segment · isim · C1kesim, bölüm, dilimYoung adults form the fastest growing segment of the online shopping market.Genç yetişkinler, çevrimiçi alışveriş pazarının en hızlı büyüyen kesimini oluşturuyor.
1.559. stimulus · isim · C1uyarıcı; teşvik edici etkenThe animals responded quickly to the light stimulus by turning their heads.Hayvanlar, ışık uyarıcısına başlarını çevirerek hızla tepki verdi.
1.560. terminology · isim · C1terminoloji, alana özgü terimlerLegal terminology can be difficult to follow even for educated readers.Hukuki terminolojiyi, eğitimli okurlar için bile takip etmek zor olabilir.
1.561. transaction · isim · C1işlem, alışverişEvery financial transaction above a certain amount must be recorded by the bank.Belirli bir tutarın üzerindeki her mali işlem banka tarafından kaydedilmek zorundadır.
1.562. venture · isim · C1girişim (riskli iş veya proje)Their first business venture failed, but it taught them valuable lessons about managing costs.İlk iş girişimleri başarısız oldu ama onlara maliyet yönetimi konusunda değerli dersler verdi.
1.563. sphere · isim · C1alan, çevre, faaliyet alanıTechnology has entered every sphere of modern life, from education to health care.Teknoloji, eğitimden sağlığa kadar modern yaşamın her alanına girdi.
1.564. assert · fiil · C1kesin bir dille ileri sürmek, savunmakThe minister asserted that the new policy would not harm small businesses.Bakan, yeni politikanın küçük işletmelere zarar vermeyeceğini kesin bir dille ileri sürdü.
1.565. insight · isim · C1kavrayış, derin anlayış, içgörüThe interviews offer valuable insight into how teachers cope with large classes.Görüşmeler, öğretmenlerin kalabalık sınıflarla nasıl başa çıktığına dair değerli bir kavrayış sunuyor.
1.566. flawed · sıfat · C1kusurlu, hatalıThe experts rejected the report because its methods were seriously flawed.Uzmanlar, yöntemleri ciddi biçimde hatalı olduğu için raporu reddetti.
1.567. refute · fiil · C1çürütmek, yanlışlığını kanıtlamakNewer measurements refuted the old belief that the disease spreads only through water.Daha yeni ölçümler, hastalığın yalnızca su yoluyla yayıldığı yönündeki eski inancı çürüttü.
1.568. acknowledge · fiil · C1kabul etmek, itiraf etmek; teşekkürle belirtmekThe authors acknowledge that their results may not apply to other age groups.Yazarlar, sonuçlarının diğer yaş gruplarına uygulanamayabileceğini kabul ediyor.
1.569. speculate · fiil · C1tahmin yürütmek, varsayımda bulunmakExperts can only speculate about why the ancient city was suddenly abandoned.Uzmanlar, antik kentin neden aniden terk edildiği konusunda yalnızca tahmin yürütebiliyor.
1.570. conclusive · sıfat · C1kesin, ikna edici, tartışmaya yer bırakmayanThe results are interesting, but they are not conclusive and more tests are needed.Sonuçlar ilginç, ancak kesin değil ve daha fazla teste ihtiyaç var.
1.571. tentative · sıfat · C1geçici, kesinleşmemiş; çekingenThe team reached a tentative conclusion, which they plan to test with a larger group.Ekip, daha büyük bir grupla sınamayı planladığı geçici bir sonuca ulaştı.
1.572. empirical · sıfat · C1deneysel, gözleme dayalı, ampirikThe theory is elegant, but it still lacks empirical support from real-world observations.Kuram zarif, ancak hâlâ gerçek dünya gözlemlerinden gelen ampirik bir destekten yoksun.
1.573. correlation · isim · C1ilinti, korelasyonThere is a strong correlation between hours of study and exam results, though this does not prove that one causes the other.Çalışma saatleri ile sınav sonuçları arasında güçlü bir ilinti var, ancak bu birinin diğerine neden olduğunu kanıtlamaz.
1.574. cite · fiil · C1alıntı yapmak, kaynak göstermek; örnek olarak anmakIn her essay, she cites three recent studies to support her main point.Makalesinde, ana düşüncesini desteklemek için son dönemde yapılmış üç çalışmayı kaynak gösteriyor.
1.575. rigorous · sıfat · C1titiz, sıkı, katıBefore publication, the article went through a rigorous review by independent experts.Yayımlanmadan önce makale, bağımsız uzmanlar tarafından titiz bir incelemeden geçti.
1.576. underlie · fiil · C1temelinde yatmak, altında yatan neden olmakThe same basic principle underlies all the different methods described in this chapter.Bu bölümde anlatılan tüm farklı yöntemlerin temelinde aynı temel ilke yatıyor.
1.577. substantiate · fiil · C1somut bilgilerle doğrulamak, temellendirmekThe journalist could not substantiate the rumour, so the newspaper refused to print it.Gazeteci söylentiyi somut bilgilerle doğrulayamadı, bu yüzden gazete yayımlamayı reddetti.
1.578. concede · fiil · C1(isteksizce) kabul etmek, haklı bulmak; teslim etmekEven her critics conceded that the new method was faster than the old one.Eleştirmenleri bile yeni yöntemin eskisinden daha hızlı olduğunu kabul etti.
1.579. endorse · fiil · C1onaylamak, açıkça desteklemekSeveral leading universities have endorsed the proposal to change the admission system.Önde gelen birkaç üniversite, kabul sistemini değiştirme önerisini açıkça destekledi.
1.580. scrutiny · isim · C1sıkı denetim, dikkatli ve eleştirel incelemeThe company's accounts came under close scrutiny after several mistakes were discovered.Birkaç hata ortaya çıkınca şirketin hesapları sıkı bir incelemeye alındı.
1.581. variable · isim · C1değişkenTo keep the test fair, the researchers changed only one variable at a time.Testi adil tutmak için araştırmacılar bir seferde yalnızca bir değişkeni değiştirdi.
1.582. contend · fiil · C1ileri sürmek; savunmakSome historians contend that this decision made the conflict almost unavoidable.Bazı tarihçiler bu kararın çatışmayı neredeyse kaçınılmaz kıldığını ileri sürer.
1.583. compelling · sıfat · C1güçlü ve ikna edici; sürükleyiciThe researchers offered compelling reasons for changing the way the exam is scored.Araştırmacılar, sınavın puanlanma biçiminin değiştirilmesi için ikna edici gerekçeler sundu.
1.584. debatable · sıfat · C1tartışmalı; tartışmaya açıkWhether the policy actually reduced waste is debatable, since nobody measured it beforehand.Politikanın atığı gerçekten azaltıp azaltmadığı tartışmalıdır, çünkü öncesinde kimse ölçüm yapmadı.
1.585. undeniable · sıfat · C1inkâr edilemez; su götürmezThere is an undeniable link between sleep quality and performance at school.Uyku kalitesi ile okul başarısı arasında inkâr edilemez bir bağlantı vardır.
1.586. irrefutable · sıfat · C1çürütülemez; kesinWithout irrefutable proof, the committee refused to change its earlier decision.Çürütülemez bir kanıt olmadan komite önceki kararını değiştirmeyi reddetti.
1.587. groundless · sıfat · C1asılsız; temelsizThe rumour that the results had been altered proved groundless after an independent check.Sonuçların değiştirildiği söylentisi, bağımsız bir kontrolün ardından asılsız çıktı.
1.588. anecdotal · sıfat · C1anekdota dayanan; kişisel gözlemlere dayalıAnecdotal evidence about miracle diets cannot replace carefully controlled studies.Mucize diyetlerle ilgili anekdotsal kanıtlar, dikkatle kontrol edilen çalışmaların yerini tutamaz.
1.589. loophole · isim · C1(yasa veya kuraldaki) boşluk; kaçamak yoluThe new rule closes a loophole that allowed some firms to avoid reporting their results.Yeni kural, bazı firmaların sonuçlarını bildirmekten kaçınmasına izin veren bir boşluğu kapatıyor.
1.590. meticulous · sıfat · C1titiz; ayrıntıya özen gösterenHer meticulous recording of every measurement allowed other teams to repeat the work.Her ölçümü titizlikle kaydetmesi, diğer ekiplerin çalışmayı tekrarlamasına olanak verdi.
1.591. delve into · öbek fiil · C1derinlemesine araştırmak; ayrıntısına inmekThe documentary delves into the reasons behind the sudden collapse of the fishing industry.Belgesel, balıkçılık sektöründeki ani çöküşün ardındaki nedenleri derinlemesine inceliyor.
1.592. debunk · fiil · C1(yanlış inancı) çürütmek; gerçek yüzünü ortaya çıkarmakThe article debunks the popular belief that people use only ten percent of their brains.Makale, insanların beyinlerinin yalnızca yüzde onunu kullandığı yönündeki yaygın inancı çürütüyor.
1.593. discredit · fiil · C1itibarını zedelemek; güvenilmez göstermekAttempts to discredit the scientist failed when other teams obtained the same results.Başka ekipler aynı sonuçlara ulaşınca bilim insanını itibarsızlaştırma girişimleri başarısız oldu.
1.594. vindicate · fiil · C1haklı çıkarmak; aklamakThe later results vindicated her early suspicion that the machine had been badly calibrated.Sonraki sonuçlar, makinenin kötü ayarlandığına dair erken şüphesinde onu haklı çıkardı.
1.595. uphold · fiil · C1onaylamak; geçerli saymak; savunup sürdürmekThe review upheld the original conclusions despite strong pressure from several critics.İnceleme, birkaç eleştirmenin güçlü baskısına rağmen ilk sonuçları onayladı.
1.596. oversimplify · fiil · C1aşırı basitleştirmekTo say that poor results are always caused by laziness is to oversimplify a complex problem.Kötü sonuçların her zaman tembellikten kaynaklandığını söylemek, karmaşık bir sorunu aşırı basitleştirmektir.
1.597. quantify · fiil · C1sayısal olarak ifade etmek; ölçüp sayıya dökmekIt is difficult to quantify how much a good teacher adds to a student's success.İyi bir öğretmenin bir öğrencinin başarısına ne kadar katkı yaptığını sayısal olarak ifade etmek zordur.
1.598. fabricate · fiil · C1uydurmak; sahte olarak üretmekHe was dismissed from the university after it was discovered that he had fabricated his results.Sonuçlarını uydurduğu ortaya çıkınca üniversiteden uzaklaştırıldı.
1.599. plagiarism · isim · C1intihal; başkasının çalışmasını kendi çalışması gibi sunmaPlagiarism is treated as a serious offence in universities, and offenders may be expelled.İntihal üniversitelerde ciddi bir suç sayılır ve suçlular okuldan atılabilir.
1.600. seminal · sıfat · C1çığır açan; kendi alanında temel oluşturanHer seminal paper of 1975 shaped how a whole generation studied language.1975 tarihli çığır açan makalesi, bütün bir neslin dili nasıl incelediğini şekillendirdi.
1.601. groundbreaking · sıfat · C1çığır açıcı; yenilikçiThe groundbreaking study changed how doctors think about stress and heart problems.Çığır açıcı çalışma, doktorların stres ve kalp sorunları hakkındaki düşünce biçimini değiştirdi.
1.602. noteworthy · sıfat · C1dikkate değer; kayda değerIt is noteworthy that none of the participants changed their answers after the discussion.Katılımcıların hiçbirinin tartışmadan sonra cevabını değiştirmemiş olması dikkate değerdir.
1.603. counterpart · isim · C1emsal; benzer konumdaki kişi veya şey; karşılığıResearchers in Japan compared their results with those of their counterparts in Brazil.Japonya'daki araştırmacılar sonuçlarını Brezilya'daki meslektaşlarının sonuçlarıyla karşılaştırdı.
1.604. per se · kalıp · C1kendi başına; başlı başınaThe problem is not the technology per se but the way it is used in classrooms.Sorun teknolojinin kendisi değil, sınıflarda kullanılış biçimidir.
1.605. fallacy · isim · C1safsata; yanlış inanç; mantık hatasıIt is a common fallacy that people who speak loudly are always the most knowledgeable.Yüksek sesle konuşan kişilerin her zaman en bilgili olduğu yaygın bir yanılgıdır.
1.606. rebuttal · isim · C1çürütme; karşı yanıtThe minister published a detailed rebuttal of the newspaper's allegations the following morning.Bakan, ertesi sabah gazetenin iddialarına karşı ayrıntılı bir çürütme yayımladı.
1.607. corroborate · fiil · C1doğrulamak; desteklemek (kanıtla)Later excavations corroborated the historian's view that the settlement was abandoned suddenly.Sonraki kazılar, yerleşimin aniden terk edildiği yönündeki tarihçinin görüşünü doğruladı.
1.608. qualitative · sıfat · C1nitelikselQualitative research relies on interviews and observations rather than on large sets of figures.Niteliksel araştırma, büyük sayısal veri kümeleri yerine görüşme ve gözleme dayanır.
1.609. quantitative · sıfat · C1niceliksel; sayısalThe team preferred a quantitative method because it allowed them to compare results across many countries.Ekip, birçok ülkenin sonuçlarını karşılaştırmaya imkân verdiği için niceliksel bir yöntemi tercih etti.
1.610. anomaly · isim · C1anormallik; düzensizlik; istisnai durumThe sudden rise in temperature in 1998 appeared as an anomaly in an otherwise steady record.1998'deki ani sıcaklık artışı, aksi halde durağan olan kayıtta bir anormallik olarak göze çarpıyordu.
1.611. longitudinal · sıfat · C1uzun süreli izlemeye dayanan; boylamsalA longitudinal study of the same children over twenty years revealed how early reading shapes later success.Aynı çocuklar üzerinde yirmi yıl süren boylamsal bir çalışma, erken okumanın sonraki başarıyı nasıl şekillendirdiğini ortaya koydu.
1.612. rhetoric · isim · C1retorik; etkileyici ama içi boş söylemCritics said the speech was full of rhetoric but offered no practical plan for reform.Eleştirmenler, konuşmanın retorikle dolu olduğunu ancak reform için uygulanabilir bir plan sunmadığını söyledi.
1.613. unfounded · sıfat · C1asılsız; temelsizThe company dismissed the rumours as unfounded and published its audited accounts to prove it.Şirket söylentileri asılsız olarak nitelendirdi ve bunu kanıtlamak için denetlenmiş hesaplarını yayımladı.
1.614. untenable · sıfat · C1savunulamaz; geçerliliğini koruyamayanAfter the new figures were released, the government's position became completely untenable.Yeni rakamlar açıklandıktan sonra hükümetin tutumu tamamen savunulamaz hale geldi.
1.615. far-fetched · sıfat · C1inandırıcı olmayan; zorlamaMany scientists regarded his explanation as far-fetched because it ignored all the available measurements.Birçok bilim insanı, mevcut tüm ölçümleri göz ardı ettiği için onun açıklamasını zorlama buldu.
1.616. bolster · fiil · C1güçlendirmek; desteklemekNew fossil discoveries have bolstered the view that the species lived in much colder regions.Yeni fosil keşifleri, türün çok daha soğuk bölgelerde yaşadığı görüşünü güçlendirdi.
1.617. retract · fiil · C1geri çekmek; (sözünü, yayımladığını) geri almakThe journal was forced to retract the article after other researchers could not repeat its results.Diğer araştırmacılar sonuçları tekrarlayamayınca dergi makaleyi geri çekmek zorunda kaldı.
1.618. caveat · isim · C1uyarı; çekince; kayıtThe authors add one caveat: the results apply only to adults living in large cities.Yazarlar bir çekince ekliyor: sonuçlar yalnızca büyük şehirlerde yaşayan yetişkinler için geçerlidir.
1.619. critique · isim · C1eleştirel inceleme; eleştiri yazısıHer critique of the policy highlighted both its good intentions and its serious practical weaknesses.Politikaya yönelik eleştirel incelemesi, hem iyi niyetini hem de ciddi uygulama zayıflıklarını vurguluyordu.
1.620. pertinent · sıfat · C1konuyla doğrudan ilgili; yerindeThe chairman asked the speakers to give only pertinent examples and to avoid long stories.Başkan, konuşmacılardan yalnızca konuyla doğrudan ilgili örnekler vermelerini ve uzun hikâyelerden kaçınmalarını istedi.
1.621. extrapolate · fiil · C1mevcut verilerden yola çıkarak tahmin etmek; çıkarım yapmakIt is risky to extrapolate from a small group of students to the whole population.Küçük bir öğrenci grubundan yola çıkarak tüm nüfusa dair sonuç çıkarmak risklidir.
1.622. causation · isim · C1nedensellikThe study found a link between the two events, but it could not prove causation.Çalışma iki olay arasında bir bağ buldu ancak nedenselliği kanıtlayamadı.
1.623. ascertain · fiil · C1kesin olarak öğrenmek; saptamakInvestigators are trying to ascertain whether the data were changed before they were published.Araştırmacılar, verilerin yayımlanmadan önce değiştirilip değiştirilmediğini kesin olarak saptamaya çalışıyor.
1.624. discern · fiil · C1fark etmek; ayırt etmekIt is hard to discern any clear trend in such a small and irregular set of results.Bu kadar küçük ve düzensiz bir sonuç kümesinde net bir eğilim fark etmek zordur.
1.625. bear out · öbek fiil · C1doğrulamak; haklı çıkarmakThe latest figures bear out the economists' warning that growth would slow this year.En son rakamlar, ekonomistlerin bu yıl büyümenin yavaşlayacağına dair uyarısını doğruluyor.
1.626. boil down to · öbek fiil · C1özünde ... olmak; sonuçta ...'e çıkmakThe whole disagreement boils down to whether short-term profit or long-term safety should come first.Bütün anlaşmazlık, kısa vadeli kârın mı yoksa uzun vadeli güvenliğin mi önce geleceğine dayanıyor.
1.627. allude to · öbek fiil · C1üstü kapalı değinmek; ima ederek söz etmekIn his conclusion, the author alludes to a more serious problem but never names it.Yazar sonuç bölümünde daha ciddi bir soruna üstü kapalı değiniyor ama onu hiç adlandırmıyor.
1.628. reiterate · fiil · C1yinelemek; tekrar vurgulamakThe spokesperson reiterated that no decision had been made and that talks would continue.Sözcü, henüz bir karar alınmadığını ve görüşmelerin süreceğini yineledi.
1.629. a case in point · kalıp · C1konuyu açıklayan tipik bir örnekMany old industries have struggled to adapt, and the coal sector is a case in point.Birçok eski sanayi kolu uyum sağlamakta zorlandı ve kömür sektörü bunun tipik bir örneğidir.
1.630. stand to reason · kalıp · C1mantıklı olmak; akla yatkın olmakIt stands to reason that students who sleep well will concentrate better in lessons.İyi uyuyan öğrencilerin derslerde daha iyi odaklanacağı akla yatkındır.
1.631. hinge on · öbek fiil · C1...'e bağlı olmak; ...'in sonucuna bağlı olmakThe success of the whole project hinges on whether the sample is truly representative.Tüm projenin başarısı, örneklemin gerçekten temsil edici olup olmadığına bağlıdır.
1.632. inference · isim · C1çıkarım; dolaylı sonuçStudents must make an inference about the writer's attitude, since it is never stated directly in the passage.Öğrenciler, yazarın tutumu parçada hiç açıkça belirtilmediği için bu konuda bir çıkarım yapmak zorundadır.
1.633. contradictory · sıfat · C1çelişkili; birbiriyle uyuşmayanThe committee received contradictory reports about the safety of the bridge and could not decide what to do.Komite köprünün güvenliği hakkında çelişkili raporlar aldı ve ne yapacağına karar veremedi.
1.634. speculation · isim · C1spekülasyon; kanıtsız tahminUntil the results are published, any talk about the cause of the decline is pure speculation.Sonuçlar yayımlanana kadar, düşüşün nedeni hakkındaki her konuşma tam anlamıyla spekülasyondur.
1.635. credibility · isim · C1inandırıcılık; güvenilirlikThe scandal seriously damaged the credibility of the institute's earlier research.Skandal, enstitünün önceki araştırmalarının inandırıcılığına ciddi zarar verdi.
1.636. proponent · isim · C1savunucu; bir görüşü destekleyen kişiProponents of the new teaching model say it improves students' ability to think independently.Yeni öğretim modelinin savunucuları, bunun öğrencilerin bağımsız düşünme becerisini artırdığını söylüyor.
1.637. inconclusive · sıfat · C1sonuç vermeyen; kesin olmayanThe results were inconclusive, so the team decided to repeat the study with a larger sample.Sonuçlar kesin olmadığından ekip, çalışmayı daha büyük bir örneklemle tekrarlamaya karar verdi.
1.638. scrutinize · fiil · C1çok dikkatle incelemek; didik didik etmekReviewers scrutinized every table in the paper before agreeing that it could be published.Hakemler, makalenin yayımlanabileceğini kabul etmeden önce içindeki her tabloyu dikkatle inceledi.
1.639. validate · fiil · C1doğrulamak; geçerliliğini kanıtlamakA second independent laboratory was asked to validate the findings before the treatment was approved.Tedavi onaylanmadan önce ikinci bir bağımsız laboratuvardan bulguları doğrulaması istendi.
1.640. exhaustive · sıfat · C1kapsamlı; her yönüyle ele alanThe report offers an exhaustive review of every study published on the subject since 1990.Rapor, konuyla ilgili 1990'dan beri yayımlanan her çalışmanın kapsamlı bir incelemesini sunuyor.
1.641. insightful · sıfat · C1derin kavrayışlı; içgörü doluHer insightful analysis revealed a weakness in the argument that earlier critics had completely missed.Onun derin kavrayışlı analizi, önceki eleştirmenlerin tamamen gözden kaçırdığı bir zayıflığı ortaya çıkardı.
1.642. coherence · isim · C1tutarlılık; bütünlük, mantıksal bağlantıThe essay lacks coherence because its paragraphs are not clearly linked to the main thesis.Deneme, paragrafları ana tezle açıkça bağlantılı olmadığı için tutarlılıktan yoksundur.
1.643. tenable · sıfat · C1savunulabilir; geçerliliğini koruyabilenIn light of the new evidence, the old explanation is no longer tenable.Yeni kanıtlar ışığında eski açıklama artık savunulabilir değil.
1.644. spurious · sıfat · C1sahte; yanıltıcı, temelsizThe apparent link between the two events turned out to be spurious and caused by a third factor.İki olay arasındaki görünürdeki bağlantının sahte olduğu ve üçüncü bir etkenden kaynaklandığı ortaya çıktı.
1.645. dogmatic · sıfat · C1dogmatik; kendi görüşünü tartışmasız doğru sayanHis dogmatic refusal to consider other explanations weakened an otherwise impressive piece of research.Başka açıklamaları değerlendirmeyi dogmatik biçimde reddetmesi, aksi halde etkileyici olan bir araştırmayı zayıflattı.
1.646. hypothesize · fiil · C1hipotez kurmak; varsaymakThe researchers hypothesized that sleep loss affects memory more strongly in older adults.Araştırmacılar, uykusuzluğun belleği yaşlı yetişkinlerde daha güçlü etkilediği yönünde hipotez kurdu.
1.647. correlate · fiil · C1ilişkili olmak; bağıntılı olmakReading habits in childhood correlate strongly with academic performance in later years.Çocukluktaki okuma alışkanlıkları, sonraki yıllardaki akademik başarıyla güçlü biçimde ilişkilidir.
1.648. deduction · isim · C1tümdengelim; mantıksal çıkarımBy a simple deduction from the two premises, the detective identified the only possible suspect.Dedektif, iki öncülden basit bir tümdengelimle tek olası şüpheliyi belirledi.
1.649. inconsistency · isim · C1tutarsızlık; çelişkiThe reviewer pointed to several inconsistencies between the survey results and the final conclusions.Hakem, anket sonuçları ile nihai sonuçlar arasındaki birçok tutarsızlığa dikkat çekti.
1.650. oversight · isim · C1gözden kaçırma; dikkatsizlik hatasıLeaving out the earlier studies was a serious oversight that weakened the whole review.Önceki çalışmaları dışarıda bırakmak, bütün derlemeyi zayıflatan ciddi bir gözden kaçırmaydı.
1.651. counterargument · isim · C1karşı argüman; karşı görüşA strong essay does not ignore the counterargument but answers it with clear evidence.Güçlü bir deneme, karşı argümanı görmezden gelmez; onu net kanıtlarla yanıtlar.
1.652. concur · fiil · C1aynı fikirde olmak; hemfikir olmakMost historians concur that economic pressure, rather than a single event, caused the war.Çoğu tarihçi, savaşa tek bir olayın değil ekonomik baskının yol açtığı konusunda hemfikirdir.
1.653. reconcile · fiil · C1uzlaştırmak; bağdaştırmakIt is difficult to reconcile the author's early optimism with the pessimistic tone of her later work.Yazarın erken dönemdeki iyimserliğini sonraki çalışmalarının karamsar tonuyla bağdaştırmak zordur.
1.654. articulate · fiil · C1açıkça ifade etmek; dile getirmekThe report fails to articulate a clear reason for abandoning the original research plan.Rapor, özgün araştırma planından vazgeçmek için açık bir gerekçeyi dile getirmekte başarısız oluyor.
1.655. elucidate · fiil · C1aydınlatmak; açıklığa kavuşturmakThe second chapter attempts to elucidate how the two competing models differ in their basic assumptions.İkinci bölüm, rekabet eden iki modelin temel varsayımlarda nasıl ayrıldığını açıklığa kavuşturmaya çalışıyor.
1.656. gloss over · öbek fiil · C1üstünü kapatmak; geçiştirmekThe article glosses over the fact that the sample was far too small to prove anything.Makale, örneklemin hiçbir şeyi kanıtlayamayacak kadar küçük olduğu gerçeğini geçiştiriyor.
1.657. dwell on · öbek fiil · C1üzerinde uzun uzun durmakThe author does not dwell on the methodology and moves quickly to the practical results.Yazar yöntem üzerinde uzun uzun durmuyor ve hızla pratik sonuçlara geçiyor.
1.658. brush aside · öbek fiil · C1önemsememek; geçiştirip bir kenara itmekThe minister brushed aside the experts' warnings, saying they were based on outdated figures.Bakan, uzmanların uyarılarının eskimiş rakamlara dayandığını söyleyerek onları önemsemedi.
1.659. conducive to · kalıp · C1elverişli; katkıda bulunanA calm and open atmosphere is conducive to honest discussion between researchers and critics.Sakin ve açık bir ortam, araştırmacılar ile eleştirmenler arasında dürüst bir tartışmaya elverişlidir.
1.660. rationalize · fiil · C1mantıklı gösterip haklı çıkarmaya çalışmakPeople often rationalize their poor decisions by claiming that they had no other choice.İnsanlar kötü kararlarını çoğu zaman başka seçenekleri olmadığını söyleyerek mantıklı göstermeye çalışır.
1.661. painstaking · sıfat · C1titiz; büyük özen ve emek gerektirenAfter years of painstaking work, the team finally produced a complete catalogue of the manuscripts.Yıllarca süren titiz bir çalışmanın ardından ekip, el yazmalarının eksiksiz bir kataloğunu nihayet hazırladı.
1.662. cursory · sıfat · C1üstünkörü; yüzeyselEven a cursory reading of the text shows that the writer's main claim is not supported.Metne üstünkörü bir göz atmak bile yazarın ana iddiasının desteklenmediğini gösteriyor.
1.663. pioneering · sıfat · C1öncü; çığır açanHer pioneering study of bilingual children changed the way linguists think about early language learning.İki dilli çocuklar üzerine yaptığı öncü çalışma, dilbilimcilerin erken dil öğrenimine bakışını değiştirdi.
1.664. sway · fiil · C1etkileyip fikrini değiştirmek; yönlendirmekThe statistics presented in the final speech were enough to sway many undecided listeners.Son konuşmada sunulan istatistikler, kararsız dinleyicilerin çoğunun fikrini değiştirmeye yetti.
1.665. by the same token · kalıp · C1aynı şekilde; aynı gerekçeyleRapid growth brings new opportunities, but by the same token it creates new risks for small firms.Hızlı büyüme yeni fırsatlar getirir, ancak aynı gerekçeyle küçük firmalar için yeni riskler de yaratır.
1.666. lend credence to · kalıp · C1inandırıcılık kazandırmak; güvenilir kılmakThe recently discovered letters lend credence to the theory that the treaty was signed in secret.Yeni bulunan mektuplar, antlaşmanın gizlice imzalandığı teorisine inandırıcılık kazandırıyor.
1.667. convict · fiil · C1suçlu bulmak; mahkûm etmekHe was convicted of fraud on the basis of documents found in his office.Ofisinde bulunan belgelere dayanılarak dolandırıcılıktan mahkûm edildi.
1.668. acquit · fiil · C1beraat ettirmek; aklamakThe judge acquitted the defendant because the prosecution failed to provide convincing proof.Hâkim, savcılık ikna edici kanıt sunamadığı için sanığı beraat ettirdi.
1.669. defendant · isim · C1sanık; davalıThe defendant denied all the charges and said he had never met the other party.Sanık tüm suçlamaları reddetti ve karşı tarafla hiç tanışmadığını söyledi.
1.670. prosecute · fiil · C1(suçlu olarak) yargılamak; hakkında dava açmakOfficials who accept gifts in exchange for favours can be prosecuted under the anti-corruption law.Kayırma karşılığında hediye kabul eden görevliler yolsuzlukla mücadele yasası uyarınca yargılanabilir.
1.671. liable · sıfat · C1sorumlu; yasal olarak yükümlüUnder the new rules, manufacturers are liable for any injuries caused by faulty products.Yeni kurallara göre üreticiler, kusurlu ürünlerin yol açtığı her türlü yaralanmadan sorumludur.
1.672. accountable · sıfat · C1hesap verebilir; sorumlu tutulabilirIn a healthy democracy, elected officials must remain accountable to the people who voted for them.Sağlıklı bir demokraside seçilmiş yetkililer, kendilerine oy verenlere hesap verebilir kalmak zorundadır.
1.673. sanction · isim · C1yaptırım; (ekonomik) ambargoSeveral countries introduced economic sanctions in an attempt to persuade the regime to change its policy.Birkaç ülke, rejimi politikasını değiştirmeye ikna etmek amacıyla ekonomik yaptırımlar uyguladı.
1.674. enact · fiil · C1(yasa) çıkarmak; yürürlüğe koymakParliament enacted the measure after months of debate between the ruling party and its critics.Meclis, iktidar partisi ile eleştirmenleri arasında aylarca süren tartışmanın ardından düzenlemeyi yasalaştırdı.
1.675. ratify · fiil · C1onaylamak; (anlaşmayı) onaylayıp bağlayıcı kılmakThe agreement will only take effect once at least thirty member states have ratified it.Anlaşma, en az otuz üye devlet onayladıktan sonra yürürlüğe girecek.
1.676. legitimate · sıfat · C1meşru; haklıMany citizens refused to recognise the government as legitimate because the election had been widely criticised.Seçim geniş çapta eleştirildiği için birçok vatandaş hükümeti meşru olarak tanımayı reddetti.
1.677. sovereignty · isim · C1egemenlikSome politicians claim that joining the union would weaken national sovereignty over economic decisions.Bazı politikacılar, birliğe katılmanın ekonomik kararlar üzerindeki ulusal egemenliği zayıflatacağını iddia ediyor.
1.678. amendment · isim · C1değişiklik; (anayasa/yasa) tadilThe amendment, which lowered the voting age to sixteen, was approved by a narrow margin.Oy verme yaşını on altıya düşüren değişiklik dar bir çoğunlukla kabul edildi.
1.679. coalition · isim · C1koalisyonSince no party won a majority of seats, a coalition of three parties took over the government.Hiçbir parti sandalyelerin çoğunluğunu kazanamadığı için üç partinin koalisyonu hükümeti kurdu.
1.680. ballot · isim · C1oy pusulası; gizli oylamaEvery voter marked the ballot in private and placed it in a sealed box.Her seçmen oy pusulasını gizlice işaretledi ve mühürlü bir sandığa koydu.
1.681. referendum · isim · C1halkoylaması; referandumThe proposal will be put to a referendum so that citizens can decide the matter themselves.Vatandaşlar konuya kendileri karar verebilsin diye öneri halkoylamasına sunulacak.
1.682. turnout · isim · C1(seçimde) katılım oranıLow turnout among young people has led to calls for easier ways of registering to vote.Gençler arasındaki düşük katılım, oy kaydı yaptırmanın daha kolay yollarını bulma çağrılarına yol açtı.
1.683. regime · isim · C1rejim; yönetimUnder the military regime, newspapers were closed and opponents were arrested without any legal process.Askerî rejim döneminde gazeteler kapatıldı ve muhalifler hiçbir hukuki süreç işletilmeden tutuklandı.
1.684. authoritarian · sıfat · C1otoriter; baskıcıCritics described the leader's style as authoritarian because he rarely accepted advice from other officials.Eleştirmenler, lider diğer yetkililerin tavsiyelerini nadiren kabul ettiği için onun tarzını otoriter olarak nitelendirdi.
1.685. bribery · isim · C1rüşvet verme/almaThe inspector was dismissed after an investigation revealed that he had been involved in bribery for years.Müfettiş, bir soruşturma yıllardır rüşvete karıştığını ortaya koyunca görevden alındı.
1.686. fraud · isim · C1dolandırıcılık; hileInvestigators discovered that the charity had been used for fraud rather than for helping families in need.Müfettişler, hayır kurumunun ihtiyaç sahibi ailelere yardım etmek yerine dolandırıcılık için kullanıldığını keşfetti.
1.687. abide by · öbek fiil · C1(karara, kurala) uymak; bağlı kalmakBoth sides promised to abide by the court's decision, whatever the final outcome might be.İki taraf da nihai sonuç ne olursa olsun mahkemenin kararına uyacağına söz verdi.
1.688. diplomacy · isim · C1diplomasiQuiet diplomacy, rather than public threats, eventually persuaded both sides to return to the negotiating table.Sonunda iki tarafı müzakere masasına döndüren şey, açık tehditler değil sessiz diplomasi oldu.
1.689. mandate · isim · C1(seçmenden alınan) yetki; görev yetkisiWith a clear mandate from the voters, the new government began to implement its promised changes.Seçmenlerden aldığı net yetkiyle yeni hükümet vaat ettiği değişiklikleri uygulamaya başladı.
1.690. dissent · isim · C1muhalefet; karşı görüşThe regime tried to silence dissent by closing independent newspapers and monitoring online discussions.Rejim, bağımsız gazeteleri kapatarak ve çevrimiçi tartışmaları izleyerek muhalefeti susturmaya çalıştı.
1.691. electorate · isim · C1seçmen kitlesiA large part of the electorate remained undecided until the final week of the campaign.Seçmen kitlesinin büyük bir bölümü, kampanyanın son haftasına kadar kararsız kaldı.
1.692. constituency · isim · C1seçim bölgesi; seçmenlerShe won her constituency by a narrow margin of fewer than two hundred votes.Seçim bölgesini iki yüzden az oyla kıl payı kazandı.
1.693. incumbent · isim · C1görevdeki kişiThe incumbent is expected to struggle because of rising prices and public frustration.Görevdeki kişinin, artan fiyatlar ve halkın hoşnutsuzluğu nedeniyle zorlanması bekleniyor.
1.694. veto · fiil · C1veto etmekThe president threatened to veto any budget that cut funding for public hospitals.Cumhurbaşkanı, devlet hastanelerinin ödeneğini kesen her bütçeyi veto etmekle tehdit etti.
1.695. statute · isim · C1kanun; yasa hükmüUnder this statute, employers must report serious workplace accidents within twenty-four hours.Bu kanun uyarınca işverenler ciddi iş kazalarını yirmi dört saat içinde bildirmek zorundadır.
1.696. jurisdiction · isim · C1yargı yetkisi; yetki alanıThe case falls outside the court's jurisdiction because the incident occurred in international waters.Olay uluslararası sularda meydana geldiği için dava mahkemenin yetki alanı dışında kalıyor.
1.697. precedent · isim · C1emsal; örnek teşkil eden kararThe ruling sets a precedent that could change how similar disputes are settled in future.Karar, benzer uyuşmazlıkların gelecekte nasıl çözüleceğini değiştirebilecek bir emsal oluşturuyor.
1.698. allegation · isim · C1iddia; (kanıtsız) suçlamaThe minister strongly denied the allegation that he had received money from a foreign company.Bakan, yabancı bir şirketten para aldığı yönündeki iddiayı şiddetle reddetti.
1.699. plaintiff · isim · C1davacıThe plaintiff claimed that the landlord had ignored repeated warnings about the faulty wiring.Davacı, ev sahibinin hatalı elektrik tesisatına ilişkin tekrarlanan uyarıları görmezden geldiğini ileri sürdü.
1.700. bail · isim · C1kefaletThe judge granted bail on condition that the accused surrender his passport.Hâkim, sanığın pasaportunu teslim etmesi şartıyla kefaletle serbest bırakılmasına karar verdi.
1.701. impeach · fiil · C1(üst düzey yetkiliyi) yüce divana sevk etmekLawmakers voted to impeach the president for obstructing an official investigation.Milletvekilleri, cumhurbaşkanını resmî bir soruşturmayı engellediği için yüce divana sevk etmek üzere oy kullandı.
1.702. repeal · fiil · C1(yasayı) yürürlükten kaldırmakThe new government promised to repeal the unpopular law within its first hundred days.Yeni hükümet, popüler olmayan yasayı ilk yüz günde yürürlükten kaldıracağına söz verdi.
1.703. overturn · fiil · C1(kararı) bozmak, geçersiz kılmakThe higher court overturned the earlier decision after finding serious errors in the procedure.Üst mahkeme, usulde ciddi hatalar tespit edince önceki kararı bozdu.
1.704. unanimous · sıfat · C1oybirliğiyle alınan; hemfikirThe committee's decision to dismiss the director was unanimous.Komitenin müdürü görevden alma kararı oybirliğiyle alındı.
1.705. abstain · fiil · C1çekimser kalmakTwo members chose to abstain rather than support a resolution they considered poorly drafted.İki üye, kötü hazırlandığını düşündükleri bir karar tasarısını desteklemek yerine çekimser kalmayı tercih etti.
1.706. censorship · isim · C1sansürStrict censorship prevented newspapers from reporting on the economic difficulties facing the country.Sıkı sansür, gazetelerin ülkenin yaşadığı ekonomik sıkıntıları haber yapmasını engelledi.
1.707. lobby · fiil · C1lobi faaliyeti yürütmek; baskı yapmakEnvironmental groups have been lobbying MPs to support stricter limits on industrial waste.Çevre grupları, sanayi atıklarına daha sıkı sınırlar getirilmesini desteklemeleri için milletvekillerine lobi yapıyor.
1.708. bureaucracy · isim · C1bürokrasi; kırtasiyecilikExcessive bureaucracy discourages small businesses from applying for government support.Aşırı bürokrasi, küçük işletmelerin devlet desteği için başvurmasını caydırıyor.
1.709. autonomy · isim · C1özerklikThe region was granted a degree of autonomy in matters of education and culture.Bölgeye eğitim ve kültür konularında belirli ölçüde özerklik tanındı.
1.710. pardon · fiil · C1affetmek; (cezayı) bağışlamakThe president pardoned several political prisoners as a gesture of national reconciliation.Cumhurbaşkanı, ulusal uzlaşma jesti olarak birkaç siyasi tutukluyu affetti.
1.711. bipartisan · sıfat · C1iki partinin birlikte desteklediğiThe proposal won bipartisan support, which made its approval in the assembly almost certain.Teklif iki partinin de desteğini aldı ve bu, mecliste kabul edilmesini neredeyse kesinleştirdi.
1.712. concession · isim · C1tavizThe government refused to make any concession to the protesters on the issue of fuel prices.Hükümet, akaryakıt fiyatları konusunda göstericilere hiçbir taviz vermeyi reddetti.
1.713. binding · sıfat · C1bağlayıcıThe decision of the international panel is binding, so neither country can ignore it.Uluslararası kurulun kararı bağlayıcıdır, bu nedenle hiçbir ülke onu görmezden gelemez.
1.714. revoke · fiil · C1iptal etmek, geçersiz kılmak (izin, hak)The authorities threatened to revoke the company's licence if it failed to meet safety standards.Yetkililer, şirket güvenlik standartlarını karşılamazsa lisansını iptal etmekle tehdit etti.
1.715. annul · fiil · C1hükümsüz kılmak, iptal etmekThe high court decided to annul the contract because it had been signed under pressure.Yüksek mahkeme, baskı altında imzalandığı için sözleşmeyi hükümsüz kılmaya karar verdi.
1.716. judiciary · isim · C1yargı (organı), mahkemeler sistemiAn independent judiciary is regarded as a basic safeguard against the abuse of political power.Bağımsız bir yargı, siyasi gücün kötüye kullanılmasına karşı temel bir güvence sayılır.
1.717. legislature · isim · C1yasama organıThe legislature approved the new data protection rules after a long and heated debate.Yasama organı, uzun ve hararetli bir tartışmanın ardından yeni veri koruma kurallarını onayladı.
1.718. tribunal · isim · C1özel mahkeme, yargı kuruluThe employee took her complaint about unfair dismissal to an employment tribunal.Çalışan, haksız işten çıkarılmayla ilgili şikâyetini bir iş mahkemesine götürdü.
1.719. custody · isim · C1gözaltı; velayetThe suspect remained in police custody for two days while officers collected further information.Şüpheli, polisler daha fazla bilgi toplarken iki gün boyunca polis gözaltında kaldı.
1.720. municipality · isim · C1belediyeEach municipality is responsible for services such as waste collection, street lighting and public transport.Her belediye, çöp toplama, sokak aydınlatması ve toplu taşıma gibi hizmetlerden sorumludur.
1.721. manifesto · isim · C1parti programı, bildiriThe party's manifesto includes plans to raise the minimum school-leaving age and to expand public housing.Partinin programı, okulu bırakma yaşını yükseltme ve kamu konutlarını artırma planlarını içeriyor.
1.722. tenure · isim · C1görev süresi; kadro güvencesiDuring his tenure as prime minister, the country experienced steady economic growth.Başbakanlığı döneminde ülke istikrarlı bir ekonomik büyüme yaşadı.
1.723. populism · isim · C1popülizm, halkçılıkAnalysts link the rise of populism in Europe to economic insecurity and distrust of established parties.Analistler, Avrupa'da popülizmin yükselişini ekonomik güvensizliğe ve köklü partilere duyulan güvensizliğe bağlıyor.
1.724. peacekeeping · isim · C1barışı korumaSeveral countries sent soldiers to join the peacekeeping mission along the disputed border.Birkaç ülke, tartışmalı sınır boyunca yürütülen barışı koruma görevine katılmak için asker gönderdi.
1.725. bilateral · sıfat · C1iki taraflı, ikiliThe two governments signed a bilateral agreement to strengthen cooperation in energy and transport.İki hükümet, enerji ve ulaştırmada iş birliğini güçlendirmek için ikili bir anlaşma imzaladı.
1.726. unilateral · sıfat · C1tek taraflıThe unilateral decision to close the border angered neighbouring states that had not been consulted.Sınırı kapatma yönündeki tek taraflı karar, danışılmayan komşu devletleri kızdırdı.
1.727. mediate · fiil · C1arabuluculuk yapmakA neutral country offered to mediate between the two sides in order to end the dispute.Tarafsız bir ülke, anlaşmazlığı sona erdirmek için iki taraf arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti.
1.728. arbitration · isim · C1hakem yoluyla çözüm, tahkimBoth companies agreed to resolve the disagreement through arbitration rather than a lengthy court case.Her iki şirket de anlaşmazlığı uzun bir dava yerine tahkim yoluyla çözmeyi kabul etti.
1.729. litigation · isim · C1dava süreci, davalaşmaThe firm tried to avoid expensive litigation by offering the residents a settlement.Firma, sakinlere bir uzlaşma teklif ederek pahalı bir dava sürecinden kaçınmaya çalıştı.
1.730. unconstitutional · sıfat · C1anayasaya aykırıThe highest court ruled that the restriction on public meetings was unconstitutional and ordered its removal.En yüksek mahkeme, toplantı hakkına getirilen kısıtlamanın anayasaya aykırı olduğuna hükmetti ve kaldırılmasını istedi.
1.731. legislate · fiil · C1yasa yapmak, yasalaştırmakLawmakers have been reluctant to legislate on artificial intelligence because the technology changes so quickly.Yasa koyucular, teknoloji çok hızlı değiştiği için yapay zekâ konusunda yasa yapmaya isteksiz davrandı.
1.732. immunity · isim · C1dokunulmazlık; yargı muafiyetiDiplomats enjoy immunity from prosecution in the host country, although their own states may waive it.Diplomatlar ev sahibi ülkede yargılanmaya karşı dokunulmazlığa sahiptir, ancak kendi devletleri bunu kaldırabilir.
1.733. amnesty · isim · C1afThe new president declared an amnesty for protesters who had been jailed during the previous year's unrest.Yeni cumhurbaşkanı, bir önceki yılın olaylarında hapsedilen göstericiler için af ilan etti.
1.734. infringe · fiil · C1ihlal etmek; çiğnemekCritics argue that mass data collection infringes on the privacy of ordinary people.Eleştirmenler, kitlesel veri toplamanın sıradan insanların özel hayatını ihlal ettiğini savunuyor.
1.735. coerce · fiil · C1zorlamak, baskıyla yaptırmakWitnesses claimed they had been coerced into signing statements that did not reflect what they saw.Tanıklar, gördüklerini yansıtmayan ifadeleri imzalamaya zorlandıklarını iddia etti.
1.736. injunction · isim · C1ihtiyati tedbir kararı; mahkeme emriThe company obtained an injunction preventing the newspaper from publishing the confidential documents.Şirket, gazetenin gizli belgeleri yayımlamasını engelleyen bir ihtiyati tedbir kararı aldı.
1.737. charter · isim · C1tüzük, şart; ana belgeThe founding charter of the organisation commits all its members to settling disputes peacefully.Kuruluşun kurucu şartı, tüm üyeleri anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeye yükümlü kılar.
1.738. protocol · isim · C1protokol; resmi kurallar; ek sözleşmeUnder the protocol signed last year, member states must report their progress to the commission twice a year.Geçen yıl imzalanan protokole göre üye devletler ilerlemelerini yılda iki kez komisyona bildirmek zorundadır.
1.739. extradite · fiil · C1suçluyu iade etmekThe authorities refused to extradite the suspect because he might face an unfair trial at home.Yetkililer, şüpheli kendi ülkesinde adil olmayan bir yargılamayla karşılaşabileceği için onu iade etmeyi reddetti.
1.740. totalitarian · sıfat · C1totaliter, her şeyi denetleyenIn totalitarian states, the press, schools and even private life are closely controlled by the ruling party.Totaliter devletlerde basın, okullar ve hatta özel yaşam bile iktidardaki parti tarafından yakından denetlenir.
1.741. partisan · sıfat · C1taraflı; bir partiye körü körüne bağlıThe inquiry lost credibility because its report was seen as partisan rather than independent.Soruşturma, raporu bağımsız değil taraflı görüldüğü için güvenilirliğini yitirdi.
1.742. faction · isim · C1hizip, grup; parti içi kanatA radical faction within the party refused to support the compromise and threatened to leave.Parti içindeki radikal bir hizip uzlaşmayı desteklemeyi reddetti ve ayrılmakla tehdit etti.
1.743. whistleblower · isim · C1ihbarcı; yolsuzluğu ifşa eden kişiA whistleblower exposed the illegal payments, and new rules now protect such employees from dismissal.Bir ihbarcı yasa dışı ödemeleri ifşa etti ve yeni kurallar artık bu tür çalışanları işten çıkarılmaya karşı koruyor.
1.744. crackdown · isim · C1sert önlemler; sıkı denetimThe crackdown on tax evasion led to the recovery of millions in unpaid revenue.Vergi kaçakçılığına yönelik sert önlemler, ödenmemiş gelirin milyonlarca birimlik kısmının geri alınmasını sağladı.
1.745. espionage · isim · C1casuslukHe was sentenced to twelve years in prison for espionage after passing military secrets to a foreign power.Askerî sırları yabancı bir devlete aktardığı için casusluktan on iki yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1.746. deadlock · isim · C1çıkmaz; tıkanmaTalks ended in deadlock when both delegations refused to change their positions on border control.Her iki heyet de sınır kontrolü konusundaki tutumunu değiştirmeyi reddedince görüşmeler çıkmazla sonuçlandı.
1.747. secession · isim · C1ayrılma, bölünerek ayrılmaThe region's call for secession was rejected by the central government as a threat to national unity.Bölgenin ayrılma talebi, merkezi hükümet tarafından ulusal birliğe yönelik bir tehdit olarak reddedildi.
1.748. inauguration · isim · C1göreve başlama töreni; açılışForeign leaders and thousands of guests attended the president's inauguration in the capital.Yabancı liderler ve binlerce konuk, başkentteki cumhurbaşkanının göreve başlama törenine katıldı.
1.749. eligible · sıfat · C1hak kazanan; uygun; yararlanabilecek durumdaOnly candidates who have completed their undergraduate degree are eligible to apply for the scholarship.Yalnızca lisans eğitimini tamamlamış adaylar bursa başvurma hakkına sahiptir.
1.750. feasible · sıfat · C1uygulanabilir; yapılabilirEngineers concluded that building a tunnel under the strait was technically feasible but extremely costly.Mühendisler, boğazın altından tünel yapmanın teknik olarak uygulanabilir ama son derece pahalı olduğu sonucuna vardı.