B1 İngilizce Kelime Listesi (Sayfa 4)
B1 İngilizce Kelime Listesi: 962 kelime, orta seviyede kendini rahatça anlatmak isteyenler için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
751–962. kelimeler · Sayfa 4/4 · Güncelleme:
Kelimeler 751–962
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 751. graffiti · isim | duvar yazısı; grafiti | The council paid workers to remove the graffiti from the underpass before the festival began.Belediye, festival başlamadan önce alt geçitteki grafitileri temizlemeleri için işçilere ödeme yaptı. |
| 752. skyline · isim | şehir silüeti; ufuk çizgisi | From the ferry you can see the whole skyline, with its mosques and glass towers.Vapurdan camileri ve cam kuleleriyle bütün şehir silüetini görebilirsin. |
| 753. metropolis · isim | büyük şehir; metropol | Growing up in a quiet village, she found life in the metropolis fast and exhausting.Sakin bir köyde büyüyen o, metropoldeki yaşamı hızlı ve yorucu buldu. |
| 754. campus · isim | üniversite yerleşkesi; kampüs | The campus has its own library, cafés and a small lake where students relax between classes.Kampüsün kendi kütüphanesi, kafeleri ve öğrencilerin derslerin arasında dinlendiği küçük bir gölü var. |
| 755. gallery · isim | sanat galerisi | On rainy Sundays we usually visit the new gallery and then have hot chocolate nearby.Yağmurlu pazarlarda genellikle yeni galeriyi gezer, sonra yakınlarda sıcak çikolata içeriz. |
| 756. cemetery · isim | mezarlık | Every spring my grandmother takes flowers to the cemetery on the hill behind our village.Her bahar büyükannem köyümüzün arkasındaki tepede bulunan mezarlığa çiçek götürür. |
| 757. prison · isim | cezaevi; hapishane | The old prison on the edge of town has been turned into a hotel for visitors.Kasabanın kenarındaki eski cezaevi ziyaretçiler için bir otele dönüştürüldü. |
| 758. barber · isim | berber | I always go to the same barber on Saturdays, and he knows exactly how I like my hair.Cumartesileri hep aynı berbere giderim ve saçımı nasıl istediğimi tam olarak bilir. |
| 759. florist · isim | çiçekçi | There is a tiny florist opposite the station where I buy flowers for my mother.Garın karşısında annem için çiçek aldığım küçücük bir çiçekçi var. |
| 760. greengrocer · isim | manav | The greengrocer on our corner always puts the best tomatoes at the front of the display.Köşemizdeki manav en güzel domatesleri hep tezgâhın önüne koyar. |
| 761. newsagent · isim | gazete bayii; büfe | I stop at the newsagent every morning to pick up a paper and some chewing gum.Her sabah gazete ve biraz sakız almak için gazete bayiine uğrarım. |
| 762. chemist · isim | eczane (İngiliz İngilizcesi); eczacı | The chemist on the high street stays open until ten o'clock in the evening.Ana caddedeki eczane akşam saat ona kadar açık kalıyor. |
| 763. launderette · isim | self servis çamaşırhane | Many students in this district use the launderette because their flats have no space for a machine.Bu semtteki birçok öğrenci, dairelerinde makine koyacak yer olmadığı için self servis çamaşırhaneyi kullanıyor. |
| 764. car wash · isim | oto yıkama | After the long dusty drive, we stopped at a car wash just outside the village.Uzun ve tozlu yolculuktan sonra köyün hemen dışındaki bir oto yıkamada durduk. |
| 765. kiosk · isim | büfe; küçük satış kulübesi | We bought two cold drinks from a kiosk by the bus terminal while waiting for the others.Diğerlerini beklerken otobüs terminalinin yanındaki bir büfeden iki soğuk içecek aldık. |
| 766. lighthouse · isim | deniz feneri | We climbed the narrow stairs of the lighthouse and saw the whole coast from the top.Deniz fenerinin dar merdivenlerini çıktık ve tepeden bütün kıyıyı gördük. |
| 767. cliff · isim | uçurum; yalçın kayalık | The path along the cliff is beautiful, but you must be careful in strong wind.Uçurum boyunca uzanan yol çok güzel ama sert rüzgârda dikkatli olmalısın. |
| 768. bay · isim | koy; körfez | Fishing boats were resting quietly in the bay while the sun went down behind the hills.Güneş tepelerin ardında batarken balıkçı tekneleri koyda sakin sakin duruyordu. |
| 769. waterfront · isim | sahil şeridi; su kenarı bölgesi | On summer evenings the whole waterfront fills with families having ice cream and watching the boats.Yaz akşamlarında bütün sahil şeridi dondurma yiyip tekneleri izleyen ailelerle doluyor. |
| 770. promenade · isim | sahil yolu; gezinti yolu | We strolled along the promenade, enjoying the sea breeze and the sound of the waves.Deniz esintisinin ve dalga seslerinin tadını çıkararak sahil yolunda gezindik. |
| 771. marina · isim | yat limanı; marina | There are dozens of white yachts in the marina, and several good fish restaurants beside it.Marinada onlarca beyaz yat ve yanında birkaç güzel balık lokantası var. |
| 772. port · isim | liman; liman kenti | Izmir has been an important port for trade for thousands of years.İzmir binlerce yıldır ticaret için önemli bir liman olmuştur. |
| 773. plaza · isim | meydan; açık alışveriş alanı | Street musicians play in the plaza every evening, and people sit on the steps to listen.Sokak müzisyenleri her akşam meydanda çalıyor ve insanlar dinlemek için basamaklara oturuyor. |
| 774. arcade · isim | çarşı pasajı; kemerli alışveriş pasajı | We sheltered from the rain in a pretty arcade full of small jewellery and antique shops.Yağmurdan, küçük kuyumcu ve antikacı dükkânlarıyla dolu şirin bir pasajda korunduk. |
| 775. monastery · isim | manastır | The ancient monastery stands on a rock high above the valley and attracts many visitors.Eski manastır, vadinin çok yukarısında bir kayanın üzerinde duruyor ve birçok ziyaretçi çekiyor. |
| 776. opera house · isim | opera binası | The opera house was built in the nineteenth century and still has its original golden ceiling.Opera binası on dokuzuncu yüzyılda yapıldı ve hâlâ orijinal altın renkli tavanına sahip. |
| 777. concert hall · isim | konser salonu | The city's new concert hall has excellent sound, so tickets sell out within hours.Şehrin yeni konser salonunun sesi mükemmel, bu yüzden biletler saatler içinde tükeniyor. |
| 778. industrial estate · isim | sanayi sitesi; organize sanayi bölgesi | My uncle repairs lorries in a workshop on the industrial estate, about ten kilometres from the centre.Amcam merkezden yaklaşık on kilometre uzaktaki sanayi sitesinde bir atölyede kamyon tamir ediyor. |
| 779. climate · isim | iklim; bir bölgenin uzun yıllara yayılan hava koşulları | Spain has a mild climate, so many Europeans retire there to enjoy the long, gentle winters.İspanya'nın iklimi ılımandır, bu yüzden birçok Avrupalı uzun ve yumuşak kışların tadını çıkarmak için emekliliğini orada geçirir. |
| 780. natural · sıfat | doğal; insan yapımı olmayan | This shampoo is made only from natural ingredients, so it should be gentle on sensitive skin.Bu şampuan yalnızca doğal içeriklerden yapılıyor, bu yüzden hassas ciltler için yumuşak olmalı. |
| 781. global warming · isim | küresel ısınma | Scientists warn that global warming is making summers longer and hotter in many parts of the world.Bilim insanları, küresel ısınmanın dünyanın birçok yerinde yazları daha uzun ve daha sıcak hale getirdiği konusunda uyarıyor. |
| 782. landscape · isim | doğal görünüm; arazi, manzara | The flat, green landscape of the Netherlands is very different from the rocky coast of Greece.Hollanda'nın düz ve yeşil manzarası, Yunanistan'ın kayalık kıyılarından çok farklıdır. |
| 783. habitat · isim | yaşam alanı; bir canlının doğal ortamı | Building the new highway will destroy the habitat of many rare animals in this region.Yeni otoyolun yapımı, bu bölgedeki birçok nadir hayvanın yaşam alanını yok edecek. |
| 784. species · isim | tür (canlı türü) | Scientists discover hundreds of new species in tropical oceans every single year.Bilim insanları her yıl tropikal okyanuslarda yüzlerce yeni tür keşfediyor. |
| 785. endangered · sıfat | nesli tehlike altında olan | The giant panda was once an endangered animal, but protection programmes have helped it recover.Dev panda bir zamanlar nesli tehlike altındaki bir hayvandı ama koruma programları onun toparlanmasına yardımcı oldu. |
| 786. extinct · sıfat | nesli tükenmiş | Dinosaurs became extinct millions of years ago, long before the first humans appeared.Dinozorların nesli milyonlarca yıl önce, ilk insanlar ortaya çıkmadan çok daha önce tükendi. |
| 787. wildlife · isim | yaban hayatı; doğadaki hayvanlar ve bitkiler | The national park is famous for its wildlife, especially the eagles and the deer.Milli park, yaban hayatıyla, özellikle de kartalları ve geyikleriyle ünlüdür. |
| 788. protect · fiil | korumak | Strong laws are needed to protect rivers and forests from factories that dump waste.Atık boşaltan fabrikalara karşı nehirleri ve ormanları korumak için güçlü yasalara ihtiyaç var. |
| 789. earthquake · isim | deprem | The earthquake lasted only twenty seconds, but it damaged hundreds of old buildings in the town.Deprem yalnızca yirmi saniye sürdü ama kasabadaki yüzlerce eski binaya zarar verdi. |
| 790. hurricane · isim | kasırga; şiddetli tropik fırtına | Thousands of residents left the coast before the hurricane reached land on Friday night.Kasırga Cuma gecesi karaya ulaşmadan önce binlerce sakin kıyıyı terk etti. |
| 791. drought · isim | kuraklık | After two years of drought, farmers in the region lost most of their crops.İki yıllık kuraklığın ardından bölgedeki çiftçiler ürünlerinin çoğunu kaybetti. |
| 792. heatwave · isim | sıcak hava dalgası | During the heatwave, the city opened air-conditioned halls for elderly residents.Sıcak hava dalgası sırasında şehir, yaşlı sakinler için klimalı salonlar açtı. |
| 793. chilly · sıfat | serin, soğukça (rahatsız edecek kadar) | It gets chilly after sunset in the mountains, so bring a thick jacket.Dağlarda gün batımından sonra hava serinliyor, bu yüzden kalın bir ceket getir. |
| 794. drizzle · isim | çisenti; ince, hafif yağmur | There was only a light drizzle, so we decided to go ahead with the outdoor concert.Sadece hafif bir çisenti vardı, bu yüzden açık hava konserini yapmaya karar verdik. |
| 795. downpour · isim | sağanak; çok şiddetli yağmur | A sudden downpour soaked everyone at the football match within minutes.Ani bir sağanak, futbol maçındaki herkesi dakikalar içinde ıslattı. |
| 796. overcast · sıfat | kapalı, bulutlarla kaplı (hava) | It was an overcast morning, but the afternoon turned bright and warm.Sabah hava kapalıydı ama öğleden sonra aydınlık ve ılık oldu. |
| 797. frost · isim | ayaz; don, kırağı | Farmers covered the young plants overnight to protect them from the frost.Çiftçiler genç bitkileri ayazdan korumak için geceleyin üstlerini örttü. |
| 798. mist · isim | hafif sis, pus | A soft mist covered the valley early in the morning, and the village looked like a painting.Sabahın erken saatlerinde vadiyi yumuşak bir pus kaplamıştı ve köy bir tablo gibi görünüyordu. |
| 799. gale · isim | şiddetli rüzgâr, fırtına | Ferries were cancelled all day because a gale was blowing across the bay.Körfezde şiddetli bir rüzgâr estiği için vapur seferleri gün boyu iptal edildi. |
| 800. blizzard · isim | kar fırtınası, tipi | The blizzard trapped dozens of drivers on the mountain road overnight.Tipi, onlarca sürücüyü gece boyunca dağ yolunda mahsur bıraktı. |
| 801. hail · isim | dolu | The hail was so heavy that it broke the windscreen of our car.Dolu o kadar şiddetliydi ki arabamızın ön camını kırdı. |
| 802. jungle · isim | cangıl, tropikal orman | The guide led us through the jungle, warning us about snakes and loud monkeys.Rehber bizi yılanlara ve gürültülü maymunlara karşı uyararak cangılın içinden geçirdi. |
| 803. waterfall · isim | şelale | After an hour of hiking, we reached a beautiful waterfall and stopped for photos.Bir saatlik yürüyüşten sonra güzel bir şelaleye ulaştık ve fotoğraf çekmek için durduk. |
| 804. pond · isim | gölet, küçük havuz | Frogs and tiny fish live in the pond behind the old farmhouse.Kurbağalar ve minik balıklar eski çiftlik evinin arkasındaki gölette yaşıyor. |
| 805. soil · isim | toprak (bitkilerin yetiştiği) | The soil here is rich and dark, which makes it perfect for growing vegetables.Buradaki toprak zengin ve koyu renkli, bu da onu sebze yetiştirmek için mükemmel kılıyor. |
| 806. mud · isim | çamur | After the heavy rain, the path was full of mud and we kept slipping.Şiddetli yağmurdan sonra patika çamurla doluydu ve sürekli kayıp duruyorduk. |
| 807. bush · isim | çalı; bodur ağaççık | A small bird was hiding in the bush next to the front gate.Küçük bir kuş, ön kapının yanındaki çalının içinde saklanıyordu. |
| 808. root · isim | kök (bitki kökü) | The roots of the old oak had pushed up the pavement outside our building.Yaşlı meşenin kökleri, binamızın önündeki kaldırımı yukarı itmişti. |
| 809. harvest · isim | hasat; ürün toplama zamanı veya toplanan ürün | This year's wheat harvest was excellent because of the perfect spring rains.Bu yılki buğday hasadı, mükemmel bahar yağmurları sayesinde harikaydı. |
| 810. crop · isim | ekin, mahsul | Cotton is the main crop in this region, and many families depend on it.Pamuk bu bölgenin ana ürünüdür ve birçok aile ona bağlıdır. |
| 811. fur · isim | kürk; hayvan tüyü | The rabbit's thick white fur keeps it warm even in freezing weather.Tavşanın kalın beyaz tüyleri onu dondurucu havada bile sıcak tutar. |
| 812. paw · isim | pati | The puppy hurt its paw on a sharp stone during our walk in the hills.Köpek yavrusu, tepelerdeki yürüyüşümüz sırasında patisini keskin bir taşa çarparak incitti. |
| 813. hunt · fiil | avlamak; avlanmak | Owls hunt at night, so you can rarely see them during the day.Baykuşlar geceleri avlanır, bu yüzden onları gündüz nadiren görebilirsiniz. |
| 814. mosquito · isim | sivrisinek | Mosquitoes were everywhere near the lake, so we put on lots of repellent.Göl kenarında her yer sivrisinek doluydu, bu yüzden bol miktarda sinek kovucu sürdük. |
| 815. squirrel · isim | sincap | A squirrel ran up the tree with a nut in its mouth.Bir sincap ağzında bir fındıkla ağaca tırmandı. |
| 816. eagle · isim | kartal | An eagle circled high above the valley, searching for something to catch.Bir kartal, yakalayacak bir şey arayarak vadinin çok yukarısında daireler çizdi. |
| 817. turtle · isim | deniz kaplumbağası; kaplumbağa | Volunteers guard the beach at night so that baby turtles can reach the sea safely.Gönüllüler, yavru kaplumbağaların denize güvenle ulaşabilmesi için geceleri sahili korur. |
| 818. disease · isim | hastalık (özellikle ciddi veya bulaşıcı) | Regular hand washing can stop many diseases from spreading in crowded places.Düzenli el yıkamak, kalabalık yerlerde birçok hastalığın yayılmasını önleyebilir. |
| 819. illness · isim | hastalık; rahatsızlık (durumu) | After a long illness, Selin finally went back to her normal routine last week.Uzun süren bir hastalığın ardından Selin geçen hafta sonunda normal düzenine geri döndü. |
| 820. cure · isim | çare; tedavi yöntemi | Scientists are still searching for a cure for several types of cancer.Bilim insanları hâlâ birkaç kanser türü için bir çare arıyor. |
| 821. treat · fiil | tedavi etmek | The clinic treats hundreds of patients with breathing problems every winter.Klinik, her kış nefes darlığı olan yüzlerce hastayı tedavi ediyor. |
| 822. suffer from · öbek fiil | (bir hastalıktan/sorundan) muzdarip olmak; çekmek | My uncle suffers from a bad knee and cannot climb long hills any more.Amcam kötü bir diz sorunundan muzdarip ve artık uzun yokuşları çıkamıyor. |
| 823. operation · isim | ameliyat | She needed an operation on her shoulder after the accident last spring.Geçen bahardaki kazadan sonra omzundan ameliyat olması gerekti. |
| 824. painkiller · isim | ağrı kesici | I took a painkiller before the dentist started, and it really helped.Dişçi başlamadan önce bir ağrı kesici aldım ve gerçekten işe yaradı. |
| 825. dose · isim | (ilaç) doz | Never take more than the recommended dose, even if you still feel awful.Kendinizi hâlâ çok kötü hissetseniz bile önerilen dozdan fazlasını asla almayın. |
| 826. pharmacist · isim | eczacı | The pharmacist explained how often I should use the cream.Eczacı, kremi ne sıklıkla kullanmam gerektiğini açıkladı. |
| 827. examine · fiil | muayene etmek; incelemek | The nurse examined my ear and said there was no infection.Hemşire kulağımı muayene etti ve enfeksiyon olmadığını söyledi. |
| 828. bleed · fiil | kanamak | His finger was bleeding so badly that we had to find a plaster quickly.Parmağı o kadar çok kanıyordu ki hemen bir yara bandı bulmamız gerekti. |
| 829. scratch · fiil | kaşımak; tırmalamak | Try not to scratch the bites, because they will take longer to get better.Isırıkları kaşımamaya çalış, çünkü geçmeleri daha uzun sürer. |
| 830. ache · isim | sürekli, hafif ağrı; sızı | I have a constant ache in my legs after standing all day.Bütün gün ayakta durduktan sonra bacaklarımda sürekli bir sızı oluyor. |
| 831. backache · isim | sırt ağrısı; bel ağrısı | Sitting at a bad desk for years gave him a terrible backache.Yıllarca kötü bir masada oturmak ona korkunç bir bel ağrısı verdi. |
| 832. earache · isim | kulak ağrısı | My daughter woke up crying with an earache, so we went to the clinic.Kızım kulak ağrısıyla ağlayarak uyandı, biz de kliniğe gittik. |
| 833. cancer · isim | kanser | Finding cancer early gives patients a much better chance of full recovery.Kanseri erken fark etmek, hastalara tamamen iyileşme konusunda çok daha iyi bir şans verir. |
| 834. asthma · isim | astım | He has had asthma since he was a boy, so he always carries an inhaler.Çocukluğundan beri astımı var, bu yüzden yanında her zaman bir nefes spreyi taşıyor. |
| 835. diabetes · isim | şeker hastalığı; diyabet | Her grandmother has diabetes, so she checks her blood sugar every morning.Büyükannesinin şeker hastalığı var, bu yüzden her sabah kan şekerini ölçüyor. |
| 836. allergic · sıfat | alerjisi olan; alerjik | I can't stay in that flat because I'm allergic to cats.O dairede kalamam çünkü kedilere alerjim var. |
| 837. exhausted · sıfat | bitkin; tükenmiş | After the night shift at the clinic, the nurses were completely exhausted.Klinikteki gece vardiyasından sonra hemşireler tamamen bitkindi. |
| 838. yawn · fiil | esnemek | Everyone started to yawn during the long speech at the end of the evening.Akşamın sonundaki uzun konuşma sırasında herkes esnemeye başladı. |
| 839. overweight · sıfat | kilolu; fazla kilolu | The doctor warned him that being overweight could cause problems with his heart.Doktor, fazla kilolu olmanın kalbiyle ilgili sorunlara yol açabileceği konusunda onu uyardı. |
| 840. slim · sıfat | ince; zayıf (hoş anlamda) | She stays slim by cycling to the station every day instead of taking the car.Her gün arabaya binmek yerine istasyona bisikletle giderek zayıf kalıyor. |
| 841. smoke · fiil | sigara içmek | My grandfather used to smoke twenty cigarettes a day before he quit.Dedem bırakmadan önce günde yirmi sigara içerdi. |
| 842. addicted · sıfat | bağımlı | Many people become addicted to cigarettes before they are twenty years old.Birçok insan yirmi yaşına gelmeden sigaraya bağımlı hâle gelir. |
| 843. alcohol · isim | alkol | Doctors advise pregnant women not to drink any alcohol at all.Doktorlar hamile kadınlara hiç alkol almamalarını önerir. |
| 844. depressed · sıfat | depresyonda; çökkün | He felt depressed for months after losing his job and stopped seeing his friends.İşini kaybettikten sonra aylarca depresyonda hissetti ve arkadaşlarını görmeyi bıraktı. |
| 845. mental · sıfat | zihinsel; ruhsal | Taking regular breaks is important for your mental health as well as your body.Düzenli ara vermek, bedeninizin olduğu kadar ruh sağlığınız için de önemlidir. |
| 846. wheelchair · isim | tekerlekli sandalye | The new cinema has ramps and lifts, so people in wheelchairs can enter easily.Yeni sinemada rampalar ve asansörler var, bu yüzden tekerlekli sandalyedeki insanlar kolayca girebiliyor. |
| 847. crutches · isim | koltuk değneği | He had to use crutches for six weeks after he broke his leg skiing.Kayak yaparken bacağını kırdıktan sonra altı hafta koltuk değneği kullanmak zorunda kaldı. |
| 848. plaster · isim | yara bandı; alçı | Could you put a plaster on my finger? I cut it while chopping onions.Parmağıma bir yara bandı yapıştırır mısın? Soğan doğrarken kestim. |
| 849. stitches · isim | dikiş (yara dikişi) | The cut on his chin was so deep that it needed five stitches.Çenesindeki kesik o kadar derindi ki beş dikiş gerekti. |
| 850. medical · sıfat | tıbbi; sağlıkla ilgili | You must show a medical report if you want to miss the exam because of illness.Hastalık nedeniyle sınava girmemek istiyorsanız bir sağlık raporu göstermelisiniz. |
| 851. eyesight · isim | görme yeteneği; görme gücü | His eyesight got worse after years of reading in poor lighting.Yıllarca yetersiz ışıkta okuduktan sonra görme gücü zayıfladı. |
| 852. deaf · sıfat | sağır; işitme engelli | My neighbour has been deaf since birth, so we use sign language to talk to him.Komşum doğuştan sağır, bu yüzden onunla işaret diliyle konuşuyoruz. |
| 853. disabled · sıfat | engelli | The council built a special car park for disabled drivers near the entrance.Belediye, girişin yakınında engelli sürücüler için özel bir otopark yaptı. |
| 854. hygiene · isim | hijyen; temizlik kuralları | Good hygiene is very important for anyone who prepares meals for customers.Müşteriler için yemek hazırlayan herkes için iyi bir hijyen çok önemlidir. |
| 855. toothpaste · isim | diş macunu | We ran out of toothpaste, so I had to get a new tube this morning.Diş macunumuz bitti, bu yüzden bu sabah yeni bir tüp almam gerekti. |
| 856. filling · isim | (diş) dolgu | The dentist said I needed two fillings because I eat too many biscuits.Dişçi, çok fazla bisküvi yediğim için iki dolguya ihtiyacım olduğunu söyledi. |
| 857. get over · öbek fiil | (hastalıktan/üzüntüden) kurtulmak; atlatmak | It took me nearly two weeks to get over that terrible cold.O berbat soğuk algınlığını atlatmam neredeyse iki hafta sürdü. |
| 858. pass out · öbek fiil | bayılmak; kendinden geçmek | Three people passed out in the heat while they were waiting in the queue.Sırada beklerken üç kişi sıcaktan bayıldı. |
| 859. throw up · öbek fiil | kusmak | The little boy felt sick in the car and then threw up on the back seat.Küçük çocuk arabada kendini kötü hissetti ve arka koltuğa kustu. |
| 860. give up · öbek fiil | bırakmak (alışkanlığı); vazgeçmek | My doctor told me to give up smoking before my next check-up.Doktorum bir sonraki kontrolümden önce sigarayı bırakmamı söyledi. |
| 861. shiver · fiil | titremek (soğuktan veya hastalıktan) | She was shivering all night, so we took her temperature again.Bütün gece titredi, biz de ateşini tekrar ölçtük. |
| 862. limp · fiil | topallamak | The player started to limp after the tackle and had to leave the pitch.Oyuncu müdahaleden sonra topallamaya başladı ve sahadan çıkmak zorunda kaldı. |
| 863. prevent · fiil | önlemek; engellemek | Eating well and moving every day can prevent many common illnesses.İyi beslenmek ve her gün hareket etmek birçok yaygın hastalığı önleyebilir. |
| 864. contagious · sıfat | bulaşıcı | Stay at home until you feel better, because this kind of flu is very contagious.Kendini daha iyi hissedene kadar evde kal, çünkü bu tür grip çok bulaşıcı. |
| 865. spread · fiil | yayılmak; yaymak | The virus spread quickly through the school because so many pupils shared the same rooms.Virüs, birçok öğrenci aynı odaları kullandığı için okulda hızla yayıldı. |
| 866. organ · isim | organ (vücuttaki iç organ) | A kidney is an organ that cleans the blood and removes waste from the body.Böbrek, kanı temizleyen ve vücuttaki atıkları uzaklaştıran bir organdır. |
| 867. pulse · isim | nabız | The nurse held my wrist and counted my pulse for one minute.Hemşire bileğimi tuttu ve bir dakika boyunca nabzımı saydı. |
| 868. thermometer · isim | ateş ölçer; termometre | Put the thermometer under your arm and wait until it beeps.Termometreyi koltuk altına koy ve ses çıkarana kadar bekle. |
| 869. confused · sıfat | kafası karışık; şaşkın | The instructions were so unclear that I ended up completely confused about which form to fill in.Talimatlar o kadar belirsizdi ki hangi formu dolduracağım konusunda tamamen kafam karıştı. |
| 870. creative · sıfat | yaratıcı | Our new designer is very creative and always finds unusual ways to solve difficult client requests.Yeni tasarımcımız çok yaratıcı ve zorlu müşteri taleplerini çözmek için hep alışılmadık yollar buluyor. |
| 871. ambitious · sıfat | hırslı; azimli | She is young and ambitious, and she hopes to run her own department within five years.O genç ve hırslı; beş yıl içinde kendi departmanını yönetmeyi umuyor. |
| 872. determined · sıfat | kararlı; azimli | Mert failed his driving test twice, but he is determined to pass it next month.Mert direksiyon sınavında iki kez kaldı ama gelecek ay geçmeye kararlı. |
| 873. confusing · sıfat | kafa karıştırıcı | The bus timetable is so confusing that even people who live here often catch the wrong one.Otobüs tarifesi o kadar kafa karıştırıcı ki burada yaşayanlar bile sık sık yanlış otobüse biniyor. |
| 874. delighted · sıfat | çok memnun; çok sevinmiş | My manager was delighted with the results and thanked the whole team in front of everyone.Müdürüm sonuçlardan çok memnun kaldı ve herkesin önünde bütün ekibe teşekkür etti. |
| 875. furious · sıfat | çok öfkeli; çılgına dönmüş | Ayşe was furious when she found out that the airline had lost her luggage again.Ayşe havayolu şirketinin bavulunu yine kaybettiğini öğrenince çok öfkelendi. |
| 876. amazed · sıfat | hayretler içinde; çok şaşırmış | We were amazed at how quickly the volunteers cleaned the whole beach in one morning.Gönüllülerin bütün sahili tek bir sabahta ne kadar hızlı temizlediğine hayret ettik. |
| 877. thrilled · sıfat | çok heyecanlı ve mutlu; havalara uçmuş | Elif was thrilled when the university told her she had won a place on the exchange programme.Üniversite değişim programında yer kazandığını söyleyince Elif çok sevindi. |
| 878. terrified · sıfat | dehşete kapılmış; çok korkmuş | My brother-in-law is terrified of flying, so he always chooses to go by road.Eniştem uçmaktan çok korkuyor, bu yüzden hep karayolunu tercih ediyor. |
| 879. shocked · sıfat | şoke olmuş; çok şaşkın ve sarsılmış | Everyone in the office was shocked to hear that the factory would close at the end of the year.Ofisteki herkes fabrikanın yıl sonunda kapanacağını duyunca şok oldu. |
| 880. ashamed · sıfat | utanmış; mahcup | He felt ashamed of the way he had spoken to the waiter and went back to apologise.Garsonla konuşma şeklinden utandı ve özür dilemek için geri döndü. |
| 881. guilty · sıfat | suçlu hisseden; vicdan azabı çeken | I felt guilty about missing my grandmother's phone call, so I rang her back straight away.Büyükannemin telefonunu kaçırdığım için suçluluk duydum ve onu hemen geri aradım. |
| 882. miserable · sıfat | perişan; çok mutsuz | The cold, wet weather made the whole camping trip miserable, and we went back a day early.Soğuk ve yağmurlu hava tüm kamp gezisini perişan etti ve bir gün erken döndük. |
| 883. awkward · sıfat | tuhaf ve rahatsız edici; garip (durum) | There was an awkward silence when someone asked why Murat had not been invited to the dinner.Birisi Murat'ın yemeğe neden davet edilmediğini sorunca garip bir sessizlik oldu. |
| 884. fed up · sıfat | bıkmış; canına tak etmiş | I'm fed up with waiting for the repairman; he has cancelled three times this month.Tamirciyi beklemekten bıktım; bu ay üç kez randevuyu iptal etti. |
| 885. satisfied · sıfat | memnun; tatmin olmuş | The customer was not satisfied with the repair, so the shop agreed to do it again.Müşteri tamirden memnun kalmadı, bu yüzden dükkân işi yeniden yapmayı kabul etti. |
| 886. disgusted · sıfat | tiksinmiş; çok rahatsız olmuş | We were disgusted by the amount of litter people had left on the hillside after the festival.Festivalden sonra insanların yamaçta bıraktığı çöp miktarı bizi tiksindirdi. |
| 887. optimistic · sıfat | iyimser | Although sales were low in January, the owner stayed optimistic that business would improve in spring.Ocakta satışlar düşük olsa da işletme sahibi baharda işlerin düzeleceği konusunda iyimser kaldı. |
| 888. pessimistic · sıfat | kötümser | Don't be so pessimistic; one bad interview doesn't mean you will never find a better position.Bu kadar kötümser olma; bir kötü mülakat daha iyi bir iş bulamayacağın anlamına gelmez. |
| 889. sensible · sıfat | mantıklı; makul düşünen | It was a sensible decision to leave early, because the roads were already icy by six o'clock.Erken çıkmak mantıklı bir karardı, çünkü saat altıda yollar zaten buz tutmuştu. |
| 890. impatient · sıfat | sabırsız | Cem gets impatient in long queues and often walks out without buying anything.Cem uzun kuyruklarda sabırsızlanır ve çoğu zaman hiçbir şey almadan çıkıp gider. |
| 891. mean · sıfat | cimri; kaba ve kırıcı | It was mean of him to leave without paying his share of the taxi fare.Taksi ücretindeki payını ödemeden gitmesi cimriliktendi. |
| 892. cautious · sıfat | temkinli; ihtiyatlı | Be cautious when you buy things online from a website you have never used before.Daha önce hiç kullanmadığınız bir siteden internetten alışveriş yaparken temkinli olun. |
| 893. adventurous · sıfat | maceracı; yeni şeyler denemeyi seven | My cousin is very adventurous; last summer she went trekking alone in a country she had never visited.Kuzenim çok maceracı; geçen yaz daha önce hiç gitmediği bir ülkede tek başına yürüyüşe çıktı. |
| 894. open-minded · sıfat | açık fikirli; farklı görüşlere açık | A good manager has to be open-minded and ready to listen when staff suggest a different method.İyi bir yönetici açık fikirli olmalı ve çalışanlar farklı bir yöntem önerdiğinde dinlemeye hazır olmalıdır. |
| 895. cruel · sıfat | acımasız; zalim | Leaving a dog tied outside in freezing weather is a cruel thing to do.Bir köpeği dondurucu soğukta dışarıda bağlı bırakmak acımasızca bir davranıştır. |
| 896. wise · sıfat | bilge; akıllıca | My grandfather was a wise man, and neighbours often came to him for advice about difficult decisions.Dedem bilge bir adamdı ve komşular zor kararlar için sık sık ona danışmaya gelirdi. |
| 897. sincere · sıfat | samimi; içten | I could tell that her apology was sincere because she looked me in the eye and explained everything.Özrünün içten olduğunu anlayabildim, çünkü gözlerimin içine baktı ve her şeyi anlattı. |
| 898. modest · sıfat | mütevazı; gösterişsiz | She is too modest to tell anyone that she speaks four languages and has a master's degree.Dört dil konuştuğunu ve yüksek lisans yaptığını kimseye söylemeyecek kadar mütevazı. |
| 899. passionate · sıfat | tutkulu; coşkuyla bağlı | Our history lecturer is passionate about old buildings and spends every holiday visiting ruins.Tarih hocamız eski yapılara tutkuyla bağlı ve her tatilini antik kalıntıları gezerek geçiriyor. |
| 900. competitive · sıfat | rekabetçi; yarışmayı seven | My brothers are so competitive that even a simple card game can end in an argument.Kardeşlerim o kadar rekabetçi ki basit bir kart oyunu bile tartışmayla bitebiliyor. |
| 901. temper · isim | çabuk öfkelenme eğilimi; öfke, sinir | He has a terrible temper and sometimes slams doors when a small thing goes wrong.Çok sinirli biri; küçük bir şey ters gidince bazen kapıları çarpıyor. |
| 902. regret · fiil | pişman olmak; üzülmek | I regret not learning to play an instrument when I was younger, and now I have no time.Daha gençken bir enstrüman çalmayı öğrenmediğime pişmanım, şimdi de hiç vaktim yok. |
| 903. employ · fiil | işe almak; çalıştırmak; istihdam etmek | The factory employs more than two hundred local residents, so it is important for the town.Fabrika yöreden iki yüzden fazla kişiyi çalıştırıyor, bu yüzden kasaba için çok önemli. |
| 904. employment · isim | istihdam; çalışma durumu; iş | She found employment at a travel agency soon after finishing university.Üniversiteyi bitirdikten kısa süre sonra bir seyahat acentesinde iş buldu. |
| 905. quit · fiil | (işi) bırakmak; istifa etmek | He quit his position at the bank because the hours were far too long.Çalışma saatleri çok uzun olduğu için bankadaki görevinden ayrıldı. |
| 906. fire · fiil | işten çıkarmak; kovmak | The firm fired him after he ignored the same warning three times.Firma, aynı uyarıyı üç kez dikkate almadığı için onu işten çıkardı. |
| 907. retire · fiil | emekli olmak | Mr Yılmaz will retire next spring after thirty-five years at the same firm.Bay Yılmaz, aynı firmada geçirdiği otuz beş yılın ardından gelecek bahar emekli olacak. |
| 908. freelance · sıfat | serbest çalışan; freelance | She prefers freelance translation because she can choose her own hours.Kendi çalışma saatlerini seçebildiği için serbest çevirmenliği tercih ediyor. |
| 909. self-employed · sıfat | kendi hesabına çalışan | Being self-employed means nobody tells you when to stop for the day.Kendi işini yapmak, günün ne zaman biteceğini sana kimsenin söylememesi demektir. |
| 910. skilled · sıfat | becerikli; nitelikli; usta | We urgently need skilled welders for the new building site.Yeni inşaat alanı için acilen nitelikli kaynakçılara ihtiyacımız var. |
| 911. qualified · sıfat | nitelikli; gerekli diplomaya veya sertifikaya sahip | You must be a qualified pharmacist to run this department.Bu bölümü yönetmek için diplomalı bir eczacı olmanız gerekir. |
| 912. professional · sıfat | profesyonel; mesleki; ciddi ve özenli | Please keep your emails short and professional when writing to anyone outside the firm.Firma dışındaki biriyle yazışırken lütfen e-postalarınızı kısa ve profesyonel tutun. |
| 913. efficient · sıfat | verimli; etkili | The new system is far more efficient, so we deal with requests in half the time.Yeni sistem çok daha verimli, bu yüzden talepleri yarı sürede hallediyoruz. |
| 914. productive · sıfat | verimli; üretken | I am most productive on Tuesdays because there are fewer interruptions.En verimli olduğum gün salı, çünkü o gün daha az kesinti oluyor. |
| 915. punctual · sıfat | dakik; zamanında gelen | She is extremely punctual; in six years she has never kept anyone waiting.Son derece dakiktir; altı yıldır kimseyi bekletmemiştir. |
| 916. demanding · sıfat | zorlu; çok çaba ve zaman isteyen | Being a pilot is a demanding profession with long hours and irregular sleep.Pilotluk, uzun saatler ve düzensiz uykuyla zorlu bir meslektir. |
| 917. challenging · sıfat | zorlayıcı ama ilgi çekici; meydan okuyan | I enjoy challenging tasks because they force me to develop new skills.Zorlayıcı görevlerden hoşlanıyorum, çünkü beni yeni beceriler geliştirmeye zorluyorlar. |
| 918. responsible · sıfat | sorumlu | Who is responsible for ordering paper and ink for the printers?Yazıcılar için kâğıt ve mürekkep sipariş etmekten kim sorumlu? |
| 919. duty · isim | görev; sorumluluk | One of my duties is to answer the phone and greet visitors at reception.Görevlerimden biri telefonlara bakmak ve resepsiyonda ziyaretçileri karşılamak. |
| 920. role · isim | rol; görev; pozisyon | In my new role, I will be training new members of staff.Yeni görevimde yeni çalışanları eğiteceğim. |
| 921. performance · isim | performans; başarım | Your performance this year has been excellent, so we would like to offer you a raise.Bu yılki performansınız mükemmeldi, bu yüzden size zam teklif etmek istiyoruz. |
| 922. feedback · isim | geri bildirim | I asked my supervisor for feedback on my first presentation.Amirimden ilk sunumum hakkında geri bildirim istedim. |
| 923. industry · isim | sanayi; endüstri; sektör | Many young graduates dream of entering the fashion industry.Birçok genç mezun moda sektörüne girmeyi hayal ediyor. |
| 924. headquarters · isim | genel merkez | The firm's headquarters is in Istanbul, but it has branches in ten countries.Firmanın genel merkezi İstanbul'da, ama on ülkede şubeleri var. |
| 925. management · isim | yönetim; yönetici kadrosu | The management has decided to introduce flexible hours next month.Yönetim, gelecek ay esnek çalışma saatlerini başlatmaya karar verdi. |
| 926. leader · isim | lider; önder; yönetici | A good team leader listens to everyone before making a decision.İyi bir takım lideri karar vermeden önce herkesi dinler. |
| 927. expert · isim | uzman | We brought in an expert in cybersecurity to check our systems.Sistemlerimizi kontrol etmesi için siber güvenlik uzmanı getirttik. |
| 928. specialist · isim | uzman (belirli bir alanda) | You should contact a specialist, because our general staff cannot solve this technical fault.Bir uzmanla görüşmelisiniz, çünkü genel personelimiz bu teknik arızayı çözemez. |
| 929. consultant · isim | danışman | The firm brought in a consultant to suggest ways of cutting costs.Firma, maliyetleri düşürmenin yollarını önermesi için bir danışman getirdi. |
| 930. clerk · isim | büro görevlisi; memur; kâtip | She started as a filing clerk and is now head of the department.Dosyalama görevlisi olarak başladı ve şimdi bölüm başkanı. |
| 931. entrepreneur · isim | girişimci | The young entrepreneur turned a small online idea into a business with fifty employees.Genç girişimci, küçük bir internet fikrini elli çalışanlı bir işletmeye dönüştürdü. |
| 932. human resources · isim | insan kaynakları | Please send your documents to human resources before Friday.Lütfen belgelerinizi cumadan önce insan kaynaklarına gönderin. |
| 933. paperwork · isim | evrak işleri; kâğıt işleri | I spend half my day doing paperwork instead of helping customers.Günümün yarısını müşterilere yardım etmek yerine evrak işleriyle geçiriyorum. |
| 934. look for · öbek fiil | aramak | I have been looking for a better position for several months.Birkaç aydır daha iyi bir pozisyon arıyorum. |
| 935. take over · öbek fiil | devralmak; yönetimi üstlenmek | Next month Elif will take over the project from Mehmet.Gelecek ay Elif, projeyi Mehmet'ten devralacak. |
| 936. set up · öbek fiil | kurmak; oluşturmak | He set up his own small firm after ten years as an employee.On yıl çalışan olarak geçirdikten sonra kendi küçük firmasını kurdu. |
| 937. carry out · öbek fiil | yürütmek; gerçekleştirmek; yapmak | The team will carry out a survey of customer needs next week.Ekip gelecek hafta müşteri ihtiyaçları üzerine bir anket yürütecek. |
| 938. in charge of · kalıp | ...dan sorumlu; ...in yönetiminde | Who is in charge of the night staff this week?Bu hafta gece personelinden kim sorumlu? |
| 939. lay off · öbek fiil | işten çıkarmak (ekonomik nedenlerle) | The factory had to lay off sixty workers because of falling sales.Satışlar düştüğü için fabrika altmış işçiyi işten çıkarmak zorunda kaldı. |
| 940. cooperate · fiil | iş birliği yapmak | The two departments must cooperate if they want to finish the project on schedule.İki bölüm, projeyi zamanında bitirmek istiyorsa iş birliği yapmak zorunda. |
| 941. handle · fiil | ele almak; idare etmek; halletmek | She handles all complaints from unhappy customers very calmly.Memnun olmayan müşterilerin tüm şikâyetlerini çok sakin bir şekilde ele alıyor. |
| 942. launch · fiil | piyasaya sürmek; başlatmak; tanıtmak | The company will launch its new app in September.Şirket yeni uygulamasını eylülde piyasaya sürecek. |
| 943. target · isim | hedef | Our sales target for this quarter is ten percent higher than last year.Bu çeyrek için satış hedefimiz geçen yıldan yüzde on daha yüksek. |
| 944. strategy · isim | strateji; uzun vadeli plan | We need a new marketing strategy to reach younger customers.Daha genç müşterilere ulaşmak için yeni bir pazarlama stratejisine ihtiyacımız var. |
| 945. competitor · isim | rakip | Our main competitor has just lowered its prices by fifteen percent.Başlıca rakibimiz fiyatlarını yüzde on beş düşürdü. |
| 946. marketing · isim | pazarlama | She has a degree in marketing and designs campaigns for sports brands.Pazarlama alanında diploması var ve spor markaları için kampanyalar tasarlıyor. |
| 947. warehouse · isim | depo; ambar | All the goods are kept in a large warehouse outside the town.Bütün mallar kasabanın dışındaki büyük bir depoda tutuluyor. |
| 948. reference · isim | referans; referans mektubu | My former manager agreed to write a reference for me.Eski yöneticim benim için bir referans mektubu yazmayı kabul etti. |
| 949. bathtub · isim | küvet | The first thing I want in a new place is a proper bathtub where I can relax after work.Yeni bir evde ilk istediğim şey, işten sonra dinlenebileceğim düzgün bir küvet. |
| 950. most of the time · kalıp | çoğu zaman; vakitlerin çoğunda | Most of the time I take the same route, but today there were roadworks.Çoğu zaman aynı yolu kullanırım ama bugün yol çalışması vardı. |
| 951. border · isim | sınır (ülkeler arasında) | We waited nearly three hours at the border because the officers were checking every vehicle carefully.Görevliler her aracı dikkatle kontrol ettiği için sınırda neredeyse üç saat bekledik. |
| 952. tourism · isim | turizm | Tourism is the main source of income for the coastal towns, especially during the summer months.Turizm, özellikle yaz aylarında kıyı kasabaları için ana gelir kaynağıdır. |
| 953. tidy up · öbek fiil | toparlamak; ortalığı düzeltmek | Please tidy up your things before the visitors arrive.Lütfen ziyaretçiler gelmeden önce eşyalarını topla. |
| 954. heart attack · isim | kalp krizi | He survived a heart attack at forty-five and has completely changed his lifestyle since then.Kırk beş yaşında kalp krizi geçirip kurtuldu ve o zamandan beri yaşam tarzını tamamen değiştirdi. |
| 955. forehead · isim | alın | She placed her palm on his forehead to check whether he had a temperature.Ateşi var mı diye avucunu onun alnına koydu. |
| 956. eyebrow · isim | kaş | He raised an eyebrow when he saw how much the repair was going to cost.Tamirin ne kadara patlayacağını görünce kaşını kaldırdı. |
| 957. cheek · isim | yanak | The cold air made her cheeks turn bright red within a few minutes.Soğuk hava birkaç dakika içinde yanaklarını kıpkırmızı yaptı. |
| 958. chin · isim | çene (ön kısım) | He rested his chin on his hand and stared thoughtfully at the report.Çenesini eline dayadı ve düşünceli düşünceli rapora baktı. |
| 959. oxygen · isim | oksijen | At high altitude there is less oxygen, so climbers often get headaches and feel breathless.Yüksek rakımda oksijen daha azdır, bu yüzden dağcılar sık sık baş ağrısı çeker ve nefessiz kalır. |
| 960. farmhouse · isim | çiftlik evi | They converted an abandoned farmhouse into a guest lodge, keeping the thick stone walls and the original beams.Terk edilmiş bir çiftlik evini, kalın taş duvarları ve özgün kirişleri koruyarak konukevine dönüştürdüler. |
| 961. housemate · isim | ev arkadaşı (aynı evi paylaşan kişi) | My housemate and I split the utility bills and take turns buying groceries for the shared kitchen.Ev arkadaşımla faturaları bölüşüyor, ortak mutfak için sırayla market alışverişi yapıyoruz. |
| 962. piggy bank · isim | kumbara | He smashed his old piggy bank open and counted the savings of three whole summers.Eski kumbarasını kırıp üç koca yazın birikimini saydı. |