A2 İngilizce Kelime Listesi (Sayfa 3)
A2 İngilizce Kelime Listesi: 754 kelime, temel seviyeyi pekiştirenler için gündelik konuların kelimeleri. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
501–750. kelimeler · Sayfa 3/4 · Güncelleme:
Kelimeler 501–750
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 501. worth · sıfat | değerinde; değen, değecek kadar iyi | This coat is expensive, but I think it is worth every lira.Bu mont pahalı ama bence her kuruşuna değer. |
| 502. waste · fiil | boşa harcamak, israf etmek | Don't waste your salary on things you will never use.Maaşını hiç kullanmayacağın şeylere boşa harcama. |
| 503. owe · fiil | borçlu olmak | I owe my brother twenty lira for the tickets he got me.Kardeşime aldığı biletler için yirmi lira borcum var. |
| 504. ATM · isim | bankamatik | The nearest ATM is outside the post office, next to the bus stop.En yakın bankamatik postanenin önünde, otobüs durağının yanında. |
| 505. checkout · isim | kasa (ödeme yapılan yer) | There was a long line at the checkout, so we waited for ten minutes.Kasada uzun bir sıra vardı, bu yüzden on dakika bekledik. |
| 506. trolley · isim | alışveriş arabası | She put the milk and the vegetables in the trolley and went to the checkout.Sütü ve sebzeleri arabaya koyup kasaya gitti. |
| 507. counter · isim | tezgâh, kasa tezgâhı | The woman behind the counter gave me my change and a small bag.Tezgâhın arkasındaki kadın bana para üstümü ve küçük bir poşet verdi. |
| 508. aisle · isim | reyon arası, koridor | The rice is in aisle five, near the tins and the oil.Pirinç, konservelerin ve yağın yakınında, beşinci koridorda. |
| 509. coupon · isim | indirim kuponu | I had a coupon for the pizza place, so our meal was cheaper.Pizzacı için bir kuponum vardı, bu yüzden yemeğimiz daha ucuza geldi. |
| 510. label · isim | etiket | Read the label on the jumper to see how to wash it.Nasıl yıkanacağını görmek için kazağın üzerindeki etiketi oku. |
| 511. available · sıfat | mevcut, kullanılabilir, bulunabilir | This model is available in black, white and green.Bu model siyah, beyaz ve yeşil renklerde mevcut. |
| 512. damaged · sıfat | hasarlı, zarar görmüş | The box arrived damaged, so I sent the vase back.Kutu hasarlı geldi, bu yüzden vazoyu geri gönderdim. |
| 513. fashionable · sıfat | modaya uygun, moda | Long coats are very fashionable this winter, and they are in every window.Uzun paltolar bu kış çok moda ve her vitrinde var. |
| 514. second-hand · sıfat | ikinci el | He found a good second-hand bike and paid half of the normal price.İyi bir ikinci el bisiklet buldu ve normal fiyatın yarısını ödedi. |
| 515. wrap · fiil | paketlemek, sarmak | Could you wrap this scarf in nice paper? It is for my sister.Bu atkıyı güzel bir kâğıtla paketleyebilir misiniz? Kız kardeşim için. |
| 516. tight · sıfat | dar, sıkı | These jeans are too tight around the waist, so I need the next size.Bu kot belden çok dar, bir sonraki bedene ihtiyacım var. |
| 517. loose · sıfat | bol, gevşek | I prefer loose shirts in summer because they keep me cool.Yazın bol gömlekleri tercih ederim çünkü beni serin tutarlar. |
| 518. stylish · sıfat | şık, tarz sahibi | You look very stylish in that black hat and long coat.O siyah şapka ve uzun paltoyla çok şık görünüyorsun. |
| 519. abroad · zarf | yurt dışında; yurt dışına | Have you ever been abroad, or have you always stayed in Turkey?Hiç yurt dışında bulundun mu, yoksa hep Türkiye'de mi kaldın? |
| 520. delay · isim | gecikme; rötar | The delay was caused by thick fog, so we waited almost two hours.Gecikmeye yoğun sis neden oldu, bu yüzden neredeyse iki saat bekledik. |
| 521. cancel · fiil | iptal etmek | We had to cancel our tour because of the storm.Fırtına yüzünden turumuzu iptal etmek zorunda kaldık. |
| 522. departure · isim | kalkış; hareket | Departure is at 7:45, so please be ready by seven.Kalkış saat 7:45'te, o yüzden lütfen yediye kadar hazır olun. |
| 523. arrival · isim | varış; geliş | The arrival time is nine o'clock, so afterwards we can have dinner.Varış saati dokuz, bu yüzden sonrasında akşam yemeği yiyebiliriz. |
| 524. board · fiil | (uçağa, gemiye) binmek | Everyone must board the ship before six o'clock.Herkes saat altıdan önce gemiye binmeli. |
| 525. take off · öbek fiil | havalanmak | The aircraft will take off in ten minutes, so please turn off your phones.Uçak on dakika içinde havalanacak, o yüzden lütfen telefonlarınızı kapatın. |
| 526. land · fiil | (uçak) inmek, yere inmek | We land in Antalya at noon, and a guide will wait for us.Öğlen Antalya'ya ineceğiz ve bir rehber bizi bekleyecek. |
| 527. baggage · isim | bagaj; yolcu eşyası | Please keep your baggage with you at all times while you wait.Lütfen beklerken bagajınızı her zaman yanınızda tutun. |
| 528. boarding pass · isim | biniş kartı | Show your boarding pass to the staff before you go to the aircraft.Uçağa gitmeden önce biniş kartınızı görevlilere gösterin. |
| 529. customs · isim | gümrük | At customs, an officer checked our papers and asked where we were going.Gümrükte bir görevli evraklarımızı kontrol etti ve nereye gittiğimizi sordu. |
| 530. security · isim | güvenlik (kontrolü) | You must go through security before you can enter the waiting area.Bekleme alanına girmeden önce güvenlik kontrolünden geçmelisiniz. |
| 531. visa · isim | vize | You need a visa for some countries, but not for all of them.Bazı ülkeler için vizeye ihtiyacınız var ama hepsi için değil. |
| 532. foreign · sıfat | yabancı; yabancı ülkeye ait | I felt a little nervous the first time I heard a foreign language around me.Çevremde yabancı bir dil duyduğum ilk seferde biraz tedirgin oldum. |
| 533. sightseeing · isim | gezip görme; gezi | We went sightseeing all morning and saw the palace and the famous bazaar.Bütün sabah şehri gezdik; sarayı ve ünlü çarşıyı gördük. |
| 534. souvenir · isim | hatıra eşyası; hediyelik eşya | She brought me a small souvenir from Cappadocia.Bana Kapadokya'dan küçük bir hatıra getirdi. |
| 535. tour · isim | tur; gezi | We joined a guided tour of the palace and learned a lot about the sultans.Saraya rehberli bir tura katıldık ve padişahlar hakkında çok şey öğrendik. |
| 536. guide · isim | rehber | Our guide spoke clearly and told us interesting stories about the area.Rehberimiz net konuştu ve bize bölge hakkında ilginç hikâyeler anlattı. |
| 537. route · isim | güzergâh; yol | This route is longer, but the views are beautiful.Bu güzergâh daha uzun ama manzaralar çok güzel. |
| 538. direction · isim | yön; istikamet | We went in the wrong direction and got there an hour later.Yanlış yöne gittik ve oraya bir saat geç vardık. |
| 539. lost · sıfat | kaybolmuş; yolunu şaşırmış | Excuse me, I am lost. Can you tell me the way to the bazaar?Affedersiniz, kayboldum. Çarşıya giden yolu tarif eder misiniz? |
| 540. distance · isim | mesafe; uzaklık | The distance between Ankara and Istanbul is about 450 kilometres.Ankara ile İstanbul arasındaki mesafe yaklaşık 450 kilometredir. |
| 541. fare · isim | bilet ücreti; yol parası | The fare to Bursa is only two hundred liras if you reserve early.Erken yer ayırtırsanız Bursa'ya bilet ücreti sadece iki yüz lira. |
| 542. speed limit · isim | hız sınırı | The speed limit here is only fifty kilometres an hour.Buradaki hız sınırı saatte sadece elli kilometre. |
| 543. motorway · isim | otoyol | The motorway is quicker, but there are tolls along it.Otoyol daha hızlı ama üzerinde ücretli geçişler var. |
| 544. roundabout · isim | döner kavşak; dönel kavşak | At the roundabout, take the second exit and you will see a blue sign.Döner kavşakta ikinci çıkıştan çıkın, mavi bir tabela göreceksiniz. |
| 545. crossing · isim | yaya geçidi; geçit | Always use the crossing when you want to get to the other side.Karşı tarafa geçmek istediğinde her zaman yaya geçidini kullan. |
| 546. accident · isim | kaza | There was a bad accident this morning, so the whole area was blocked.Bu sabah kötü bir kaza oldu, bu yüzden bütün bölge kapandı. |
| 547. speed · isim | hız; sürat | The motorbike was moving at high speed when it passed us.Motosiklet yanımızdan geçerken yüksek hızla gidiyordu. |
| 548. fuel · isim | yakıt; benzin, mazot | We must get some fuel soon because the tank is almost empty.Depo neredeyse boş olduğu için yakında yakıt almalıyız. |
| 549. tunnel · isim | tünel | The new tunnel makes the way to Bolu almost an hour shorter.Yeni tünel Bolu yolunu neredeyse bir saat kısaltıyor. |
| 550. helmet · isim | kask | You must wear a helmet on a motorbike or a scooter.Motosiklette veya scooterda kask takmak zorundasınız. |
| 551. scooter · isim | scooter; küçük motosiklet | Ali goes to the pool on his scooter every morning.Ali her sabah scooteriyle havuza gidiyor. |
| 552. motorbike · isim | motosiklet | A motorbike makes a lot of noise, so I prefer a bicycle.Motosiklet çok gürültü yapıyor, bu yüzden ben bisikleti tercih ediyorum. |
| 553. lorry · isim | kamyon | A huge lorry blocked the way, so nobody could pass.Kocaman bir kamyon yolu kapattı, bu yüzden kimse geçemedi. |
| 554. underground · isim | yeraltı treni; metro | The underground is the quickest way to cross Istanbul.Yeraltı treni, İstanbul'u geçmenin en hızlı yolu. |
| 555. pack · fiil | bavul hazırlamak; eşyaları yerleştirmek | I usually pack the night before we go away, so I am never in a hurry.Genelde yola çıkmadan önceki gece bavulumu hazırlarım, böylece asla acele etmem. |
| 556. unpack · fiil | bavulu açıp eşyaları yerleştirmek | We unpacked our cases quickly and went out to see the area.Bavullarımızı çabucak boşalttık ve çevreyi görmeye çıktık. |
| 557. hostel · isim | hostel; ucuz konaklama yeri | We stayed in a hostel in Berlin and met students from many nations.Berlin'de bir hostelde kaldık ve birçok ülkeden öğrenciyle tanıştık. |
| 558. set off · öbek fiil | yola çıkmak | We set off at five in the morning to avoid the heat.Sıcaktan kaçınmak için sabah beşte yola çıktık. |
| 559. check out · öbek fiil | (otelden) çıkış yapmak | You must check out before eleven o'clock, but you can keep your cases at reception.Saat on birden önce çıkış yapmalısınız ama bavullarınızı resepsiyonda bırakabilirsiniz. |
| 560. rush hour · isim | yoğun saatler; trafiğin en yoğun olduğu saatler | The underground is very full during the rush hour, so I wait for the next one.Yoğun saatlerde metro çok dolu oluyor, bu yüzden bir sonrakini bekliyorum. |
| 561. on time · kalıp | zamanında; vaktinde | Please be at the harbour on time, because we cannot wait for anyone.Lütfen limanda zamanında olun, çünkü kimseyi bekleyemeyiz. |
| 562. get on · öbek fiil | (araca) binmek | Please let people come out first, and then you can get on.Lütfen önce insanların inmesine izin verin, sonra binebilirsiniz. |
| 563. area · isim | bölge; semt; alan | We are looking for a flat in a quiet area close to the sea.Denize yakın, sakin bir bölgede daire arıyoruz. |
| 564. district · isim | semt; mahalle; ilçe bölgesi | The old district is full of narrow lanes and little cafés.Eski semt dar sokaklar ve küçük kafelerle dolu. |
| 565. historic · sıfat | tarihî; tarihi öneme sahip | We spent the morning walking around the historic part of the city.Sabahı şehrin tarihî bölümünde dolaşarak geçirdik. |
| 566. modern · sıfat | modern; çağdaş | The new library is a very modern building with glass walls.Yeni kütüphane cam duvarları olan çok modern bir bina. |
| 567. get lost · kalıp | kaybolmak; yolunu şaşırmak | Take your phone with you, or you might get lost in the old streets.Telefonunu yanına al, yoksa eski sokaklarda kaybolabilirsin. |
| 568. cross · fiil | karşıdan karşıya geçmek; geçmek | Cross the road here and the bakery is on your left.Yolu buradan geç, fırın solunda. |
| 569. follow · fiil | (yolu) izlemek; takip etmek | Follow this road for ten minutes and you will see the museum.Bu yolu on dakika takip et, müzeyi göreceksin. |
| 570. sign · isim | tabela; işaret levhası | There was a big sign telling drivers to slow down near the school.Okulun yakınında sürücülere yavaşlamalarını söyleyen büyük bir tabela vardı. |
| 571. zebra crossing · isim | yaya geçidi | Cars must stop when someone is on the zebra crossing.Biri yaya geçidindeyken arabalar durmak zorundadır. |
| 572. avenue · isim | cadde; geniş bulvar | The hotel is on a long avenue with trees on both sides.Otel, iki yanı ağaçlı uzun bir caddede. |
| 573. parking · isim | otopark; park yeri | There is free parking behind the cinema, but it fills up quickly.Sinemanın arkasında ücretsiz otopark var ama çabuk doluyor. |
| 574. bench · isim | bank (oturmak için) | We sat on a bench by the water and ate our ice cream.Suyun kenarında bir bankta oturup dondurmamızı yedik. |
| 575. fountain · isim | fıskiye; fıskiyeli havuz | Children were playing near the fountain in the middle of the square.Çocuklar meydanın ortasındaki fıskiyenin yakınında oynuyordu. |
| 576. statue · isim | heykel | There is a statue of a famous poet in front of the old theatre.Eski tiyatronun önünde ünlü bir şairin heykeli var. |
| 577. palace · isim | saray | We visited the old palace and saw the king's beautiful rooms.Eski sarayı gezdik ve kralın güzel odalarını gördük. |
| 578. harbour · isim | liman | We had fresh fish at a small restaurant by the harbour.Limandaki küçük bir restoranda taze balık yedik. |
| 579. path · isim | patika; yürüyüş yolu | A narrow path goes from the village to the lake.Köyden göle doğru dar bir patika gidiyor. |
| 580. monument · isim | anıt | The monument in the main square honours the people who built the town.Ana meydandaki anıt, kasabayı kuran insanları anıyor. |
| 581. temple · isim | tapınak | Visitors must take off their shoes before they enter the temple.Ziyaretçiler tapınağa girmeden önce ayakkabılarını çıkarmak zorunda. |
| 582. cathedral · isim | katedral; büyük kilise | The cathedral has a tall tower and colourful glass windows.Katedralin yüksek bir kulesi ve renkli cam pencereleri var. |
| 583. postcard · isim | kartpostal | She sent her grandmother a postcard with a picture of the old harbour.Büyükannesine eski limanın resmi olan bir kartpostal gönderdi. |
| 584. college · isim | yüksekokul; kolej | My cousin is studying design at a college in the city centre.Kuzenim şehir merkezindeki bir yüksekokulda tasarım okuyor. |
| 585. pier · isim | iskele; rıhtım | Many people were fishing from the pier early in the morning.Sabahın erken saatinde birçok kişi iskeleden balık tutuyordu. |
| 586. bazaar · isim | çarşı; pazar yeri | We bargained for a carpet in the old bazaar and got a good price.Eski çarşıda bir halı için pazarlık yaptık ve iyi bir fiyata aldık. |
| 587. playground · isim | oyun parkı; çocuk oyun alanı | There is a playground next to the lake where kids can play safely.Gölün yanında çocukların güvenle oynayabileceği bir oyun parkı var. |
| 588. bar · isim | bar | After work we met at a small bar near the station.İşten sonra istasyonun yakınındaki küçük bir barda buluştuk. |
| 589. pub · isim | birahane; İngiliz tarzı bar | On Fridays they usually watch football at the pub on the corner.Cuma günleri genellikle köşedeki pub'da futbol izlerler. |
| 590. nightclub · isim | gece kulübü | The nightclub opens at eleven and stays open until the morning.Gece kulübü saat on birde açılıyor ve sabaha kadar açık kalıyor. |
| 591. takeaway · isim | paket servis yemek; paket yemek satan yer | We were too tired to cook, so we ordered a takeaway from the Chinese place.Yemek yapamayacak kadar yorgunduk, o yüzden Çin lokantasından paket servis sipariş ettik. |
| 592. butcher · isim | kasap | I buy all our lamb from the butcher at the end of the street.Bütün kuzu etimizi sokağın sonundaki kasaptan alırım. |
| 593. skyscraper · isim | gökdelen | The new skyscraper has more than sixty floors and an amazing view.Yeni gökdelenin altmıştan fazla katı ve harika bir manzarası var. |
| 594. forecast · isim | tahmin; hava durumu tahmini | The forecast says it will be dry on Saturday, so we can have the barbecue outside.Tahmine göre cumartesi hava kuru olacak, yani mangalı dışarıda yapabiliriz. |
| 595. plant · isim | bitki; fide | I water the plant on my desk every Monday morning before I start answering emails.Masamdaki bitkiyi e-postalara yanıt vermeye başlamadan önce her pazartesi sabahı sularım. |
| 596. grow · fiil | büyümek; yetişmek; yetiştirmek | My grandfather grows tomatoes and peppers behind his small house in the village.Dedem köydeki küçük evinin arkasında domates ve biber yetiştiriyor. |
| 597. pet · isim | evcil hayvan | Do you have a pet, or is your building too small for one?Evcil hayvanın var mı, yoksa binanız bunun için fazla mı küçük? |
| 598. wild · sıfat | yabani; vahşi | We saw wild goats on the rocks while we were driving along the coast.Sahil boyunca araba sürerken kayalıklarda yabani keçiler gördük. |
| 599. shine · fiil | parlamak; ışık saçmak | The sun was shining, so we left our coats at the hotel and went out.Güneş parlıyordu, bu yüzden montlarımızı otelde bırakıp dışarı çıktık. |
| 600. ice · isim | buz | Be careful when you drive in the morning, because there is ice on the road.Sabahları araba kullanırken dikkatli ol, çünkü yolda buz var. |
| 601. freeze · fiil | donmak; dondurmak | The pond freezes every January, and the children come to play on the ice.Gölet her ocak ayında donuyor ve çocuklar buzun üzerinde oynamaya geliyor. |
| 602. melt · fiil | erimek; eritmek | The snow on the hills started to melt as soon as the weather got warmer.Hava ısınır ısınmaz tepelerdeki kar erimeye başladı. |
| 603. thunder · isim | gök gürültüsü | The thunder was so loud that our dog hid under the bed.Gök gürültüsü o kadar yüksekti ki köpeğimiz yatağın altına saklandı. |
| 604. lightning · isim | şimşek; yıldırım | We watched the lightning over the sea from our hotel balcony last night.Dün gece otel balkonumuzdan denizin üzerindeki şimşekleri izledik. |
| 605. rainbow · isim | gökkuşağı | After the short storm, a beautiful rainbow appeared above the hills.Kısa süren fırtınadan sonra tepelerin üzerinde güzel bir gökkuşağı belirdi. |
| 606. flood · isim | sel; taşkın | The flood destroyed several bridges, and many roads are still closed.Sel birkaç köprüyü yıktı ve birçok yol hâlâ kapalı. |
| 607. breeze · isim | hafif rüzgâr; esinti | A light breeze came from the sea, so the afternoon didn't feel too hot.Denizden hafif bir esinti geliyordu, bu yüzden öğleden sonra çok sıcak hissettirmedi. |
| 608. mild · sıfat | ılıman; yumuşak | The winters here are mild, so we hardly ever need heavy coats.Buradaki kışlar ılıman, bu yüzden neredeyse hiç kalın mont giymemiz gerekmiyor. |
| 609. humid · sıfat | nemli (hava) | It's very humid in July, so I always sleep with the fan on.Temmuzda hava çok nemli oluyor, bu yüzden hep vantilatör açık uyurum. |
| 610. puddle · isim | su birikintisi; çukurda biriken yağmur suyu | My little brother jumped into every puddle on the way home from the park.Küçük kardeşim parktan eve dönerken her su birikintisine atladı. |
| 611. sunrise · isim | gün doğumu | We got up early to watch the sunrise from the top of the hill.Tepenin zirvesinden gün doğumunu izlemek için erken kalktık. |
| 612. sunset · isim | gün batımı | The sunset over the water was so beautiful that everyone took photos.Suyun üzerindeki gün batımı o kadar güzeldi ki herkes fotoğraf çekti. |
| 613. shade · isim | gölge (güneşten korunan yer) | It was too hot, so we sat in the shade of a big tree and rested.Çok sıcaktı, bu yüzden büyük bir ağacın gölgesinde oturup dinlendik. |
| 614. hill · isim | tepe; yamaç | Their house is on a hill, so you can see the whole town from the garden.Evleri bir tepede, bu yüzden bahçeden bütün kasabayı görebilirsiniz. |
| 615. valley · isim | vadi | We walked through a green valley and then stopped for lunch next to a stream.Yeşil bir vadiden yürüdük, sonra bir derenin yanında öğle yemeği için durduk. |
| 616. field · isim | tarla; çayır | There is a large field of sunflowers next to the road to the airport.Havalimanı yolunun hemen yanında geniş bir ayçiçeği tarlası var. |
| 617. rock · isim | kaya; kayalık | We sat on a flat rock by the water and watched the boats go past.Suyun kenarında düz bir kayanın üstüne oturup geçen tekneleri izledik. |
| 618. sand · isim | kum | The sand was so hot that we had to run to the water.Kum o kadar sıcaktı ki suya kadar koşmak zorunda kaldık. |
| 619. wave · isim | dalga | The waves were very high today, so the lifeguard told everyone to stay out of the water.Dalgalar bugün çok yüksekti, bu yüzden cankurtaran herkese sudan uzak durmalarını söyledi. |
| 620. branch · isim | dal | A small bird was sitting on a branch outside my window this morning.Bu sabah penceremin dışında küçük bir kuş bir dalın üzerinde oturuyordu. |
| 621. seed · isim | tohum; çekirdek | I planted some seeds in a pot, and after two weeks small green leaves appeared.Bir saksıya birkaç tohum ektim ve iki hafta sonra küçük yeşil yapraklar çıktı. |
| 622. insect · isim | böcek | Close the window at night, or insects will come into the room.Geceleri pencereyi kapat, yoksa odaya böcekler girer. |
| 623. bee · isim | arı | A bee landed on my glass of juice, so I moved away slowly.Bir arı meyve suyu bardağıma kondu, ben de yavaşça uzaklaştım. |
| 624. butterfly · isim | kelebek | A yellow butterfly flew around the flowers while we were having tea outside.Dışarıda çay içerken sarı bir kelebek çiçeklerin etrafında uçtu. |
| 625. spider · isim | örümcek | There's a big spider in the corner of the room, and I don't want to touch it.Odanın köşesinde büyük bir örümcek var ve ona dokunmak istemiyorum. |
| 626. snake · isim | yılan | We saw a snake on the path, so we stopped and waited until it disappeared.Patikada bir yılan gördük, bu yüzden durup o kaybolana kadar bekledik. |
| 627. duck · isim | ördek | The children gave bread to the ducks on the pond every Sunday.Çocuklar her pazar gölette ördeklere ekmek verirdi. |
| 628. pig · isim | domuz | On the school trip, we saw pigs, goats and chickens at a small farm.Okul gezisinde küçük bir çiftlikte domuzlar, keçiler ve tavuklar gördük. |
| 629. goat · isim | keçi | The shepherd walked up the hill with his goats every morning.Çoban her sabah keçileriyle tepeye yürürdü. |
| 630. lion · isim | aslan | The lion was lying in the shade, and a crowd of visitors stood watching it.Aslan gölgede yatıyordu ve bir grup ziyaretçi durup onu izliyordu. |
| 631. elephant · isim | fil | My daughter's favourite toy is a soft elephant that she takes everywhere.Kızımın en sevdiği oyuncak, her yere götürdüğü yumuşak bir fil. |
| 632. monkey · isim | maymun | A monkey took a banana from the tourist's bag and ran up a tree.Bir maymun turistin çantasından muz aldı ve bir ağaca tırmandı. |
| 633. bear · isim | ayı | In the national park, you must keep your food closed because bears can smell it.Milli parkta yiyeceklerinizi kapalı tutmalısınız, çünkü ayılar kokusunu alabilir. |
| 634. wolf · isim | kurt | Long ago, wolves lived in these hills, but now they are very rare.Uzun zaman önce bu tepelerde kurtlar yaşardı ama şimdi çok nadirler. |
| 635. whale · isim | balina | We took a boat trip and were lucky enough to see a whale near the coast.Tekne gezisine çıktık ve şansımıza kıyıya yakın bir yerde bir balina gördük. |
| 636. dolphin · isim | yunus | Some dolphins followed our boat for almost an hour, and everyone was excited.Birkaç yunus teknemizi neredeyse bir saat takip etti ve herkes çok heyecanlandı. |
| 637. tail · isim | kuyruk | When I come home, my dog moves his tail and jumps up to greet me.Eve geldiğimde köpeğim kuyruğunu sallıyor ve beni karşılamak için zıplıyor. |
| 638. wing · isim | kanat | The bird had a hurt wing, so we took it to the vet.Kuşun kanadı yaralıydı, bu yüzden onu veterinere götürdük. |
| 639. nest · isim | yuva (kuş vb.) | There is a nest with three small eggs in the tree outside our kitchen.Mutfağımızın dışındaki ağaçta üç küçük yumurtalı bir kuş yuvası var. |
| 640. cage · isim | kafes | She keeps her pet bird in a large cage near the window, but she often lets it fly around.Evcil kuşunu pencerenin yanındaki büyük bir kafeste tutuyor ama sık sık onu etrafta uçmaya bırakıyor. |
| 641. feed · fiil | beslemek; yemek vermek | I feed the cats in our street every evening after I come home from work.İşten eve geldikten sonra her akşam sokağımızdaki kedileri besliyorum. |
| 642. health · isim | sağlık | He quit smoking because he cared about his health.Sağlığına önem verdiği için sigarayı bıraktı. |
| 643. injury · isim | yaralanma; sakatlık | The player missed the whole season because of a serious injury.Oyuncu ciddi bir sakatlık yüzünden tüm sezonu kaçırdı. |
| 644. symptom · isim | belirti; semptom | Losing taste was one early symptom of the virus.Tat alma duyusunu kaybetmek virüsün erken belirtilerinden biriydi. |
| 645. recover · fiil | iyileşmek; toparlanmak | She is recovering well after her operation and will return next week.Ameliyatından sonra iyi toparlanıyor ve haftaya geri dönecek. |
| 646. treatment · isim | tedavi | The treatment lasts two weeks, and she takes it twice a day.Tedavi iki hafta sürüyor ve onu günde iki kez alıyor. |
| 647. prescription · isim | reçete | You cannot get this antibiotic without a prescription from your GP.Bu antibiyotiği aile hekiminden reçete almadan alamazsınız. |
| 648. pill · isim | hap | Take one pill after each meal and do not skip any.Her yemekten sonra bir hap al ve hiçbirini atlama. |
| 649. allergy · isim | alerji | She has an allergy to nuts, so she reads every label.Kuruyemişlere alerjisi var, bu yüzden her etiketi okuyor. |
| 650. infection · isim | enfeksiyon | The small wound turned into an infection because nobody covered it.Küçük yara kimse kapatmadığı için enfeksiyona dönüştü. |
| 651. check-up · isim | genel sağlık kontrolü | I have a yearly check-up to make sure everything is normal.Her şeyin normal olduğundan emin olmak için yılda bir kez kontrole gidiyorum. |
| 652. emergency · isim | acil durum | Call 112 in an emergency, even if you are not sure.Emin olmasanız bile acil durumda 112'yi arayın. |
| 653. first aid · isim | ilk yardım | Our team took a first aid course so we can react quickly.Ekibimiz hızlı müdahale edebilmek için ilk yardım kursuna katıldı. |
| 654. weight · isim | kilo; ağırlık | She checks her weight every Monday morning on the same scale.Her pazartesi sabahı aynı tartıda kilosunu kontrol ediyor. |
| 655. breathe · fiil | nefes almak | Breathe in slowly, hold it for three seconds, then breathe out.Yavaşça nefes al, üç saniye tut, sonra nefes ver. |
| 656. sneeze · fiil | hapşırmak | Please use a tissue when you sneeze in the classroom.Lütfen sınıfta hapşırdığında mendil kullan. |
| 657. dizzy · sıfat | başı dönen; sersemlemiş | I stood up too quickly and became dizzy for a moment.Çok hızlı ayağa kalktım ve bir an başım döndü. |
| 658. bandage · isim | sargı; bandaj | He wrapped a white bandage around the wound and held it tight.Yaranın etrafına beyaz bir sargı sardı ve sıkıca tuttu. |
| 659. wound · isim | yara | Keep the wound dry and look at it every day.Yarayı kuru tut ve her gün kontrol et. |
| 660. bruise · isim | çürük; morarma | She had a dark bruise after she fell on the ice.Buzda düştükten sonra vücudunda koyu bir çürük oluştu. |
| 661. bone · isim | kemik | He fell from a ladder and broke a bone in two places.Merdivenden düştü ve bir kemiğini iki yerden kırdı. |
| 662. chest · isim | göğüs; göğüs kafesi | The swimmer's chest rose and fell as he took deep breaths.Yüzücünün göğsü, derin nefesler alırken inip kalkıyordu. |
| 663. lung · isim | akciğer | Smoking slowly damages the lungs, so he decided to stop.Sigara akciğerlere yavaş yavaş zarar veriyor, bu yüzden bırakmaya karar verdi. |
| 664. brain · isim | beyin | The scan showed no damage to his brain.Tarama, beyninde herhangi bir hasar olmadığını gösterdi. |
| 665. ankle · isim | ayak bileği | She twisted her ankle on the icy path and could not continue.Buzlu patikada ayak bileğini burktu ve devam edemedi. |
| 666. wrist · isim | bilek | He wears his watch on his left wrist.Saatini sol bileğine takıyor. |
| 667. elbow · isim | dirsek | He leaned on the counter with one elbow and waited.Bir dirseğiyle tezgâha yaslandı ve bekledi. |
| 668. thumb · isim | başparmak | He hit his thumb with a hammer and it turned blue.Başparmağına çekiçle vurdu ve parmağı morardı. |
| 669. toe · isim | ayak parmağı | I dropped a tin on my toe and it turned purple.Ayak parmağımın üstüne bir konserve düşürdüm ve parmağım mor oldu. |
| 670. tongue · isim | dil | The pizza was so hot that it burned my tongue.Pizza o kadar sıcaktı ki dilimi yaktı. |
| 671. lip · isim | dudak | She has a thin scar on her upper lip.Üst dudağında ince bir yara izi var. |
| 672. waist · isim | bel | These trousers are too tight around the waist.Bu pantolon belden çok dar. |
| 673. hip · isim | kalça | She broke her hip in a fall and needed surgery.Düşünce kalçasını kırdı ve ameliyat olması gerekti. |
| 674. surgery · isim | ameliyat; cerrahi | He will have surgery on Monday, and he must stay two nights.Pazartesi günü ameliyat olacak ve iki gece kalması gerekiyor. |
| 675. surgeon · isim | cerrah | The surgeon explained the operation to us before it began.Cerrah, ameliyat başlamadan önce bize ameliyatı anlattı. |
| 676. clinic · isim | klinik; poliklinik | You can get a vaccine at the clinic without a long wait.Aşıyı poliklinikte uzun beklemeden yaptırabilirsiniz. |
| 677. vaccine · isim | aşı | The vaccine protects you from a dangerous virus for a year.Aşı seni tehlikeli bir virüsten bir yıl boyunca korur. |
| 678. virus · isim | virüs | The virus spreads quickly through the air.Virüs havada hızla yayılıyor. |
| 679. germ · isim | mikrop | Soap kills most germs, so use it before every meal.Sabun mikropların çoğunu öldürür, bu yüzden her yemekten önce kullan. |
| 680. weak · sıfat | güçsüz; zayıf | After the operation he was too weak to lift the box.Ameliyattan sonra kutuyu kaldıramayacak kadar güçsüzdü. |
| 681. swollen · sıfat | şişmiş | Her ankle was swollen and purple the next morning.Ertesi sabah ayak bileği şişmiş ve morarmıştı. |
| 682. sprain · fiil | burkmak | Wear sensible boots on the ice, or you might sprain your ankle.Buzda uygun botlar giy, yoksa ayak bileğini burkabilirsin. |
| 683. vomit · fiil | kusmak | The passenger began to vomit when the ship started to rock.Gemi sallanmaya başlayınca yolcu kusmaya başladı. |
| 684. rash · isim | döküntü; kızarıklık | A red rash appeared after he tried the cream.Kremi denedikten sonra kırmızı bir döküntü çıktı. |
| 685. itchy · sıfat | kaşıntılı; kaşındıran | This wool sweater is itchy, so I never wear it.Bu yün kazak kaşındırıyor, o yüzden hiç giymiyorum. |
| 686. heal · fiil | iyileşmek; (yara) kapanmak | It takes about six weeks for a broken bone to heal.Kırık bir kemiğin iyileşmesi yaklaşık altı hafta sürer. |
| 687. vitamin · isim | vitamin | Kiwis are full of vitamin C.Kivi C vitamini bakımından zengindir. |
| 688. unhealthy · sıfat | sağlıksız; sağlığa zararlı | Eating crisps every evening is unhealthy for anyone.Her akşam cips yemek herkes için sağlıksızdır. |
| 689. injection · isim | iğne; enjeksiyon | The injection took only a few seconds, and it was over quickly.İğne sadece birkaç saniye sürdü ve çabucak bitti. |
| 690. sunburn · isim | güneş yanığı | He got sunburn because he lay on the sand all afternoon.Öğleden sonra boyunca kumda yattığı için güneş yanığı oldu. |
| 691. faint · fiil | bayılmak | He fainted after standing in the crowd for two hours.İki saat kalabalığın içinde durduktan sonra bayıldı. |
| 692. unhappy · sıfat | mutsuz; memnun olmayan | Ayşe looked unhappy after she read the long email from her manager this morning.Ayşe bu sabah müdüründen gelen uzun e-postayı okuduktan sonra mutsuz görünüyordu. |
| 693. frightened · sıfat | korkmuş; ürkmüş | The little dog was frightened by the fireworks and ran away from the garden.Küçük köpek havai fişeklerden korktu ve bahçeden kaçtı. |
| 694. fear · isim | korku | Her fear of flying stopped her from visiting Germany last summer.Uçma korkusu, geçen yaz Almanya'yı ziyaret etmesine engel oldu. |
| 695. anger · isim | öfke; kızgınlık | He tried to hide his anger when the delivery arrived late for the third time.Teslimat üçüncü kez geç geldiğinde öfkesini saklamaya çalıştı. |
| 696. joy · isim | sevinç; neşe | Selin's face was full of joy when she saw the surprise party.Sürpriz partiyi gördüğünde Selin'in yüzü sevinçle doluydu. |
| 697. courage · isim | cesaret; yüreklilik | It took a lot of courage to speak English in front of the whole group.Bütün grubun önünde İngilizce konuşmak çok cesaret istedi. |
| 698. patience · isim | sabır | You need a lot of patience to learn a new language.Yeni bir dil öğrenmek için çok sabır gerekir. |
| 699. kindness · isim | nezaket; iyilik; incelik | I will never forget the kindness of the woman who found my lost wallet.Kayıp cüzdanımı bulan kadının iyiliğini asla unutmayacağım. |
| 700. unfriendly · sıfat | soğuk; samimiyetsiz; arkadaşça olmayan | The man at the front desk was unfriendly and did not even say good morning.Resepsiyondaki adam soğuktu ve günaydın bile demedi. |
| 701. impolite · sıfat | kaba; saygısız; nezaketsiz | In some countries it is impolite to start eating before the oldest person.Bazı ülkelerde en yaşlı kişiden önce yemeğe başlamak kabalık sayılır. |
| 702. dishonest · sıfat | dürüst olmayan; sahtekâr | The seller was dishonest and told us the old phone had never been repaired.Satıcı dürüst değildi ve bize eski telefonun hiç tamir edilmediğini söyledi. |
| 703. unlucky · sıfat | şanssız; talihsiz | We were unlucky with the weather, so the picnic ended after ten minutes.Hava konusunda şanssızdık, bu yüzden piknik on dakikada bitti. |
| 704. unfair · sıfat | haksız; adaletsiz | It feels unfair that Mert gets a bonus while I get nothing.Mert prim alırken benim hiçbir şey almamam haksızlık gibi geliyor. |
| 705. fair · sıfat | adil; hakkaniyetli | Our teacher is very fair and gives every student the same chance to speak.Öğretmenimiz çok adildir ve her öğrenciye konuşmak için aynı fırsatı verir. |
| 706. positive · sıfat | olumlu; pozitif; iyimser | Try to stay positive, because the interview went better than you think.Olumlu kalmaya çalış, çünkü mülakat düşündüğünden daha iyi geçti. |
| 707. negative · sıfat | olumsuz; negatif; kötümser | He is always so negative that nobody wants to plan anything with him.O hep o kadar olumsuz ki kimse onunla bir şey planlamak istemiyor. |
| 708. stupid · sıfat | aptal; saçma | I felt stupid when I realised I had been using the wrong password all week.Bütün hafta yanlış şifreyi kullandığımı fark edince kendimi aptal gibi hissettim. |
| 709. crazy · sıfat | çılgın; deli gibi; akıl almaz | It sounds crazy, but she wants to cycle across Turkey alone.Kulağa çılgınca geliyor ama o Türkiye'yi tek başına bisikletle geçmek istiyor. |
| 710. mad · sıfat | kızgın (günlük dilde); deli | My manager was mad at me because I forgot to send the report.Raporu göndermeyi unuttuğum için müdürüm bana kızdı. |
| 711. sure · sıfat | emin; kesin | I am not sure whether Deniz is coming tonight, so I will ask him again.Deniz'in bu akşam gelip gelmediğinden emin değilim, bu yüzden ona tekrar soracağım. |
| 712. sense of humour · kalıp | mizah anlayışı; espri yeteneği | Our new colleague has a great sense of humour, so lunch is never boring.Yeni iş arkadaşımızın harika bir mizah anlayışı var, bu yüzden öğle yemeği hiç sıkıcı geçmiyor. |
| 713. frightening · sıfat | korkutucu; ürkütücü | Driving on the motorway in heavy rain was a frightening experience.Şiddetli yağmurda otoyolda araba kullanmak korkutucu bir deneyimdi. |
| 714. exciting · sıfat | heyecan verici; heyecanlı | The last ten minutes of the match were really exciting.Maçın son on dakikası gerçekten heyecan vericiydi. |
| 715. tiring · sıfat | yorucu | Standing all day at the counter is more tiring than it looks.Bütün gün tezgâhın başında ayakta durmak göründüğünden daha yorucu. |
| 716. pleasant · sıfat | hoş; güzel; keyifli | We had a pleasant evening talking on the terrace with Kemal and his wife.Kemal ve eşiyle terasta sohbet ederek keyifli bir akşam geçirdik. |
| 717. excitement · isim | heyecan; coşku | There was a lot of excitement in the office on the day of the big announcement.Büyük duyurunun yapıldığı gün ofiste çok heyecan vardı. |
| 718. dislike · fiil | hoşlanmamak; sevmemek | I dislike waiting in long queues, so I usually shop online.Uzun kuyruklarda beklemekten hoşlanmam, bu yüzden genellikle internetten alışveriş yaparım. |
| 719. happily · zarf | mutlu bir şekilde; memnuniyetle; seve seve | The twins played happily on the beach until it got dark.İkizler hava kararana kadar sahilde mutlu mutlu oynadı. |
| 720. luckily · zarf | şans eseri; neyse ki | Luckily, I had an umbrella with me when the storm started.Fırtına başladığında neyse ki yanımda şemsiye vardı. |
| 721. sadly · zarf | ne yazık ki; üzülerek; hüzünle | Sadly, the café we loved has closed and we have to find a new place.Ne yazık ki çok sevdiğimiz kafe kapandı ve yeni bir yer bulmamız gerekiyor. |
| 722. sadness · isim | üzüntü; hüzün | She felt a deep sadness when her best friend moved to another country.En yakın arkadaşı başka bir ülkeye taşındığında derin bir üzüntü hissetti. |
| 723. happiness · isim | mutluluk | For my grandmother, happiness is a quiet morning with her tea and her garden.Büyükannem için mutluluk, çayı ve bahçesiyle geçen sakin bir sabahtır. |
| 724. unkind · sıfat | kırıcı; nezaketsiz; acımasız | It was unkind of him to laugh at her accent in front of everyone.Herkesin önünde onun aksanına gülmesi çok kırıcıydı. |
| 725. worker · isim | işçi; çalışan kişi | The workers arrive at six every morning to get the building ready before it opens.İşçiler bina açılmadan önce hazır olsun diye her sabah altıda gelir. |
| 726. employer · isim | işveren | My employer gives us a free English course every autumn.İşverenim her sonbahar bize ücretsiz bir İngilizce kursu veriyor. |
| 727. hire · fiil | işe almak; çalıştırmak | The hotel wants to hire three new people before the summer season begins.Otel, yaz sezonu başlamadan önce üç yeni kişiyi işe almak istiyor. |
| 728. CV · isim | özgeçmiş | I updated my CV last night and sent it to two different companies.Dün gece özgeçmişimi güncelledim ve iki farklı şirkete gönderdim. |
| 729. day off · kalıp | izin günü | Wednesday is my day off, so I usually visit my dentist then.Çarşamba benim izin günüm, o yüzden genellikle diş hekimime o gün giderim. |
| 730. coworker · isim | iş arkadaşı | One of my coworkers brings homemade cakes to work every Monday.İş arkadaşlarımdan biri her pazartesi işe ev yapımı kek getiriyor. |
| 731. position · isim | pozisyon; görev | She is applying for a position in the accounts department at a local bank.Yerel bir bankanın muhasebe biriminde bir pozisyon için başvuruyor. |
| 732. machine · isim | makine | The machine stopped working this morning, so we had to call a technician.Makine bu sabah çalışmayı bıraktı, bu yüzden bir teknisyen çağırmak zorunda kaldık. |
| 733. safety · isim | güvenlik; emniyet | Safety rules say you must wear a helmet on the building site.Güvenlik kuralları inşaat sahasında baret takmanız gerektiğini söyler. |
| 734. carpenter · isim | marangoz; doğramacı | My uncle is a carpenter, and he made the wooden bookcase in our hall.Amcam marangoz ve koridorumuzdaki ahşap kitaplığı o yaptı. |
| 735. actor · isim | oyuncu; aktör | He worked as a waiter for years before he became a famous actor.Ünlü bir oyuncu olmadan önce yıllarca garsonluk yaptı. |
| 736. musician · isim | müzisyen | My cousin is a musician and plays in a small band at weekends.Kuzenim müzisyen ve hafta sonları küçük bir grupta çalıyor. |
| 737. designer · isim | tasarımcı | She is a graphic designer, and she makes posters for local theatres.Grafik tasarımcı ve yerel tiyatrolar için afişler hazırlıyor. |
| 738. photographer · isim | fotoğrafçı | The photographer asked everyone to stand closer together before taking the group photo.Fotoğrafçı, grup fotoğrafını çekmeden önce herkesten birbirine biraz daha yaklaşmasını istedi. |
| 739. soldier · isim | asker | His grandfather was a soldier, and he often told stories about those years.Dedesi askerdi ve o yıllar hakkında sık sık hikâyeler anlatırdı. |
| 740. organise · fiil | düzenlemek; organize etmek | She organises all the trips for our department, from the tickets to the hotels.Biletlerden otellere kadar bölümümüzün bütün gezilerini o organize ediyor. |
| 741. prepare · fiil | hazırlamak; hazırlanmak | I need to prepare some papers before the client arrives at noon.Müşteri öğlen gelmeden önce bazı evrakları hazırlamam gerekiyor. |
| 742. bicycle · isim | bisiklet | I bought a second-hand bicycle last spring and now I ride it to the beach on Sundays.Geçen bahar ikinci el bir bisiklet aldım ve şimdi pazar günleri onunla plaja gidiyorum. |
| 743. desert · isim | çöl | Temperatures in the desert can drop sharply at night, even after a scorching day.Çölde sıcaklık, kavurucu bir günün ardından bile geceleyin hızla düşebilir. |
| 744. ocean · isim | okyanus | Sailing across the Atlantic Ocean alone took him almost two months.Atlas Okyanusu'nu tek başına yelkenle geçmek ona neredeyse iki ay sürdü. |
| 745. stone · isim | taş | The children threw a stone into the pond and watched the circles spread.Çocuklar göle bir taş attı ve yayılan halkaları izledi. |
| 746. fox · isim | tilki | A fox crossed the road in front of our car just after midnight.Gece yarısından hemen sonra bir tilki arabamızın önünden yolun karşısına geçti. |
| 747. deer · isim | geyik | We saw a group of deer eating quietly at the edge of the woods.Ormanlığın kenarında sessizce otlayan bir geyik sürüsü gördük. |
| 748. frog · isim | kurbağa | At night, the frogs near the pond were so loud that we could hardly talk.Geceleri gölet kenarındaki kurbağalar o kadar gürültülüydü ki zar zor konuşabiliyorduk. |
| 749. shark · isim | köpekbalığı | Most sharks are not dangerous to people, although films often show them as monsters.Filmler onları çoğu zaman canavar gibi gösterse de köpekbalıklarının çoğu insanlar için tehlikeli değildir. |
| 750. donkey · isim | eşek | In the narrow mountain village, donkeys still carry bags up the steep paths.Dar dağ köyünde eşekler hâlâ çantaları dik patikalardan yukarı taşıyor. |