A2 İngilizce Kelime Listesi (Sayfa 2)
A2 İngilizce Kelime Listesi: 754 kelime, temel seviyeyi pekiştirenler için gündelik konuların kelimeleri. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
251–500. kelimeler · Sayfa 2/4 · Güncelleme:
Kelimeler 251–500
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 251. festival · isim | festival; şenlik | Every summer we go to a music festival by the sea and sleep in a tent.Her yaz deniz kenarındaki bir müzik festivaline gidiyoruz ve çadırda uyuyoruz. |
| 252. exhibition · isim | sergi | We spent the afternoon at an exhibition of old posters in the town centre.Öğleden sonrayı şehir merkezindeki eski afişlerin sergilendiği bir sergide geçirdik. |
| 253. episode · isim | bölüm (dizi, program) | We usually watch one episode of our favourite series after dinner, then go to bed.Akşam yemeğinden sonra genelde en sevdiğimiz dizinin bir bölümünü izliyor, sonra yatıyoruz. |
| 254. documentary · isim | belgesel | Last night I saw a documentary about life under the ocean, and it was fascinating.Dün gece okyanus altındaki yaşam hakkında bir belgesel izledim ve çok etkileyiciydi. |
| 255. comedy · isim | komedi | I'm tired this evening, so let's watch a light comedy instead of a serious drama.Bu akşam yorgunum, o yüzden ciddi bir dram yerine hafif bir komedi izleyelim. |
| 256. audience · isim | seyirci; dinleyici kitlesi | The audience clapped for a long time when the singer finished her last song.Şarkıcı son şarkısını bitirdiğinde seyirciler uzun süre alkışladı. |
| 257. skill · isim | beceri; yetenek | Swimming is a useful skill, and it's never too late to start.Yüzmek faydalı bir beceridir ve başlamak için asla geç değildir. |
| 258. beginner · isim | acemi; yeni başlayan | I'm a complete beginner at the piano, so I can only play very simple tunes.Piyanoda tam bir acemiyim, bu yüzden sadece çok basit melodiler çalabiliyorum. |
| 259. photography · isim | fotoğrafçılık | He took a short course in photography and now sells his pictures online.Kısa bir fotoğrafçılık kursu aldı ve şimdi fotoğraflarını internetten satıyor. |
| 260. jogging · isim | hafif tempolu koşu; jogging | Jogging by the lake before sunrise is the best way to start my day.Gün doğmadan önce gölün kenarında hafif tempolu koşu yapmak güne başlamanın en iyi yolu. |
| 261. skating · isim | paten kayma; buz pateni | We went skating on the frozen pond, and I fell over at least five times.Donmuş gölette patenle kaymaya gittik ve ben en az beş kez düştüm. |
| 262. sailing · isim | yelkencilik; yelkenli ile gezme | My grandfather loves sailing and spends every August on his little boat near Bodrum.Dedem yelkenciliği çok seviyor ve her ağustosu Bodrum yakınlarındaki küçük teknesinde geçiriyor. |
| 263. surfing · isim | sörf | Surfing looks easy on television, but staying on the board is really hard.Sörf televizyonda kolay görünüyor ama tahtanın üzerinde durmak gerçekten zor. |
| 264. golf · isim | golf | My uncle plays golf every Sunday morning and then has lunch at the club.Amcam her pazar sabahı golf oynuyor, sonra kulüpte öğle yemeği yiyor. |
| 265. volleyball · isim | voleybol | On the beach we always play volleyball until it gets too dark to see the ball.Plajda top görünmeyecek kadar karanlık olana dek hep voleybol oynarız. |
| 266. badminton · isim | badminton | There was too much wind to play badminton in the garden, so we stayed inside.Bahçede badminton oynamak için rüzgâr çok kuvvetliydi, bu yüzden içeride kaldık. |
| 267. boxing · isim | boks | He started boxing at sixteen and trains at a small club near the station.On altı yaşında boks yapmaya başladı ve istasyonun yakınındaki küçük bir kulüpte antrenman yapıyor. |
| 268. knit · fiil | (örgü) örmek | My aunt likes to knit warm socks for everyone in the family before winter.Teyzem kıştan önce ailedeki herkes için sıcak çoraplar örmeyi sever. |
| 269. sew · fiil | dikmek; dikiş yapmak | She learned to sew from her grandmother and now makes her own summer dresses.Dikiş dikmeyi büyükannesinden öğrendi ve şimdi kendi yazlık elbiselerini yapıyor. |
| 270. instrument · isim | (müzik) enstrüman; çalgı | Do you play any instrument, or do you only like listening to music?Herhangi bir çalgı çalıyor musun, yoksa sadece müzik dinlemeyi mi seviyorsun? |
| 271. violin · isim | keman | Her daughter practises the violin for half an hour after school every day.Kızı her gün okuldan sonra yarım saat keman çalışıyor. |
| 272. drums · isim | davul; bateri | My neighbour plays the drums in a rock band, so weekends can be quite loud.Komşum bir rock grubunda bateri çalıyor, bu yüzden hafta sonları oldukça gürültülü olabiliyor. |
| 273. band · isim | müzik grubu | A local band played at the café on Friday, and the place was full.Cuma günü yerel bir grup kafede çaldı ve mekân doluydu. |
| 274. poem · isim | şiir | He wrote a short poem about the sea and read it to his class.Deniz hakkında kısa bir şiir yazdı ve sınıfına okudu. |
| 275. author · isim | yazar | My favourite author has just published a new book about travelling in Asia.En sevdiğim yazar az önce Asya'da seyahat etmek hakkında yeni bir kitap yayımladı. |
| 276. comic · isim | çizgi roman; çizgi dergi | When I was young, I saved my pocket money to buy a new comic every week.Küçükken her hafta yeni bir çizgi roman almak için harçlığımı biriktirirdim. |
| 277. blog · isim | blog; internet günlüğü | She writes a blog about cheap holidays and shares her best travel tips.Ucuz tatiller hakkında bir blog yazıyor ve en iyi seyahat önerilerini paylaşıyor. |
| 278. barbecue · isim | mangal; barbekü partisi | If the weather stays nice, we'll have a barbecue on the beach on Sunday.Hava güzel kalırsa pazar günü plajda mangal yapacağız. |
| 279. sunbathe · fiil | güneşlenmek | They like to sunbathe for an hour in the morning and then swim in the sea.Sabahları bir saat güneşlenmeyi, sonra denizde yüzmeyi seviyorlar. |
| 280. tent · isim | çadır | It started to rain in the night, but our tent kept us completely dry.Gece yağmur başladı ama çadırımız bizi tamamen kuru tuttu. |
| 281. campsite · isim | kamp alanı | The campsite is next to a quiet lake, and it has hot showers and a small shop.Kamp alanı sakin bir gölün yanında ve sıcak duşları ile küçük bir dükkânı var. |
| 282. subtitles · isim | altyazı | I watch English films with subtitles because it helps me learn new words.İngilizce filmleri altyazılı izliyorum çünkü yeni kelimeler öğrenmeme yardımcı oluyor. |
| 283. compete · fiil | yarışmak; rekabet etmek | She wants to compete in the national championships next spring.Gelecek baharda ulusal şampiyonada yarışmak istiyor. |
| 284. athlete · isim | atlet; sporcu | The young athlete gets up at five o'clock every day to practise.Genç atlet her gün antrenman yapmak için sabah beşte kalkıyor. |
| 285. opponent · isim | rakip | Our opponent was much taller than us, but we still played well.Rakibimiz bizden çok daha uzundu ama yine de iyi oynadık. |
| 286. tournament · isim | turnuva | Our school is organising a volleyball tournament for the end of May.Okulumuz mayıs sonu için bir voleybol turnuvası düzenliyor. |
| 287. final · isim | final; son maç | We watched the final at my cousin's place, and everyone shouted at the screen.Finali kuzenimin evinde izledik ve herkes ekrana bağırdı. |
| 288. prize · isim | ödül | The first prize in the fun run was a new pair of shoes.Eğlence koşusunun birincilik ödülü yeni bir çift ayakkabıydı. |
| 289. trophy · isim | kupa | The captain lifted the golden trophy and the crowd started to sing.Kaptan altın kupayı kaldırdı ve kalabalık şarkı söylemeye başladı. |
| 290. record · isim | rekor | She broke the school record in the hundred metres last week.Geçen hafta yüz metrede okul rekorunu kırdı. |
| 291. league · isim | lig | My brother's team is at the top of the local league this year.Kardeşimin takımı bu yıl yerel ligin zirvesinde. |
| 292. crowd · isim | kalabalık; seyirci topluluğu | A huge crowd waited outside the stadium before the match.Büyük bir kalabalık maçtan önce stadyumun dışında bekliyordu. |
| 293. cheer · fiil | tezahürat yapmak; alkışlayıp coşkuyla desteklemek | All the parents cheered when the little girl crossed the finish line.Küçük kız bitiş çizgisini geçince bütün aileler tezahürat yaptı. |
| 294. supporter · isim | taraftar; destekçi | He has been a loyal supporter of this club since he was six.Altı yaşından beri bu kulübün sadık bir taraftarı. |
| 295. spectator · isim | seyirci; izleyici | Only a few spectators stayed in the rain to watch the end of the race.Yağmurda yalnızca birkaç seyirci kalıp yarışın sonunu izledi. |
| 296. hit · fiil | vurmak | He hit the ball so far that nobody could find it in the grass.Topa o kadar uzağa vurdu ki kimse onu çimenlerde bulamadı. |
| 297. pitch · isim | saha (futbol, ragbi vb.) | The pitch was so wet after the storm that the game was cancelled.Fırtınadan sonra saha o kadar ıslaktı ki maç iptal edildi. |
| 298. track · isim | atletizm pisti; koşu parkuru | Every Saturday I do ten laps on the track behind the sports hall.Her cumartesi spor salonunun arkasındaki pistte on tur atıyorum. |
| 299. equipment · isim | ekipman; donanım | The club lends basic equipment to beginners, so you don't have to buy anything.Kulüp yeni başlayanlara temel ekipman veriyor, bu yüzden hiçbir şey almak zorunda değilsin. |
| 300. sportswear · isim | spor giyim | I put my sportswear in my bag the night before, so I'm ready in the morning.Sabah hazır olmak için spor kıyafetlerimi bir gece önceden çantama koyuyorum. |
| 301. membership · isim | üyelik | My annual membership includes the pool, the classes and the sauna.Yıllık üyeliğime havuz, dersler ve sauna dahil. |
| 302. active · sıfat | hareketli; aktif | My grandfather is still very active and goes for long walks every morning.Dedem hâlâ çok hareketli ve her sabah uzun yürüyüşlere çıkıyor. |
| 303. in shape · kalıp | formda; sağlıklı ve zinde | He wants to get in shape before his holiday on the coast.Sahildeki tatilinden önce forma girmek istiyor. |
| 304. sweat · fiil | terlemek | We sweated a lot in the hot hall, so we took a long break.Sıcak salonda çok terledik, bu yüzden uzun bir ara verdik. |
| 305. stamina · isim | dayanıklılık; kondisyon | You need a lot of stamina to play a full game in this heat.Bu sıcakta bir maçı baştan sona oynamak için çok dayanıklılık gerekir. |
| 306. burn · fiil | (kalori) yakmak | A fast swim for thirty minutes can burn hundreds of calories.Otuz dakikalık hızlı bir yüzüş yüzlerce kalori yakabilir. |
| 307. calorie · isim | kalori | Check how many calories are in that chocolate bar before you eat it.O çikolatayı yemeden önce kaç kalori olduğuna bak. |
| 308. protein · isim | protein | Athletes often eat extra protein after a hard session to help their bodies.Sporcular zorlu bir antrenmandan sonra vücutlarına yardımcı olmak için genellikle ekstra protein tüketir. |
| 309. push-up · isim | şınav | The teacher made us do twenty push-ups before the football game.Öğretmen futbol maçından önce bize yirmi şınav çektirdi. |
| 310. treadmill · isim | koşu bandı | When it rains, I use the treadmill instead of going out.Yağmur yağınca dışarı çıkmak yerine koşu bandını kullanıyorum. |
| 311. dumbbell · isim | dambıl | She keeps a pair of dumbbells next to the sofa and uses them while watching TV.Kanepenin yanında bir çift dambıl tutuyor ve televizyon izlerken kullanıyor. |
| 312. cramp · isim | kramp | I got a cramp in my leg halfway through the swim and had to stop.Yüzmenin ortasında bacağıma kramp girdi ve durmak zorunda kaldım. |
| 313. swimmer · isim | yüzücü | My sister is a strong swimmer and often swims across the lake.Ablam güçlü bir yüzücü ve sık sık gölü yüzerek geçiyor. |
| 314. swimsuit · isim | mayo | Don't forget your swimsuit and a towel for the pool tomorrow.Yarın havuz için mayonu ve havlunu unutma. |
| 315. lifeguard · isim | cankurtaran | The lifeguard told the children to stay near the shore because of the waves.Cankurtaran, dalgalar yüzünden çocuklara kıyıya yakın durmalarını söyledi. |
| 316. rugby · isim | ragbi | Rugby is a rough game, so the players wear thick shirts and mouth guards.Ragbi sert bir oyun olduğu için oyuncular kalın forma ve ağız koruyucu giyer. |
| 317. baseball · isim | beyzbol | Baseball is very popular in the United States, but not many people play it here.Beyzbol Amerika Birleşik Devletleri'nde çok popüler ama burada çok kişi oynamıyor. |
| 318. gymnastics · isim | jimnastik | My niece does gymnastics twice a week and can already do a perfect handstand.Yeğenim haftada iki kez jimnastik yapıyor ve şimdiden mükemmel bir amut yapabiliyor. |
| 319. athletics · isim | atletizm | The school athletics day includes the long jump and a relay race.Okulun atletizm gününde uzun atlama ve bayrak yarışı da var. |
| 320. skate · fiil | paten kaymak | In winter, we skate on the frozen lake near my grandmother's village.Kışın büyükannemin köyü yakınındaki donmuş gölde paten kayıyoruz. |
| 321. surf · fiil | sörf yapmak | He learned to surf during a summer course on the Aegean coast.Ege kıyısındaki bir yaz kursunda sörf yapmayı öğrendi. |
| 322. sail · fiil | yelkenle gitmek; yelken yapmak | On Saturday we sailed around the bay and had a picnic on the deck.Cumartesi günü körfezde yelkenle dolaştık ve güvertede piknik yaptık. |
| 323. penalty · isim | penaltı; ceza atışı | The striker missed the penalty, and the game ended without a winner.Forvet penaltıyı kaçırdı ve maç kazananı olmadan bitti. |
| 324. striker · isim | forvet; santrfor | Our new striker scored twice in his first game for the club.Yeni forvetimiz kulüpteki ilk maçında iki gol attı. |
| 325. whistle · isim | düdük | The final whistle blew, and the players fell to the grass, exhausted.Son düdük çaldı ve oyuncular bitkin halde çimlere yığıldı. |
| 326. cheat · fiil | hile yapmak; kopya çekmek | The runner was removed from the competition because he cheated during the race.Koşucu yarış sırasında hile yaptığı için yarışmadan çıkarıldı. |
| 327. mobile · isim | cep telefonu (İngiliz İngilizcesinde) | I forgot my mobile at the café, so I could not tell Ayşe that I was late.Cep telefonumu kafede unuttum, bu yüzden Ayşe'ye geç kalacağımı söyleyemedim. |
| 328. update · fiil | güncellemek; güncelleme yapmak | I have to update my software, but it takes almost an hour.Yazılımımı güncellemem gerekiyor ama bu neredeyse bir saat sürüyor. |
| 329. install · fiil | (program) kurmak, yüklemek | I installed the program in two minutes, and now it works perfectly.Programı iki dakikada kurdum ve şimdi mükemmel çalışıyor. |
| 330. upload · fiil | (internete) yüklemek | She uploaded the holiday photos to her blog last night.Dün gece tatil fotoğraflarını bloguna yükledi. |
| 331. log in · öbek fiil | giriş yapmak, oturum açmak | I can't log in because I typed my username wrong.Kullanıcı adımı yanlış yazdığım için giriş yapamıyorum. |
| 332. username · isim | kullanıcı adı | Choose a short username that is simple to spell and remember.Hecelemesi ve akılda tutması kolay, kısa bir kullanıcı adı seç. |
| 333. notification · isim | bildirim | A notification appeared on my screen to say the parcel had arrived.Ekranımda paketin geldiğini söyleyen bir bildirim belirdi. |
| 334. selfie · isim | özçekim, selfie | We took a selfie in front of the tower before we went inside.İçeri girmeden önce kulenin önünde bir selfie çektik. |
| 335. headline · isim | manşet; haber başlığı | The headline said that the match was cancelled because of the storm.Manşette, maçın fırtına yüzünden iptal edildiği yazıyordu. |
| 336. article · isim | makale; gazete veya dergi yazısı | I read a short article about electric cars this morning.Bu sabah elektrikli arabalar hakkında kısa bir makale okudum. |
| 337. advert · isim | reklam | There are too many adverts during the football match.Futbol maçı sırasında çok fazla reklam var. |
| 338. presenter · isim | sunucu | The presenter welcomed the guests and introduced the first singer.Sunucu konukları karşıladı ve ilk şarkıcıyı tanıttı. |
| 339. cartoon · isim | çizgi film; karikatür | Children love this cartoon because the characters are so silly.Çocuklar bu çizgi filmi seviyor çünkü karakterler çok komik. |
| 340. software · isim | yazılım | This software helps you make short videos in a few minutes.Bu yazılım birkaç dakikada kısa videolar yapmana yardımcı olur. |
| 341. device · isim | cihaz, aygıt | Please keep all electronic devices in your bag during the exam.Lütfen sınav sırasında tüm elektronik cihazları çantanızda tutun. |
| 342. gadget · isim | küçük teknolojik alet, gereç | He has every new gadget, from smart watches to wireless earphones.Akıllı saatlerden kablosuz kulaklıklara kadar çıkan her yeni teknolojik aleti var. |
| 343. technology · isim | teknoloji | Technology has made it much faster to contact relatives in other countries.Teknoloji, başka ülkelerdeki akrabalarla iletişim kurmayı çok hızlandırdı. |
| 344. digital · sıfat | dijital, sayısal | I prefer a digital watch because the numbers are clear and big.Dijital saati tercih ediyorum çünkü rakamlar net ve büyük. |
| 345. network · isim | ağ; internet bağlantı ağı | The network is down, so nobody here can reach the internet.Ağ çöktü, bu yüzden burada kimse internete ulaşamıyor. |
| 346. signal · isim | sinyal, çekim gücü | There is no signal in the tunnel, so the call keeps cutting off.Tünelde sinyal yok, bu yüzden görüşme sürekli kesiliyor. |
| 347. connect · fiil | bağlamak; bağlanmak | Can you connect the speaker to my laptop with this cable?Hoparlörü bu kabloyla dizüstü bilgisayarıma bağlayabilir misin? |
| 348. browser · isim | (internet) tarayıcı | My browser is very slow because I have too many tabs open.Çok fazla sekme açık olduğu için tarayıcım çok yavaş. |
| 349. folder · isim | klasör (bilgisayarda) | I put all my holiday documents in one folder on my laptop.Tüm tatil belgelerimi dizüstü bilgisayarımdaki tek bir klasöre koydum. |
| 350. delete · fiil | silmek | Be careful not to delete the wrong file.Yanlış dosyayı silmemeye dikkat et. |
| 351. copy · fiil | kopyalamak | Can you copy this file onto my USB stick, please?Bu dosyayı lütfen USB belleğime kopyalar mısın? |
| 352. scroll · fiil | (ekranı) kaydırmak | I scroll through the news every morning while I wait for the bus.Her sabah otobüs beklerken haberlere göz gezdirip ekranı kaydırıyorum. |
| 353. comment · isim | yorum | Someone left a rude comment under my latest blog entry.Biri son blog yazımın altına kaba bir yorum bıraktı. |
| 354. follower · isim | takipçi | She has more than ten thousand followers because she posts funny videos.Komik videolar paylaştığı için on binden fazla takipçisi var. |
| 355. emoji · isim | emoji | She ended her message with a smiling emoji.Mesajını gülen bir emojiyle bitirdi. |
| 356. speaker · isim | hoparlör | This small speaker is loud enough for a whole garden party.Bu küçük hoparlör, koca bir bahçe partisi için yeterince yüksek sesli. |
| 357. volume · isim | ses (seviyesi) | Could you lower the volume? The baby is sleeping.Sesi kısabilir misin? Bebek uyuyor. |
| 358. remote control · isim | uzaktan kumanda | I cannot find the remote control; it was on the sofa a minute ago.Kumandayı bulamıyorum; bir dakika önce koltuğun üzerindeydi. |
| 359. storage · isim | depolama alanı, hafıza | I deleted old videos because my phone has no storage left.Telefonumda depolama alanı kalmadığı için eski videoları sildim. |
| 360. inbox · isim | gelen kutusu | My inbox is full of emails that I never read.Gelen kutum hiç okumadığım e-postalarla dolu. |
| 361. offline · sıfat | çevrimdışı, internete bağlı olmayan | I was offline all weekend, so I missed your messages.Hafta sonu boyunca çevrimdışıydım, bu yüzden mesajlarını kaçırdım. |
| 362. webcam · isim | web kamerası | My webcam is broken, so you can hear me but not see me.Web kameram bozuk, bu yüzden beni duyabiliyorsun ama göremiyorsun. |
| 363. screenshot · isim | ekran görüntüsü | I took a screenshot of the ticket in case I lost the email.E-postayı kaybedersem diye biletin ekran görüntüsünü aldım. |
| 364. cable · isim | kablo | The cable is too short to reach the socket.Kablo prize ulaşamayacak kadar kısa. |
| 365. wireless · sıfat | kablosuz | These wireless earphones are comfortable, and there are no cables to get tangled.Bu kablosuz kulaklıklar rahat ve birbirine dolanacak kablo yok. |
| 366. reply · fiil | yanıtlamak, cevap vermek; yanıt | I wrote to the hotel yesterday, but they haven't replied yet.Dün otele yazdım ama henüz yanıt vermediler. |
| 367. conversation · isim | konuşma; sohbet | We had a long conversation about our plans for next week.Gelecek haftaki planlarımız hakkında uzun bir konuşma yaptık. |
| 368. discuss · fiil | tartışmak; görüşmek (bir konuyu ele almak) | We need to discuss the details before Friday.Ayrıntıları cuma gününden önce görüşmemiz gerekiyor. |
| 369. mention · fiil | bahsetmek; değinmek | She didn't mention that she was leaving early today.Bugün erken ayrılacağından hiç bahsetmedi. |
| 370. agree · fiil | aynı fikirde olmak; katılmak | I agree with you; that idea sounds sensible.Sana katılıyorum; bu fikir mantıklı geliyor. |
| 371. disagree · fiil | aynı fikirde olmamak; katılmamak | I disagree with Tom, but we can still have a calm discussion.Tom'a katılmıyorum ama yine de sakin bir şekilde tartışabiliriz. |
| 372. opinion · isim | görüş; fikir | In my opinion, the second plan is much better.Bence ikinci plan çok daha iyi. |
| 373. describe · fiil | tarif etmek; betimlemek | Can you describe the thief to the officer?Hırsızı polis memuruna tarif edebilir misin? |
| 374. contact · fiil | iletişime geçmek; ulaşmak | You can contact me any time this week.Bu hafta istediğin zaman benimle iletişime geçebilirsin. |
| 375. announce · fiil | duyurmak; ilan etmek | The host will announce the winner at six o'clock.Sunucu kazananı saat altıda açıklayacak. |
| 376. accent · isim | aksan; şive | He has a strong Scottish accent, so it is sometimes hard to follow.Güçlü bir İskoç aksanı var, bu yüzden bazen onu takip etmek zor. |
| 377. whisper · fiil | fısıldamak | Please whisper; the performance has already started.Lütfen fısıltıyla konuş; gösteri çoktan başladı. |
| 378. voice · isim | ses (konuşurken çıkan ses) | I recognised her voice immediately as she came in.İçeri girer girmez onun sesini hemen tanıdım. |
| 379. loud · sıfat | yüksek sesli; gürültülü | The noise was so loud that we couldn't hear each other.Gürültü o kadar yüksekti ki birbirimizi duyamadık. |
| 380. clear · sıfat | açık; net; anlaşılır | Her instructions were short and clear, so I finished quickly.Talimatları kısa ve netti, bu yüzden hızlıca bitirdim. |
| 381. nod · fiil | başını sallamak (onaylamak için) | She nodded to show that she agreed with me.Bana katıldığını göstermek için başını salladı. |
| 382. ring · fiil | telefon etmek; aramak (İngiliz İngilizcesi) | I'll ring you when the train arrives tonight.Bu akşam tren gelince seni arayacağım. |
| 383. topic · isim | konu; mevzu | Let's change the topic; we have been on this one too long.Konuyu değiştirelim; bunun üzerinde çok uzun süredir duruyoruz. |
| 384. speech · isim | konuşma; nutuk | The mayor gave a short speech at the opening.Belediye başkanı açılışta kısa bir konuşma yaptı. |
| 385. lie · fiil | yalan söylemek | Don't lie to me; I saw you there.Bana yalan söyleme; seni orada gördüm. |
| 386. truth · isim | gerçek; doğru | Tell me the truth: did you break the vase?Bana gerçeği söyle: vazoyu sen mi kırdın? |
| 387. recommend · fiil | tavsiye etmek; önermek | Which dish would you recommend for a first-time visitor?İlk kez gelen biri için hangi yemeği tavsiye edersin? |
| 388. by the way · kalıp | bu arada; ha, aklıma gelmişken | By the way, I saw Ayşe yesterday, and she says hello.Bu arada, dün Ayşe'yi gördüm, sana selam söylüyor. |
| 389. never mind · kalıp | boş ver; önemli değil | Never mind, it doesn't matter. I'll find it myself.Boş ver, önemli değil. Kendim bulurum. |
| 390. always · zarf | her zaman; daima | Ayşe always brushes her teeth before she goes out in the morning.Ayşe sabah dışarı çıkmadan önce her zaman dişlerini fırçalar. |
| 391. usually · zarf | genellikle; çoğunlukla | Salim usually replies to emails within an hour, so you can expect a message soon.Salim e-postalara genellikle bir saat içinde cevap verir, o yüzden yakında bir mesaj bekleyebilirsin. |
| 392. often · zarf | sık sık; çoğu zaman | I often go to bed after midnight because I stay up reading on my tablet.Tabletimde bir şeyler okuyarak uyanık kaldığım için sık sık gece yarısından sonra yatarım. |
| 393. sometimes · zarf | bazen; ara sıra | Sometimes I take the stairs instead of the lift because I want some exercise.Bazen biraz hareket etmek istediğim için asansör yerine merdivenleri kullanırım. |
| 394. never · zarf | asla; hiçbir zaman | My grandfather never drinks anything cold in the morning, not even in summer.Dedem sabahları yazın bile asla soğuk bir şey içmez. |
| 395. rarely · zarf | nadiren; çok seyrek | We rarely see each other during the week because our timetables are so different.Programlarımız çok farklı olduğu için hafta içi birbirimizi nadiren görürüz. |
| 396. every day · kalıp | her gün; günlük olarak | Murat takes a short break every day at four o'clock and has a cup of tea.Murat her gün saat dörtte kısa bir ara verir ve bir bardak çay içer. |
| 397. once · zarf | bir kez; bir defa | I go to the dentist only once a year, usually in January.Diş hekimine yılda sadece bir kez giderim, genellikle ocak ayında. |
| 398. twice · zarf | iki kez; iki defa | My sister phones our grandmother twice a week, on Wednesday and on Sunday.Kız kardeşim büyükannemizi haftada iki kez arar: çarşamba ve pazar günü. |
| 399. wake up · öbek fiil | uyanmak; uyandırmak | I wake up at six thirty on weekdays, but on Sundays I wake up much later.Hafta içi altı buçukta uyanırım, ama pazar günleri çok daha geç uyanırım. |
| 400. get up · öbek fiil | yataktan kalkmak; ayağa kalkmak | It is hard to get up early when it is dark and cold outside.Dışarısı karanlık ve soğukken erken kalkmak zordur. |
| 401. morning · isim | sabah | In the morning the streets are quiet, and I like to go for a short run.Sabahları sokaklar sessizdir ve ben kısa bir koşuya çıkmayı severim. |
| 402. afternoon · isim | öğleden sonra | On Fridays I am free in the afternoon, so I usually meet my cousin at a café.Cuma günleri öğleden sonra boşum, o yüzden genellikle kuzenimle bir kafede buluşurum. |
| 403. evening · isim | akşam | We usually sit on the balcony in the evening and talk about our day.Akşamları genellikle balkonda oturur ve günümüz hakkında konuşuruz. |
| 404. night · isim | gece | The baby woke up three times last night, so we are all very tired today.Bebek dün gece üç kez uyandı, bu yüzden bugün hepimiz çok yorgunuz. |
| 405. midnight · isim | gece yarısı | The film ended at midnight, so we took a taxi home instead of waiting for the bus.Film gece yarısı bitti, bu yüzden otobüsü beklemek yerine eve taksiyle gittik. |
| 406. noon · isim | öğle vakti; saat on iki | The shop is closed from noon until two o'clock, so come back after that.Dükkân öğle vaktinden saat ikiye kadar kapalı, o yüzden ondan sonra tekrar gel. |
| 407. minute · isim | dakika | Please wait a minute while I find my glasses and read the message again.Lütfen gözlüğümü bulup mesajı tekrar okuyana kadar bir dakika bekle. |
| 408. hour · isim | saat (süre); bir saatlik zaman | It takes about an hour to get from my flat to the airport.Dairemden havalimanına gitmek yaklaşık bir saat sürer. |
| 409. second · isim | saniye; kısa bir an | Give me one second, I will just find my password and then I can log in.Bana bir saniye ver, şifremi bulayım, sonra giriş yapabilirim. |
| 410. week · isim | hafta | I have a lot of things to do this week, but next week will be quieter.Bu hafta yapacak çok şeyim var ama gelecek hafta daha sakin olacak. |
| 411. month · isim | ay (zaman birimi) | My rent goes up next month, so I am looking for a cheaper place.Kiram gelecek ay artıyor, bu yüzden daha ucuz bir yer arıyorum. |
| 412. year · isim | yıl; sene | We moved to this town two years ago, and we still love the quiet streets.Bu kasabaya iki yıl önce taşındık ve sessiz sokaklarını hâlâ çok seviyoruz. |
| 413. today · zarf | bugün | I cannot meet you today because I have a dentist appointment at five.Bugün seninle buluşamam çünkü saat beşte diş hekimi randevum var. |
| 414. tomorrow · zarf | yarın | The weather will be sunny tomorrow, so let's have a picnic by the lake.Yarın hava güneşli olacak, o yüzden gölün kenarında piknik yapalım. |
| 415. yesterday · zarf | dün | Yesterday I stayed at home all day because I had a bad cold.Dün kötü bir nezleye yakalandığım için bütün gün evde kaldım. |
| 416. tonight · zarf | bu gece; bu akşam | Tonight I am going to cook pasta and then watch a series on my laptop.Bu akşam makarna yapıp sonra dizüstü bilgisayarımda bir dizi izleyeceğim. |
| 417. early · zarf | erken | We have to leave early tomorrow because the flight is at six in the morning.Yarın erken çıkmamız gerekiyor çünkü uçuş sabah altıda. |
| 418. soon · zarf | yakında; birazdan | Don't worry, the doctor will be here soon, and then you can go in.Merak etme, doktor birazdan burada olacak, sonra içeri girebilirsin. |
| 419. already · zarf | çoktan; şimdiden; zaten | I have already paid the bill, so you don't need to take out your wallet.Hesabı çoktan ödedim, o yüzden cüzdanını çıkarmana gerek yok. |
| 420. yet · zarf | henüz; daha (olumsuz ve soru cümlelerinde) | Have you seen the new exhibition yet? I haven't had a chance to go.Yeni sergiyi henüz gördün mü? Ben gitmeye fırsat bulamadım. |
| 421. still · zarf | hâlâ; hâlen | It is nine o'clock and my brother is still asleep.Saat dokuz ve kardeşim hâlâ uyuyor. |
| 422. just · zarf | az önce; demin | I have just spoken to the manager, and she says the report is ready.Müdürle az önce konuştum ve rapor hazır diyor. |
| 423. again · zarf | tekrar; yine | The line was bad, so could you please say your address again?Hat kötüydü, adresini lütfen bir kez daha söyler misin? |
| 424. later · zarf | daha sonra; sonra | I am in a hurry right now, so I will phone you later this evening.Şu an acelem var, o yüzden seni bu akşam daha sonra arayacağım. |
| 425. before · edat | önce; -den önce | Please turn off your phone before the film and keep it in your bag.Lütfen filmden önce telefonunu kapat ve çantanda tut. |
| 426. after · edat | sonra; -den sonra | After class we usually go to the canteen and have a quick snack.Dersten sonra genellikle kantine gider ve çabucak bir şeyler atıştırırız. |
| 427. during · edat | -in sırasında; boyunca | Please don't use your phone during the exam, or you will have to leave.Lütfen sınav sırasında telefonunu kullanma, yoksa dışarı çıkman gerekir. |
| 428. until · edat | -e kadar; -e dek | The library stays open until nine o'clock every evening except Sunday.Kütüphane pazar hariç her akşam saat dokuza kadar açık kalır. |
| 429. since · edat | -den beri | I have lived in this neighbourhood since 2019, and I know everyone here.2019'dan beri bu mahallede yaşıyorum ve burada herkesi tanıyorum. |
| 430. ago · zarf | önce (geçmişte bir süre öncesi) | We got married ten years ago, and we still celebrate every anniversary.On yıl önce evlendik ve hâlâ her yıldönümünü kutlarız. |
| 431. habit · isim | alışkanlık | Drinking a glass of water after waking up is a good habit.Uyandıktan sonra bir bardak su içmek iyi bir alışkanlıktır. |
| 432. regularly · zarf | düzenli olarak | If you exercise regularly, you will sleep better and feel stronger.Düzenli olarak egzersiz yaparsan daha iyi uyur ve daha güçlü hissedersin. |
| 433. calendar · isim | takvim | I wrote the dentist appointment in my calendar, so I won't miss it.Diş hekimi randevusunu takvimime yazdım, bu yüzden kaçırmam. |
| 434. alarm · isim | alarm; çalar saatin sesi | I set my alarm for six, but I turned it off and slept again.Alarmı altıya kurdum ama kapatıp tekrar uyudum. |
| 435. hurry · fiil | acele etmek; çabuk olmak | Hurry up, or we will miss the ferry and have to wait another hour.Acele et, yoksa vapuru kaçıracağız ve bir saat daha beklemek zorunda kalacağız. |
| 436. wait · fiil | beklemek | I waited for twenty minutes outside the cinema, but my friends never came.Sinemanın önünde yirmi dakika bekledim ama arkadaşlarım hiç gelmedi. |
| 437. weekly · sıfat | haftalık; her hafta olan | Our weekly phone call with my grandparents is always on Sunday afternoon.Büyükanne ve büyükbabamla haftalık telefon görüşmemiz her zaman pazar öğleden sonradır. |
| 438. nap · isim | şekerleme; kısa uyku | After lunch my father takes a short nap on the sofa for about twenty minutes.Öğle yemeğinden sonra babam kanepede yaklaşık yirmi dakikalık kısa bir şekerleme yapar. |
| 439. meal · isim | yemek öğünü; bir seferde yenen yemek | My favourite meal of the day is the one we have together on Sunday evenings.Günün en sevdiğim öğünü pazar akşamları birlikte yediğimiz yemek. |
| 440. snack · isim | atıştırmalık; ara öğün | I usually have a small snack at four o'clock because dinner is so late in our country.Akşam yemeği çok geç olduğu için genellikle saat dörtte küçük bir şeyler atıştırırım. |
| 441. dessert · isim | tatlı (yemekten sonra yenen) | For dessert, we shared a big bowl of ice cream with chocolate sauce.Tatlı olarak çikolata soslu büyük bir kase dondurmayı paylaştık. |
| 442. ingredient · isim | malzeme; bir yemeğin içindeki madde | You only need four ingredients to make this pasta, and all of them are cheap.Bu makarnayı yapmak için yalnızca dört malzemeye ihtiyacın var ve hepsi ucuz. |
| 443. taste · fiil | tadına bakmak; tadı olmak | Please taste the sauce and tell me if it needs anything else.Lütfen sosun tadına bak ve başka bir şeye ihtiyacı olup olmadığını söyle. |
| 444. tasty · sıfat | lezzetli, tadı güzel | The soup at that small place near the station is simple but really tasty.İstasyonun yakınındaki o küçük yerin çorbası basit ama gerçekten lezzetli. |
| 445. spicy · sıfat | baharatlı; acı | I can't have this curry because it's far too spicy for me.Bu köriyi yiyemem çünkü benim için fazla acı. |
| 446. sour · sıfat | ekşi | These grapes are still very sour, so let's wait a few more days.Bu üzümler hâlâ çok ekşi, o yüzden birkaç gün daha bekleyelim. |
| 447. bitter · sıfat | acı (tat olarak); buruk | Dark chocolate tastes a little bitter, so some children don't enjoy it.Bitter çikolatanın tadı biraz acıdır, bu yüzden bazı çocuklar onu sevmez. |
| 448. onion · isim | soğan | Chop one onion and put it in the pan with a little oil.Bir soğanı doğra ve biraz yağla birlikte tavaya koy. |
| 449. garlic · isim | sarımsak | My grandmother adds a lot of garlic to almost every dish she makes.Büyükannem yaptığı hemen hemen her yemeğe bol sarımsak ekler. |
| 450. carrot · isim | havuç | Peel two carrots and slice them thinly before you add them to the pot.İki havucu soy ve tencereye eklemeden önce ince ince dilimle. |
| 451. lemon · isim | limon | She squeezed half a lemon over the grilled fish before serving it.Servis etmeden önce ızgara balığın üzerine yarım limon sıktı. |
| 452. orange · isim | portakal | He peeled an orange and gave me half while we waited for the train.Bir portakal soydu ve tren beklerken bana yarısını verdi. |
| 453. strawberry · isim | çilek | In May, the local strawberries are so good that we buy two boxes every week.Mayıs ayında yerel çilekler o kadar güzel ki her hafta iki kutu alıyoruz. |
| 454. beef · isim | dana eti; sığır eti | We had beef with roast vegetables for the Sunday meal.Pazar yemeğinde fırında sebzelerle birlikte dana eti yedik. |
| 455. lamb · isim | kuzu eti | My uncle makes a wonderful lamb stew with beans and plenty of garlic.Amcam fasulye ve bolca sarımsakla harika bir kuzu güveci yapar. |
| 456. pasta · isim | makarna | Pasta is my usual quick meal when I come home late from the gym.Spordan eve geç döndüğümde her zamanki hızlı yemeğim makarnadır. |
| 457. yoghurt · isim | yoğurt | I usually have yoghurt with honey and a few nuts in the morning.Sabahları genellikle bal ve birkaç fındıkla yoğurt yerim. |
| 458. chocolate · isim | çikolata | She gave me a box of chocolates to say thank you for my advice.Tavsiyem için teşekkür etmek amacıyla bana bir kutu çikolata verdi. |
| 459. biscuit · isim | bisküvi | He dipped a biscuit in his hot tea and smiled.Bisküvisini sıcak çayına daldırdı ve gülümsedi. |
| 460. ice cream · isim | dondurma | On hot evenings, the whole street queues outside the little ice cream stand.Sıcak akşamlarda bütün sokak küçük dondurma tezgâhının önünde sıraya girer. |
| 461. sauce · isim | sos | The pasta was fine, but the tomato sauce was a bit too sour.Makarna iyiydi ama domates sosu biraz fazla ekşiydi. |
| 462. honey · isim | bal | When I have a sore throat, I put a spoonful of honey in warm lemon tea.Boğazım ağrıdığında sıcak limonlu çaya bir kaşık bal koyarım. |
| 463. flour · isim | un | Mix the flour with two eggs and a little oil to make a soft dough.Yumuşak bir hamur yapmak için unu iki yumurta ve biraz yağla karıştır. |
| 464. oil · isim | (yemeklik) yağ | Heat a little olive oil in the pan before you add the onions.Soğanları eklemeden önce tavada biraz zeytinyağı ısıt. |
| 465. pepper · isim | biber; karabiber | Could you pass me the pepper? This dish needs a bit more flavour.Karabiberi uzatır mısın? Bu yemeğin biraz daha lezzete ihtiyacı var. |
| 466. mushroom · isim | mantar | I don't usually choose pizza with mushrooms, but this one smells wonderful.Normalde mantarlı pizza seçmem ama bunun kokusu harika. |
| 467. beans · isim | fasulye; bakla (sebze olarak) | My grandfather grows green beans behind his house and brings us a bag every summer.Dedem evinin arkasında yeşil fasulye yetiştirir ve her yaz bize bir poşet getirir. |
| 468. chop · fiil | doğramak; küçük parçalara kesmek | First, chop the onions and garlic as finely as you can.Önce soğanı ve sarımsağı elinden geldiğince ince doğra. |
| 469. peel · fiil | (kabuğunu) soymak | Can you peel the carrots while I get the pan ready?Ben tavayı hazırlarken havuçları soyar mısın? |
| 470. slice · isim | dilim | He put a slice of lemon in his glass and sat down by the sea.Bardağına bir dilim limon koydu ve deniz kenarına oturdu. |
| 471. stir · fiil | karıştırmak (kaşıkla) | Stir the sauce slowly so that it doesn't burn on the bottom.Sosu yavaşça karıştır ki dibi yanmasın. |
| 472. pour · fiil | dökmek; doldurmak (sıvı) | She poured some tea for each of us and then sat down.Her birimize biraz çay doldurdu ve sonra oturdu. |
| 473. mix · fiil | karıştırmak; birleştirmek | Mix the flour and the honey until you have a smooth, thick paste.Pürüzsüz, koyu bir karışım elde edene kadar unu ve balı karıştır. |
| 474. roast · fiil | fırında kızartmak; kavurmak | We roast the lamb for about two hours with garlic and a little oil.Kuzu etini sarımsak ve biraz yağla yaklaşık iki saat fırında kızartırız. |
| 475. grill · fiil | ızgarada pişirmek | On summer evenings, my neighbours grill sausages and onions on their small terrace.Yaz akşamları komşularım küçük teraslarında sosis ve soğan ızgara yapar. |
| 476. bowl · isim | kase; çanak | He put the strawberries in a large bowl and covered them with yoghurt.Çilekleri büyük bir kaseye koydu ve üzerini yoğurtla kapladı. |
| 477. pan · isim | tava | Make sure the pan is hot before you put the mushrooms in.Mantarları koymadan önce tavanın sıcak olduğundan emin ol. |
| 478. saucepan · isim | sos tenceresi; saplı tencere | Put the beans and some stock in a saucepan and heat them slowly.Fasulyeyi ve biraz et suyunu bir tencereye koy ve yavaşça ısıt. |
| 479. jar · isim | kavanoz | There's an empty jar on the top shelf if you want to keep the sauce.Sosu saklamak istersen üst rafta boş bir kavanoz var. |
| 480. packet · isim | paket | I bought a packet of biscuits and a packet of pasta on my way home.Eve dönerken bir paket bisküvi ve bir paket makarna aldım. |
| 481. order · fiil | sipariş vermek | Are you ready to order, or do you need a few more minutes?Sipariş vermeye hazır mısınız, yoksa birkaç dakika daha ister misiniz? |
| 482. serve · fiil | servis etmek; yemek vermek | They serve a very good lamb dish with beans every Friday.Her cuma fasulyeli çok güzel bir kuzu yemeği servis ediyorlar. |
| 483. tip · isim | bahşiş | The service was excellent, so we left a ten percent tip on the table.Servis mükemmeldi, bu yüzden masada yüzde on bahşiş bıraktık. |
| 484. vegetarian · sıfat | vejetaryen; etsiz | My sister has been vegetarian for two years, so I made a mushroom pasta for her.Kız kardeşim iki yıldır vejetaryen, bu yüzden onun için mantarlı makarna yaptım. |
| 485. leftovers · isim | artakalan yemek; yemek artıkları | We had the leftovers from last night's roast for lunch the next day.Ertesi gün öğle için dünkü akşamdan kalan etli yemeği yedik. |
| 486. raw · sıfat | çiğ; pişmemiş | Carrots and peppers are good raw, but I prefer my mushrooms cooked.Havuç ve biber çiğ güzel olur, ama ben mantarı pişmiş severim. |
| 487. ripe · sıfat | olgun; yenmeye hazır | These strawberries are perfectly ripe, so we should have them today.Bu çilekler tam olgunlaşmış, o yüzden bugün yemeliyiz. |
| 488. wine · isim | şarap | We ordered a bottle of red wine to go with the beef.Dana etinin yanına bir şişe kırmızı şarap sipariş ettik. |
| 489. budget · isim | bütçe | We have a small budget for the holiday, so we will stay in a simple hotel.Tatil için bütçemiz az, bu yüzden sade bir otelde kalacağız. |
| 490. deal · isim | uygun fırsat; anlaşma | The phone shop has a great deal on headphones this week.Telefoncuda bu hafta kulaklıklarda harika bir fırsat var. |
| 491. delivery · isim | teslimat, getirme | The delivery of our new sofa is planned for Friday morning.Yeni koltuğumuzun teslimatı Cuma sabahı için planlandı. |
| 492. deliver · fiil | teslim etmek, getirmek | Does the pizza place deliver to our street after midnight?Pizzacı gece yarısından sonra bizim sokağa getiriyor mu? |
| 493. return · fiil | iade etmek; geri götürmek | The shirt was too tight, so I returned it the next day.Gömlek çok dardı, bu yüzden ertesi gün iade ettim. |
| 494. exchange · fiil | değiştirmek (ürünü başkasıyla) | Can I exchange these trousers for a bigger pair, please?Bu pantolonu daha büyük bir bedenle değiştirebilir miyim lütfen? |
| 495. payment · isim | ödeme | The first payment for the course is due on the fifth of May.Kursun ilk ödemesi mayısın beşinde yapılmalı. |
| 496. tax · isim | vergi | The price on the label already includes tax.Etiketteki fiyata vergi dahildir. |
| 497. fee · isim | ücret, harç | There is a small fee if you want the shop to wrap your present.Hediyenizi mağazanın paketlemesini isterseniz küçük bir ücret var. |
| 498. charge · fiil | ücret almak, fiyat istemek | The café doesn't charge extra for a second cup of tea.Kafe ikinci bardak çay için ekstra ücret almıyor. |
| 499. rich · sıfat | zengin | She isn't rich, but she always finds a way to help others.Zengin değil ama başkalarına yardım etmenin her zaman bir yolunu buluyor. |
| 500. poor · sıfat | yoksul, fakir | He grew up in a poor village and started working at twelve.Yoksul bir köyde büyüdü ve on iki yaşında çalışmaya başladı. |