B2 İngilizce Kelime Listesi (Sayfa 4)
B2 İngilizce Kelime Listesi: 875 kelime, orta üstü seviyede haber, iş ve akademik metinleri anlamak için kelimeler. Her kelimenin Türkçe anlamı ve bir örnek cümlesi var; liste kolaydan zora sıralı.
751–875. kelimeler · Sayfa 4/4 · Güncelleme:
Kelimeler 751–875
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| 751. self-conscious · sıfat | çekingen; başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü fazla dert eden | I felt self-conscious about my accent, so I avoided speaking in front of the whole group.Aksanım konusunda çekingen hissettiğim için bütün grubun önünde konuşmaktan kaçındım. |
| 752. overjoyed · sıfat | çok sevinmiş; havalara uçan | She was overjoyed when she heard that her application had been accepted.Başvurusunun kabul edildiğini duyunca çok sevindi. |
| 753. irritated · sıfat | sinirlenmiş; rahatsız olmuş | He grew irritated when the waiter forgot his order for the third time.Garson siparişini üçüncü kez unutunca sinirlenmeye başladı. |
| 754. level-headed · sıfat | soğukkanlı; mantıklı ve sakin | Ayşe stays level-headed even when everything seems to be going wrong.Ayşe her şey ters gidiyormuş gibi görünse bile soğukkanlılığını korur. |
| 755. irritable · sıfat | huysuz; çabuk sinirlenen | I get irritable when I haven't slept properly, so please don't take it personally.Düzgün uyumadığımda huysuzlaşıyorum, o yüzden lütfen üstüne alınma. |
| 756. conceited · sıfat | kibirli; kendini beğenmiş | He is so conceited that he thinks every good idea in the room must be his.O kadar kibirli ki odadaki her iyi fikrin kendisine ait olduğunu sanıyor. |
| 757. inquisitive · sıfat | meraklı; her şeyi öğrenmek isteyen | Inquisitive by nature, she kept asking the guide how the old bridge had been built.Doğası gereği meraklı olduğu için rehbere eski köprünün nasıl yapıldığını sorup durdu. |
| 758. dependable · sıfat | güvenilir; sözünün eri | Murat is dependable: if he promises to finish something by Friday, he does.Murat güvenilir biri: Cumaya kadar bitiririm dediyse bitirir. |
| 759. courageous · sıfat | cesur; yürekli | It was courageous of her to speak out against the decision in front of everyone.Herkesin önünde karara karşı çıkması cesurca bir davranıştı. |
| 760. timid · sıfat | ürkek; çekingen | The timid puppy hid behind its owner whenever visitors came in.Ürkek yavru köpek misafirler geldiğinde sahibinin arkasına saklanıyordu. |
| 761. assertive · sıfat | kendinden emin ve iddialı; hakkını nazikçe savunan | You need to be more assertive if you want your ideas to be taken seriously.Fikirlerinin ciddiye alınmasını istiyorsan daha kararlı ve net olman gerekiyor. |
| 762. impulsive · sıfat | düşünmeden davranan; fevri | Buying a motorbike on the same day I saw it was a typically impulsive decision.Motosikleti gördüğüm gün satın almak tipik bir fevri karardı. |
| 763. gullible · sıfat | saf; kolay kandırılan | Gullible people are easy targets for online scams that promise quick profits.Saf insanlar, hızlı kazanç vaat eden internet dolandırıcılıklarının kolay hedefidir. |
| 764. witty · sıfat | esprili; nükteli | Her witty remarks kept everyone entertained throughout the dinner.Esprili yorumları yemek boyunca herkesi eğlendirdi. |
| 765. uneasy · sıfat | tedirgin; huzursuz | I felt uneasy walking home alone because I thought someone was following me.Biri beni takip ediyormuş gibi geldiği için eve yalnız yürürken tedirgin oldum. |
| 766. suspicious · sıfat | şüpheci; kuşkulu | She became suspicious when the stranger asked too many questions about her daily schedule.Yabancı günlük programı hakkında çok fazla soru sorunca şüphelenmeye başladı. |
| 767. tense · sıfat | gergin | The atmosphere in the room was tense as we waited for the results to be announced.Sonuçların açıklanmasını beklerken odanın havası gergindi. |
| 768. devastated · sıfat | yıkılmış; perişan | She was devastated by the news that her favourite band had split up.En sevdiği grubun dağıldığı haberiyle yıkıldı. |
| 769. discouraged · sıfat | cesareti kırılmış; morali bozulmuş | Don't get discouraged by one poor result; keep trying and you will improve.Tek bir kötü sonuçla cesaretin kırılmasın; denemeye devam edersen gelişirsin. |
| 770. get on someone's nerves · kalıp | sinirine dokunmak; canını sıkmak | His constant tapping on the table is really starting to get on my nerves.Sürekli masaya vurması artık gerçekten sinirime dokunmaya başladı. |
| 771. burst into tears · kalıp | birden gözyaşlarına boğulmak; hıçkırarak ağlamaya başlamak | She burst into tears as soon as she saw her old classmates at the station.Eski sınıf arkadaşlarını istasyonda görür görmez gözyaşlarına boğuldu. |
| 772. smug · sıfat | kendini beğenmiş; böbürlenen | He gave a smug grin after winning the argument, which irritated everyone.Tartışmayı kazandıktan sonra kendini beğenmiş bir sırıtış takındı ve bu herkesi sinirlendirdi. |
| 773. snobbish · sıfat | züppe; kendini başkalarından üstün gören | People thought she was snobbish, but she was simply uncomfortable around strangers.İnsanlar onun züppe olduğunu düşünüyordu ama o sadece yabancıların yanında rahat edemiyordu. |
| 774. vain · sıfat | kendine hayran; görünüşüne aşırı düşkün | He is so vain that he checks his reflection in every shop window he passes.O kadar kendine hayran ki önünden geçtiği her vitrinde yansımasına bakıyor. |
| 775. fearless · sıfat | korkusuz | The fearless reporter travelled to the war zone to tell the real story.Korkusuz muhabir gerçek hikâyeyi anlatmak için savaş bölgesine gitti. |
| 776. dull · sıfat | sıkıcı; renksiz, ilgi çekmeyen | Some people find him dull, but he is really just quiet and serious.Bazı insanlar onu sıkıcı buluyor ama aslında o sadece sessiz ve ciddi biri. |
| 777. charming · sıfat | çekici; cana yakın | The new receptionist is charming and makes every visitor feel welcome.Yeni resepsiyonist cana yakın biri ve her ziyaretçiyi hoş karşılandığını hissettiriyor. |
| 778. charismatic · sıfat | karizmatik; insanları kendine çeken | A charismatic speaker can hold an audience's attention for hours without any notes.Karizmatik bir konuşmacı notsuz bile saatlerce dinleyicinin ilgisini çekebilir. |
| 779. overreact · fiil | abartılı tepki vermek | I know I tend to overreact when someone criticises my work, but I'm trying to change.Biri işimi eleştirdiğinde abartılı tepki verme eğiliminde olduğumu biliyorum ama değişmeye çalışıyorum. |
| 780. soothing · sıfat | yatıştırıcı; rahatlatıcı | Slow, soothing music helps me forget the pressure of the day.Yavaş ve rahatlatıcı müzik, günün baskısını unutmama yardımcı oluyor. |
| 781. flustered · sıfat | telaşlanmış; ne yapacağını şaşırmış | She got flustered when the interviewer asked an unexpected question and forgot her answer.Görüşmeci beklenmedik bir soru sorunca o telaşlandı ve cevabını unuttu. |
| 782. panic · fiil | paniğe kapılmak; telaşa düşmek | Don't panic if you can't find your passport; we still have two hours before departure.Pasaportunu bulamazsan paniğe kapılma; kalkışa daha iki saatimiz var. |
| 783. dread · fiil | çok çekinmek; korkuyla beklemek | I dread giving presentations because my hands always start shaking.Sunum yapmaktan çok çekiniyorum çünkü ellerim hep titremeye başlıyor. |
| 784. long for · öbek fiil | özlemle istemek; hasretini çekmek | After months in the city, he longed for the silence of the mountains.Şehirde geçen aylardan sonra dağların sessizliğine hasret kaldı. |
| 785. withdrawn · sıfat | içine kapanık; çevresinden uzaklaşmış | After the accident he became withdrawn and stopped answering his friends' messages.Kazadan sonra içine kapandı ve arkadaşlarının mesajlarına cevap vermeyi bıraktı. |
| 786. humiliated · sıfat | küçük düşmüş; aşağılanmış | She felt humiliated when her mistakes were read aloud to the whole group.Hataları bütün grubun önünde yüksek sesle okununca küçük düşmüş hissetti. |
| 787. offended · sıfat | gücenmiş; alınmış | Please don't be offended, but I think your plan has a few serious weaknesses.Lütfen alınma ama bence planının birkaç ciddi zayıf yönü var. |
| 788. ruthless · sıfat | acımasız; merhametsiz | He was ruthless in business and cared more about profit than about his staff.İş hayatında acımasızdı ve çalışanlarından çok kârı umursuyordu. |
| 789. naive · sıfat | saf; toy, deneyimsiz | It was naive of us to believe that the repairs would be finished on time.Tamirlerin zamanında biteceğine inanmak bizim açımızdan saflıktı. |
| 790. restless · sıfat | huzursuz; yerinde duramayan | The children grew restless during the long flight and kept asking when we would land.Çocuklar uzun uçuş sırasında huzursuzlaştı ve ne zaman ineceğimizi sorup durdu. |
| 791. sentimental · sıfat | duygusal; hatıralara düşkün | I'm too sentimental to throw away the letters my grandfather wrote to me.Dedemin bana yazdığı mektupları atamayacak kadar duygusalım. |
| 792. diligent · sıfat | çalışkan; titiz ve gayretli | A diligent learner, she reviewed her notes every evening without being told.Çalışkan bir öğrenci olan o, kimse söylemeden her akşam notlarını tekrar ederdi. |
| 793. nerve-racking · sıfat | sinir bozucu; insanı geren | Waiting for my exam results was the most nerve-racking week of my life.Sınav sonuçlarımı beklemek hayatımın en gergin haftasıydı. |
| 794. at ease · kalıp | rahat; kendini huzurlu hisseden | The host's warm welcome immediately made everyone feel at ease.Ev sahibinin sıcak karşılaması herkesi hemen rahat hissettirdi. |
| 795. on edge · kalıp | gergin; diken üstünde | I've been on edge all morning because the surgeon said he would phone with my results.Cerrah sonuçlarımla birlikte arayacağını söylediği için bütün sabah diken üstündeyim. |
| 796. snap at · öbek fiil | ters ters cevap vermek; çıkışmak | Sorry I snapped at you earlier; I was under a lot of pressure.Az önce sana çıkıştığım için özür dilerim; çok baskı altındaydım. |
| 797. extrovert · isim | dışa dönük kişi | As an extrovert, she gets her energy from spending time with large groups of people.Dışa dönük biri olarak enerjisini kalabalık gruplarla vakit geçirerek alıyor. |
| 798. sceptical · sıfat | şüpheci; kuşkuyla yaklaşan | I'm sceptical about diets that promise dramatic results in only one week.Bir haftada çarpıcı sonuçlar vaat eden diyetlere kuşkuyla yaklaşıyorum. |
| 799. permanent · sıfat | kalıcı; süresiz (kadrolu) | After two years of short contracts, she was finally offered a permanent position at the firm.İki yıl boyunca kısa süreli sözleşmelerle çalıştıktan sonra, sonunda şirkette kadrolu bir pozisyon teklif edildi. |
| 800. appoint · fiil | atamak; görevlendirmek | The board decided to appoint a new finance director before the end of the year.Yönetim kurulu, yıl bitmeden yeni bir finans direktörü atamaya karar verdi. |
| 801. dismiss · fiil | işten çıkarmak; görevden almak | He was dismissed after the company discovered he had falsified his expense reports.Şirket masraf raporlarını sahteleştirdiğini fark edince işten çıkarıldı. |
| 802. resignation · isim | istifa | She handed in her resignation on Monday and agreed to stay for another month.Pazartesi günü istifasını verdi ve bir ay daha kalmayı kabul etti. |
| 803. probation · isim | deneme süresi | During the six-month probation, either side can end the agreement with very short notice.Altı aylık deneme süresi boyunca taraflardan biri sözleşmeyi çok kısa bir bildirimle sonlandırabilir. |
| 804. appraisal · isim | performans değerlendirmesi | My annual appraisal went well, and my supervisor suggested I take on more responsibility.Yıllık performans değerlendirmem iyi geçti ve amirim daha fazla sorumluluk almamı önerdi. |
| 805. timesheet · isim | çalışma saati çizelgesi | Please fill in your timesheet by Friday afternoon so that payroll can process it on time.Maaş bölümü zamanında işleyebilsin diye lütfen çalışma çizelgenizi cuma öğleden sonraya kadar doldurun. |
| 806. incentive · isim | teşvik; özendirici ödül | The firm offers a cash incentive to staff who bring in new clients.Firma, yeni müşteri getiren personele nakit teşvik veriyor. |
| 807. perk · isim | yan hak; ek avantaj | Free language classes are one of the best perks of working for this organisation.Ücretsiz dil kursları, bu kurumda çalışmanın en güzel yan haklarından biri. |
| 808. strike · isim | grev | Train drivers voted to go on strike next week unless their pay demands are met.Tren makinistleri, ücret talepleri karşılanmazsa gelecek hafta greve gitmek için oy kullandı. |
| 809. trade union · isim | sendika | The trade union met management to discuss the planned changes to working hours.Sendika, çalışma saatlerindeki planlanan değişiklikleri görüşmek için yönetimle bir araya geldi. |
| 810. morale · isim | moral; çalışma motivasyonu | Staff morale dropped sharply when the company announced it would freeze all salaries.Şirket tüm maaşları donduracağını açıklayınca personelin morali ciddi biçimde düştü. |
| 811. output · isim | üretim; çıktı miktarı | New machinery has doubled the factory's output without increasing the number of employees.Yeni makineler, çalışan sayısını artırmadan fabrikanın üretimini ikiye katladı. |
| 812. milestone · isim | önemli aşama; dönüm noktası | Completing the first prototype was a major milestone for the whole development team.İlk prototipin tamamlanması, tüm geliştirme ekibi için önemli bir aşamaydı. |
| 813. proposal · isim | öneri; teklif | Our proposal for the new software system was approved after a short discussion.Yeni yazılım sistemi önerimiz kısa bir görüşmenin ardından onaylandı. |
| 814. handover · isim | devir teslim | Before her maternity leave, Elif prepared a detailed handover note for her replacement.Doğum iznine ayrılmadan önce Elif, yerine gelecek kişi için ayrıntılı bir devir teslim notu hazırladı. |
| 815. follow up · öbek fiil | takip etmek; konunun peşine düşmek | I'll follow up with the supplier tomorrow to make sure the order is still on schedule.Siparişin hâlâ programa uygun olduğundan emin olmak için yarın tedarikçiyle konuyu takip edeceğim. |
| 816. merger · isim | birleşme (şirketler) | After the merger, many employees had to learn completely different systems and procedures.Birleşmeden sonra birçok çalışan tamamen farklı sistemleri ve prosedürleri öğrenmek zorunda kaldı. |
| 817. cover for · öbek fiil | yerine bakmak; birinin işini üstlenmek | Could you cover for me on Thursday? I have a dentist appointment in the morning.Perşembe günü yerime bakabilir misin? Sabah diş hekimi randevum var. |
| 818. sign off · öbek fiil | imzalayıp onaylamak | The finance department must sign off on every purchase above five thousand euros.Finans departmanı beş bin euroyu aşan her satın alımı imzalayıp onaylamak zorunda. |
| 819. oversee · fiil | gözetmek; denetlemek | She oversees a team of twelve engineers who are building the new bridge.Yeni köprüyü inşa eden on iki mühendisten oluşan ekibi o denetliyor. |
| 820. undertake · fiil | üstlenmek; girişmek | The consultancy will undertake a detailed survey of customer needs over the next three months.Danışmanlık firması önümüzdeki üç ay boyunca müşteri ihtiyaçları üzerine ayrıntılı bir anket çalışması yürütecek. |
| 821. accomplish · fiil | başarmak; tamamlamak | We accomplished everything on the list ahead of schedule, so the team went out to celebrate.Listedeki her şeyi programdan önce tamamladık, bu yüzden ekip kutlamaya çıktı. |
| 822. multitask · fiil | aynı anda birkaç işi yürütmek | Receptionists need to multitask, answering phones while greeting visitors and sorting the post.Resepsiyonistlerin aynı anda birkaç işi yürütmesi gerekir: ziyaretçileri karşılarken telefonlara bakar, postaları ayıklar. |
| 823. networking · isim | iş çevresi edinme; ilişki ağı kurma | Industry events are a great opportunity for networking, and I found my current position that way.Sektör etkinlikleri iş çevresi edinmek için harika bir fırsat; şu anki işimi de böyle buldum. |
| 824. shortlist · fiil | kısa listeye almak | Out of two hundred applicants, only five were shortlisted for a final interview.İki yüz başvurandan yalnızca beşi son görüşme için kısa listeye alındı. |
| 825. seasonal · sıfat | mevsimlik | Many students find seasonal employment in coastal hotels during the summer months.Birçok öğrenci yaz aylarında kıyıdaki otellerde mevsimlik iş buluyor. |
| 826. credentials · isim | nitelikler; yeterlilik belgeleri | With her academic credentials and ten years in banking, she was the obvious choice.Akademik nitelikleri ve bankacılıktaki on yıllık geçmişiyle açık ara en uygun seçimdi. |
| 827. induction · isim | oryantasyon; işe başlatma programı | The induction lasts two days and covers safety rules, software tools and company policies.Oryantasyon iki gün sürüyor ve güvenlik kurallarını, yazılım araçlarını ve şirket politikalarını kapsıyor. |
| 828. mandatory · sıfat | zorunlu | Attendance at the safety briefing is mandatory for everyone who enters the construction site.Güvenlik brifingine katılmak, şantiyeye girenlerin hepsi için zorunludur. |
| 829. dress code · isim | kıyafet kuralı | The bank has a strict dress code, so jeans and trainers are not allowed.Bankanın katı bir kıyafet kuralı var, bu yüzden kot pantolon ve spor ayakkabıya izin verilmiyor. |
| 830. flexitime · isim | esnek çalışma saatleri | Thanks to flexitime, I can start early on Fridays and finish before the traffic gets heavy.Esnek çalışma saatleri sayesinde cuma günleri erken başlayıp trafik yoğunlaşmadan çıkabiliyorum. |
| 831. subordinate · isim | ast; emri altında çalışan kişi | A good manager treats subordinates with respect and listens to their ideas.İyi bir yönetici astlarına saygılı davranır ve onların fikirlerini dinler. |
| 832. deduction · isim | kesinti | After all the deductions, my take-home pay was much lower than I had expected.Tüm kesintilerden sonra ele geçen maaşım beklediğimden çok daha düşüktü. |
| 833. brief · fiil | bilgilendirmek; talimat vermek | The director briefed the sales staff about the new product just before the launch.Direktör, lansmandan hemen önce satış personelini yeni ürün hakkında bilgilendirdi. |
| 834. grievance · isim | şikâyet; yakınma (iş yerinde) | He filed a formal grievance after being refused a promotion for the third time.Üçüncü kez terfi ettirilmeyince resmî bir şikâyette bulundu. |
| 835. harassment · isim | taciz; rahatsız etme | The company introduced a clear policy against harassment and set up a confidential reporting line.Şirket tacize karşı net bir politika getirdi ve gizli bir bildirim hattı kurdu. |
| 836. hierarchy · isim | hiyerarşi; kademeli yapı | In a rigid hierarchy, ideas from junior staff rarely reach the people who make decisions.Katı bir hiyerarşide alt kademedeki çalışanların fikirleri karar vericilere nadiren ulaşır. |
| 837. executive · isim | üst düzey yönetici | Several executives flew in from head office to attend the annual strategy review.Birkaç üst düzey yönetici yıllık strateji toplantısına katılmak için genel merkezden geldi. |
| 838. corporate · sıfat | kurumsal; şirketlere ait | After ten years in corporate law, she left to open a small advice centre.On yıl şirketler hukukunda çalıştıktan sonra küçük bir danışma merkezi açmak için ayrıldı. |
| 839. firm · isim | firma; şirket (özellikle küçük veya orta ölçekli) | My cousin works for a firm of architects that designs school buildings across the region.Kuzenim, bölge genelinde okul binaları tasarlayan bir mimarlık firmasında çalışıyor. |
| 840. sector · isim | sektör; alan | The technology sector has created thousands of new openings for graduates in recent years.Teknoloji sektörü son yıllarda mezunlar için binlerce yeni iş imkânı yarattı. |
| 841. deputy · isim | yardımcı; vekil | The head is away this week, so the deputy will chair the weekly planning session.Müdür bu hafta yok, bu yüzden haftalık planlama toplantısına yardımcısı başkanlık edecek. |
| 842. downsize · fiil | küçülmek; personel sayısını azaltmak | The factory had to downsize after losing its largest customer, and forty workers lost their jobs.Fabrika en büyük müşterisini kaybedince küçülmek zorunda kaldı ve kırk işçi işini yitirdi. |
| 843. contractor · isim | müteahhit; sözleşmeli çalışan | We hired an outside contractor to rebuild the warehouse instead of using our own staff.Depoyu yeniden inşa etmek için kendi personelimizi kullanmak yerine dışarıdan bir müteahhit tuttuk. |
| 844. estimate · isim | tahmini maliyet; kabaca hesap | The plumber gave us an estimate of six hundred pounds, but the final bill was higher.Tesisatçı bize altı yüz sterlinlik bir tahmini maliyet verdi ama nihai fatura daha yüksek geldi. |
| 845. vocational · sıfat | mesleki | Many young people choose vocational courses because they lead directly to practical employment.Birçok genç, doğrudan uygulamalı bir işe yönlendirdiği için mesleki kursları tercih ediyor. |
| 846. rota · isim | nöbet/vardiya çizelgesi | The weekend rota is posted on the notice board, so check when you're on duty.Hafta sonu çizelgesi ilan panosunda asılı, ne zaman görevde olduğunuza bakın. |
| 847. liaise · fiil | irtibat kurmak; koordinasyon sağlamak | Part of my role is to liaise with the design team and make sure deadlines are respected.Görevimin bir kısmı tasarım ekibiyle irtibat kurmak ve teslim tarihlerine uyulmasını sağlamak. |
| 848. high street · isim | ana cadde; dükkânların toplandığı çarşı caddesi | Several family-run shops on the high street have closed because people now prefer to order online.Ana caddedeki aile işletmesi dükkânların birkaçı kapandı, çünkü insanlar artık internetten sipariş vermeyi tercih ediyor. |
| 849. sleepy · sıfat | durgun; sakin ve sessiz (yer için) | It's a sleepy little place where nothing much happens, apart from the Saturday fair.Cumartesi panayırı dışında pek bir şeyin olmadığı durgun, küçük bir yer. |
| 850. courtyard · isim | avlu | Behind the heavy gate there is a peaceful courtyard with a fountain and a few orange trees.Ağır kapının ardında bir çeşmesi ve birkaç portakal ağacı olan huzurlu bir avlu var. |
| 851. mill · isim | değirmen; (tekstil gibi) fabrika | The old cotton mill by the river now houses art studios and a small museum.Nehir kenarındaki eski pamuk fabrikasında şimdi sanat atölyeleri ve küçük bir müze var. |
| 852. minaret · isim | minare | The slender minaret of the old mosque is visible from almost every part of the valley.Eski camiin ince minaresi vadinin hemen her yerinden görülüyor. |
| 853. dome · isim | kubbe | Sunlight streams through small windows in the dome, filling the whole prayer hall with a soft glow.Güneş ışığı kubbedeki küçük pencerelerden süzülerek bütün ibadet salonunu yumuşak bir parıltıyla dolduruyor. |
| 854. county · isim | kontluk; (İngiltere/ABD'de) idari bölge | She grew up in a rural county in the north of England, famous for its sheep farming.Kuzey İngiltere'de, koyun yetiştiriciliğiyle ünlü kırsal bir kontlukta büyüdü. |
| 855. homeless · sıfat | evsiz; barınaksız | The charity provides hot meals and temporary beds for homeless people during the coldest weeks.Hayır kurumu, en soğuk haftalarda evsiz insanlara sıcak yemek ve geçici yatak sağlıyor. |
| 856. blood pressure · isim | tansiyon; kan basıncı | Her blood pressure has been checked every six months since she turned fifty.Elli yaşına girdiğinden beri tansiyonu altı ayda bir kontrol ediliyor. |
| 857. GP · isim | pratisyen hekim; aile hekimi | My GP referred me to a specialist after the blood test came back with unusual results.Kan tahlili sıra dışı sonuçlar verince pratisyen hekimim beni bir uzmana yönlendirdi. |
| 858. palm · isim | avuç içi | His palms were sweaty before the interview, so he wiped them on his trousers.Görüşmeden önce avuç içleri terlemişti, o yüzden pantolonuna sildi. |
| 859. scar · isim | yara izi; nedbe | The small scar above her eyebrow is a reminder of a childhood accident.Kaşının üstündeki küçük yara izi, çocukluğunda geçirdiği bir kazanın hatırası. |
| 860. blink · fiil | gözünü kırpıştırmak; göz kapağını açıp kapamak | She blinked several times as she stepped out of the dark tunnel into the bright sunshine.Karanlık tünelden parlak güneş ışığına çıkarken birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. |
| 861. snore · fiil | horlamak | My husband snores so loudly that I sometimes have to move to the guest room.Eşim o kadar yüksek sesle horluyor ki bazen misafir odasına geçmek zorunda kalıyorum. |
| 862. nanny · isim | dadı | She grew up with a nanny who taught her three languages.Ona üç dil öğreten bir dadıyla büyüdü. |
| 863. homeowner · isim | konut sahibi; kendi evinin sahibi olan kişi | Rising interest rates have hit homeowners hard, especially those who took out large loans just before the increase.Artan faiz oranları, özellikle artıştan hemen önce yüksek kredi çekmiş konut sahiplerini ağır biçimde etkiledi. |
| 864. long-haul · sıfat | uzun mesafeli (özellikle uçuş için) | After the long-haul leg to Sydney, she needed two full days to reset her body clock.Sidney'e yaptığı uzun mesafeli uçuştan sonra vücut saatini düzeltmek için tam iki güne ihtiyacı oldu. |
| 865. short-haul · sıfat | kısa mesafeli (özellikle uçuş için) | Short-haul routes within Europe are often quicker by rail and far kinder to the environment.Avrupa içindeki kısa mesafeli hatlarda tren genellikle daha hızlıdır ve çevreye çok daha az zarar verir. |
| 866. altitude · isim | yükseklik; rakım | At that altitude the air is so thin that even a short climb leaves you breathless.O yükseklikte hava o kadar seyrek ki kısa bir tırmanış bile insanı nefessiz bırakıyor. |
| 867. aboard · zarf | gemide / uçakta / trende; gemiye / uçağa / trene | Once everyone was aboard, the crew sealed the hatch and the vessel pulled away slowly.Herkes gemiye bindikten sonra mürettebat kapağı kapattı ve gemi yavaşça uzaklaştı. |
| 868. steward · isim | uçak veya gemi görevlisi, kabin görevlisi | The steward moved calmly between the rows, reassuring passengers while the aircraft shook.Uçak sallanırken kabin görevlisi sıralar arasında sakince ilerleyip yolcuları yatıştırdı. |
| 869. gearbox · isim | vites kutusu | A grinding noise from the gearbox told us the repair would not be cheap.Vites kutusundan gelen gıcırtı, onarımın ucuz olmayacağını anlattı. |
| 870. accelerator · isim | gaz pedalı | He eased his foot off the accelerator as the road narrowed and the fog thickened.Yol daralıp sis yoğunlaşırken ayağını gaz pedalından yavaşça çekti. |
| 871. merge · fiil | (yola/şeride) katılmak, birleşmek | Drivers must merge smoothly into the left lane where the two roads become one.İki yolun birleştiği yerde sürücüler sol şeride sorunsuzca katılmalıdır. |
| 872. level crossing · isim | hemzemin geçit | Barriers came down at the level crossing, and everyone waited while a long goods train rumbled by.Hemzemin geçitte bariyerler indi ve uzun bir yük treni gürleyerek geçerken herkes bekledi. |
| 873. anchor · isim | çapa, demir | The crew dropped anchor in a sheltered bay and waited for the swell to ease.Mürettebat korunaklı bir koyda demir attı ve dalgaların yatışmasını bekledi. |
| 874. deck · isim | güverte | We spent the evening on the upper deck, watching the coastline slip by in the dusk.Akşamı üst güvertede, kıyı şeridinin alacakaranlıkta yavaşça uzaklaşmasını izleyerek geçirdik. |
| 875. shipwreck · isim | gemi kazası; batık gemi enkazı | The divers explored a Roman shipwreck lying forty metres below the surface off the southern coast.Dalgıçlar, güney kıyısı açıklarında yüzeyin kırk metre altında yatan bir Roma dönemi batığını keşfetti. |